23 Mayıs 2015 Cumartesi

Herneyse

Yaş aldığını,olgunlaştığını zannediyorsun bu aralar.
Ne de olsa mevsimler hızlandı, 
radyoda çalan şarkılar artık sana göre değil,
yeni nesilleri anlamaktan çok şaşırır oldun.
Ne yapsam diye düşünürken geçiyor avuç içi kadar boş zamanın..
Halbuki kimsenin derdi seninle değil çünkü
hayat dediğin herkesle eşit derecede alay ediyor.
Basit bir trafik kazasıyla, duyduğun amansız hastalık haberiyle,
eski bir dostun "hep yanındayım" yazdığı eski bir mektupla,
kalbine almak istediğin ama inanmaktan kortuğun bir cümleyle
kendince sana göz kırpıyor.
Sense değiştirmek istediğin ruhunu alıp
yüzünden ayrıştırmaya uğraşıp durursun ha gayret.
Kimse bilmesin istersin derdini tasanı, 
duymasınlar aklından geçenleri diye 
yüzünü döndüğün an gülümsersin.
Ne vakit yalnız kalmak istesen
hep aynı semtin aynı sokaklarında yürürsün.
Sokaklar hep aynı sana göre, bir tek kaldırım taşları değişir.
Herkesten çok bilirsin evlerin kapılarını.
Dokunup kaç sevdaya tanık olduklarını,
kaç insanın hangi duygularla
geçip gittiğini anlamaya çalışırsın.
Yan yana oturup birbirini sevmeyen insanları seyredersin.
Otobüs duraklarının yeri değişti diye hüzünlenirsin şapşal şapşal,
anılarına kimse dokunmasın diye kendini provoke edersin.
Bitmeyen hayalperest isteklerin vardır senin;
evler yıkılmasın, ufak tefek dükkanlar hiç kapanmasın,
yaşlılar ağlamasın, 
dilenen çocuklar numaradan bile olsa çıplak ayakla gezmesin,
doyasıya sarılmak istediğin kimse garipsemesin seni,
sevgileri sıralamasınlar- sınıflandırmasınlar - isimler koymasınlar,
uçsuz bucaksız sevebilmen utandırmasın seni artık..
duygularını korkmadan anlattıkların biraz olsun inansınlar...
Dedim ya bitmez senin isteklerin, belki şımarıklığından.
İyisi mi her şeyi boş ver,
bırak tüm bu yazdıklarımı bir kenara.
Yeni bir sayfa al önüne; hatalarını, ders alamadıklarını yaz.
Her günün başlangıcında önce suyunu iç sonra bu sayfayı oku.
Çocuklaşma artık, insan dediğin nedir ki?
İçini dışına taşırma artık ne olursun;
kelimeleri özenle şeç, anlatma fazlasını
bırak birazı da sana kalsın.
Merakını, sevincini, hüznünü içinde tut.
Kendini bu yazıda bırak
başka dünyaların hikayelerini yaz..
Ne dersin?

22 Mayıs 2015 Cuma

Bir Mayıs Sabahı'ndan

Yine bir sabah kulağımda Yeditepe İstanbul'un insana hem hüznü hem umudu hissettirdiği melodisi yoldayım. Aklımı vermem gereken manalı şeyler var yaşamımda. Mesela ilk kez bir işe kendimi ait hissediyorum. İlk defa doğru yerde olduğumu bilerek telaşlanıyorum. Yolum uzun ama üşenmiyorum hiç.
Öte yandan güzelliği düşünüyorum. Sevgilimin karşılıksız gülüşündeki, kızımın "annecim" demesindeki güzelliği... Bugün anama babama kavuşacağımı düşünüyorum.Annemin kokusuna hala muhtaç oluşuma şaşırmıyorum artık.
Beni sosyal medyaya iten sebepleri yitirmeye başladığımı hissediyorum. Meğer paylaşmak hala bir kenarda gerçek insanlarla mümkünmüş. Kanlı canlı "buradayım" diyen insanlar varmış. Buna hayret ediyorum. Sonra geçmişe takılıyor aklım. İnsanların nasıl kolayca gidebildiklerini nasıl kolayca yüz çevirebildiklerini hatırlıyorum. İçimdeki ses "yavaş,soluklan" diyor. Dinlemek istemiyorum. Suya kim dur diyebilmiş ki.
Sonra sokaktaki sesler içimden gelenleri bastırıyor. Kornalar, kötü kötü adamların mikrofondan gelen sesleri, trafiğin insana sahil kasabaları düşleten karmaşası....derken...
Soruyorum kendime "peki sen bu hayatın neresindesin,dünyanın neresinde?"
"Ayrıntılardayım" diyorum, "satır aralarında, bir çift gözün renklerinde, bir avuç insandayım" diyorum.
İyi ki varsın Derya Köroğlu. İyi ki besteledin bu şarkıyı. Bana hala yazdırıyorsun.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Aklım Almaz

Aklım bazı şeyleri almaz benim.
Bazen karmaşık bazen basit şeyleri.
Uçağın uçuşuna akıl sır erdiremem mesela.
İlk yoğurdu kim nasıl mayaladı diye düşünür dururum.
Bir zaman çok sevdiğin insana 
sokaktan geçen bir yabancı gibi nasıl bakılabilir,bunu da anlamam.
Hayvanlar nasıl sevilmez?
Çiçekler neden solar?
Ağlayan bir çocuğa kalp nasıl dayanır?
Tutulamayacak sözler neden kolayca verilir?
Çocuklar neden acı çeker?
İyilik yapmaktan ne diye kaçınır insanlar?
Anlayamam işte..
Liste uzar gider..
Aklım ah benim kalbime zarar aklım..
Durma düşün sen yaşadıkça
Cevap buldukça başka soru bulursun nasılsa.

19 Mayıs 2015 Salı

Çocuksun Sen / Ahmet Telli

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu 
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen 
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim 
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor 
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte 
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum 
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun 
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar 
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa 
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların 
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar 
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa 
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan 
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit 
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık 
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık 
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin 
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen  

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun 
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada 
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum. 
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil 
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ 
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı  
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle 
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar 
Dursam ölürüm paramparça olur dünya 
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm 
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir 
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna 
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için 
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak 
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu 
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç) 
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor 
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri 
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda 
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum 
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım 
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte 
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan 
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer 
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle 
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum 
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken 
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde 
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su 
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç 
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı 
(Soluğunun elma kokması bundandı belki) 
Bir elma kokusuna tutundum düşerken 
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle 
Çocuksun sen, çocuğumsun 
Ahmet Telli

17 Mayıs 2015 Pazar

Mutlu Bir Gün

Bu, sıradan bir günlük yazısıdır. Sadece kendim için yazdığım ve güzel bir günü anlatan. Bugün benim 33. yaşımın sona erdiği, 34 yaşıma adım attığım gün. Şairin meşhur şiirindeki 35 yaşa bir adım kala, doğum günü kutlamaktan giderek uzaklaştığım, artık kızımın doğum gününü kendi yeni doğum günüm saydığım bu günlerde, çok keyifli bir gün geçirdim. Öyle ki burada bu günü anlatan bir yazı olsun bile istedim. Neşe dolu, mutluluk dolu bir gündü. Sabah ilk hediye Özkan'ın Deniz'i ikna edip benim uzun uzun uyumamı sağlamasıyla başladı. Tazelenmiş uyandım. Sonra Deniz...Kızım bu sene bana elleriyle hediye verip, beni öperek uyandırdı ve "iyi ki doğdun" şarkısı söyledi. Ancak bu kadar anlamlı bir başlangıç olur. Onun böyle bilinçlenmesi en büyük hediyeydi sanırım. Sonra sabahı şehrin en sevdiğim kıyılarından birinde Çengelköy'de geçirdik çekirdek ailecek. Deniz'in içime sevinç doldurduğu, Özi'nin ellerimi bırakmadığı bir sabahtı yine. Sonra akşam üzeri evden ailecek diye gittiğimiz Caddebostan'da en yakınlarımı buldum. Beraber büyüdüğümüz, ne olursa olsun hiç ayrılmadığımı ve doğum günümü kutlamaya alıştığım sevdiklerim. Öyle ki, onlarla "amaan bu yaşta doğum günü için insanlar toplanır mı yaa" endişesini hiç yaşamıyorum. Çünkü zaten hep onlar vardı. Bu rahatlığı bana hissettiren herkes yanımdaydı hemen hemen. Elbet gelemeyen bir kaç can dost ve canım ailem dışında.
Ama onların varlığı sesleriyle kulaklarımdaydı. Modern çağın iyi mi kötü mü bir türlü bilemediğimiz "facebook" u sayesinde gelen kutlama mesajları, her zaman arayacağına emin olduklarım ve beni şaşırtan, gülümseten, doğum günümü bilmediğini zannederken arayanlar elbette beni çok iyi hissettirdi. Annemle babamın sıcacık sesleri, akrabadan öte canlarım ve biricik yeğenimin gurbetten gönderdiği video, elleriyle yaptığı resim, abimin cümleleri.. İnsan yine de mutlu oluyor işte. Çünkü gerçeği yalanı ayırt edebilecek kadar büyüdük. Te çocukluğundan beri aramaktan hiç vazgeçmeyen insanlar,umuttan başka ne verebilir ki insana. Zorlaşan hayatı güzelleştirmekten başka ne yapabilirler?
Hayat hızla ve tüm telaşıyla koşarak ilerlerken, geçirdiğim senelere dönüp bakıyorum ve sesini duymak istediklerim, sıkıca sarılmak istediklerim hala benimleler. Evet bazen hatalar, eksikler, fazlalar oluyor yaşamına eklenen. Ama önemli olan yanına kar kalanlar. Gülümsemeni sağlayanlar ve bakmaya doyamadığım fotoğraflar. Bazen bir kucak dolusu papatya, bazen içten bir kucaklaşma, bileğe takılan bir bileklik, koleksiyonuna eklenen bir defter veya güzel günleri seyrettiren bir çerçeve. Ya da annenin babanın yakınlığı, çocuk kalemle çizilmiş bir resim, yazmayı hiç beceremediğini zanneden abinin en harika kelimeleri, kardeşinin Ankara'dan kucaklayan sesi...ne bilim teyzenin, dayının gerçek yakınlıkları, seneler sonra binlerce km uzaktan gelen mesajlar, hayatına yeni yeni giren ve özel olduğuna şimdiden emin olduğun insanların sıcacık dilekleri...Tüm bunlar için değmez mi doğum gününü sevmeye? Yaş almaya boşvermeye? Değer elbet. İyi ki varsınız...
Hepiniz :) İçten teşekkür ve minnetlerimle..En çok da bütün günümü rüya gibi geçirmemi sağlayan sevgilime.




15 Mayıs 2015 Cuma

Göründüğün Gibi mi Olduğun Gibi mi?

Şeklin şemalin, halin tavrın ruhunu yansıtıyor mu? Uyumsuz olan hangisi? Görüntün mü ruhuna aykırı, ruhun mu görüntüne ayak diriyor? Bilmediğinden bu karmaşa değil mi? Yorgunluğun hep bundan. O yüzden kalabalıktaki kendini, yalnızken tanıyamaz oluyorsun. 
Çoğu zaman fazla konuşuyor belki fazla gülümsüyorsun. Aslında hiç alakan yok. Uçlarda düşünüp uçlarda hissettiğini söylesen ne derler sana? Uyumlu görüntünün altında kalıplarına sığmayan kim? En iyisi "sana ne bana ne" de geç, her şeye ve herkese boş ver. 
Yapamaz mısın? 

14 Mayıs 2015 Perşembe

Kan Bağına İnat

             "Gerçek dostlar Tanrının bize vermeyi unuttuğu kardeşlerimizdir"....

Çocukken sonuna kadar inandığın veya inandırıldığın "kan bağı" ne menem bir şey? Zaman geçtikçe tüm yaşanmışlıklar hep aynı şeye işaret ediyor. "kan bağı" sadece kağıt üzerinde yürüyen bir evlilik gibidir mesela. Daha kötüsü şirket evlilikleri gibi. Çoğu zaman zorunlulukla yürüyen ilişkilerdir sadece. İstisnalar yok mudur? Vardır ama her zaman olduğu gibi kaideleri bozmaz. Yeterince insan tanıdıysanız daha doğrusu yeterince insan hikayesi dinlediyseniz bilirsiniz ki hemen hemen herkesin hayatında vardır yalandan süren kan bağı ilişkileri. Oysa ne önemsiz. Yedi yat yabancı canından yakın olur, hiç ummadığın kadar ailen olur, ailenden yakın olur veya o meşhur "kan bağı"yla bağlı olduğunuz bir şehir dolusu insandan daha çok yanınızda olurlar. O yüzden yaş aldıkça önemsizleşir gider. Bağ kurmak çok güzeldir. En çok da hayatın size süpriz bir hediye paketi gibi sunduğu bağlar. Tamamen yabancı tamamen uzak bir başka insanla bağ kurmaksa kendinize verdiğiniz hediyedir. Zorlama bağları bırakın çözülüp gitsinler. Hayat size kan bağına ihtiyaç duymadığınız sevgiler versin. 

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Tarih

Dönüp dolaşıp aynı insanlara rastladın hayat boyu. Büyüdün, törpülendin ama o kadar. Hiç vazgeçmedin.Hepsini farklı zannettin ama biliyorsun her biri başka suretlerde aynı insan. Aynı sözcüklerle çınlatıp durdular kulaklarını. Aynı şekilde gülümsediler, aynı şekilde gülümsettiler seni. İlk önce fark etmezdin aynı şapşallığınla ama eninde sonunda işaretleri yerden teker teker toplar ve özenle yerlerine yerleştirirken kabullenirdin. Evet yine aynı insan. Gitmiş yüzünü gözünü, yaşını, boyunu posunu değiştirip gelmiş. Seni en çok ürküten uçurumların kenarından köşesinden dolaşa dolaşa aynı arızaları üstlenmiş, aynı anlamışlıkla ve yine aynı alaycı boşvermişlikle çıkmış gelmiş. Sonra da geçmiş karşına seni bin yıl önce tanımışcasına, her şeyi bilir gibi anlatıyor. Umursamaz, rahat ve kendiliğinden. Ama aslında "sensin" hep karşında gördüğün. Kendi yansımandan hep aynı hikayeyi yaşadığını zannediyorsun. İstediğin kadar ayak dire dur. Yine sen aynı yerde duracaksın aynı rolü oynacaksın bu hikayede. Uzat ayaklarını başını koltuğa yasla ve bir filmi seyreder gibi yine aynı insan olmanı hayret ve hasretle seyret. Bak bakalım ne kadar değişebildin, ne kadar aynısın? 

8 Mayıs 2015 Cuma

Öyle Günler Gördüm Ki-Sabahattin Ali

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

Sabahattin ALİ         

30 Nisan 2015 Perşembe

Denemeye Devam

Konuşacak çok şey var...hayat bitmeyen bir umut aslında. Kimi zaman umut etmeyi kendine işkence etmek diye tanımlayabilirsin ama aslında umut her zaman ayakta tutan tek şey. Hayatım bitmeyen tekrarlar toplamı gibi. Kişisel tarihim hep tekerrür ediyor. Ve "insan sevmeyi" bırak yeni bir insanı tanımaktan bile bir kaç asır uzaktayken yine benimle alay ediyor. Beni kendimle yarıştırmayı hep sevdi alın yazım. Benimle alay etmeyi de sevdi. Evet durmadan değişiyoruz aslında ama asla değişmeyen temel taşlarımız ağardıkça güzelleşiyor sanki. Artık daha mı sağlam basıyor ayaklarım? Yürümeyi daha çok ihtiyaç edinir oldum. Yürümek hep güzeldi. Tesadüfler ve benzerlikler de . Şefkati ve sevgiyi uzaktan tanırım. O kadar olgunlaştım belki de. O ürkek hallerim geride kaldı. Çünkü kendimi tüm eksikliklerimle tüm arazlarımla kabullendim. Daha mutluyum sırf bu yüzden. Belki de daha umut dolu şeylerden söz etmeli. 33. yaşımda beni en çok üşüten kış sona erdi. Baharla beraber daha güzel cümleler kurasım var. Daha çok yazasım var. İnsanların okurken ne düşünecekleri endişelerini bir kenara bıraktım. Hiç tanımadığım insanlar ne kadar okursa kafi. Bu güzel bir his. Evet belki çok yumuşak bıraķıyorum karnımı. Belki çok açık ediyorum ama hala anlayan birileri çıkabiliyor. Anladıklarını hissettiren. Hayat güzel şey. Görüyorum ki hala azla yetinmeyi sevmeyen ve vazgeçmeyen insanlar var. Görüyorum ki kıyıda köşede hala birileri var konuşmaya değecek. Demek ki devam etmeli. Saklandıkları yerden çıkarmalı en güzel en umut dolu kelimeleri. İşitebilenlerle konuşmalı sadece. İyi insanlar hala etrafta. Yalnız,iyi,umutlu...


29 Nisan 2015 Çarşamba

Yavaş

Yavaş yavaş konuş benimle, kelimelerini sindirmeliyim. Seçtiğin sözcükleri dikkatle seç. Senin alelacele sarf ettiğin cümleler dikkat et de büyük anlam taşımasın. Kısa cümleler kur, basit kelimelerin dışına çıkma sakın. Dikkatli bak bana, kimselere benzemem ben. Bakarken bile kırabilirsin beni. Bin parçaya bölünmüş ve toplanmışımdır belki ama zarar görmemiş değilim. Hala anlamadığım o kadar çok şey var ki. Anlamaya çalışmayı çoktan bıraktım. Mantığından caydım her şeyin. Sadece hislerle düşünüyorum artık. Sıradan ol, herkes gibi ol. Ben insanlara inanmıyorum artık. Yeterince büyüdüm galiba. Hayat basitliklerle güzel. İçinden geleni yapmama izin versinler istiyorum sadece. Büyük anlamlar yaratmayı istemem. Fark ettiysen de kimseye söyleme sakın. Dışarıdan anlamasınlar;ayak tırnaklarımdan saç diplerime kadar duygulardan oluştuğumu.

28 Nisan 2015 Salı

Mavi


"Bir renk değildir mavi 
huydur bende,
benim yetinmezliğimdir" 
( Edip Cansever )

Hangi rengin hangi cinsiyet tarafından sevilmesi gerektiği dünyanın tuhaf çoğunluğu tarafından kalıplara alınmıştır. Bana kalsa "Mavi" erkek rengidir diyenin alnını karışlarım. Çünkü adım gibi bilirim ki mavi benim rengimdir. Annem "kızı olacak umuduyla" pembeleri hazırlamıştır ama seçme yeteneğimi kazanır kazanmaz hep maviye gitmiştir aklım ve ellerim. Mavi olan güzeldir, huzur verir. Misal gözde olursa hiç utanmam bakarım dibine dibine, kime ne? Dünyanın tüm denizleri evimdir eğer maviyse, yine bakarım uzun uzun, her tonuna ayrı sevdalanarak; "göğe bakalım" diyen olursa "maviyse tamam" derim,düşünmem. Peki ya mavi bir insana rast gelirsem? Eyvallah etmem önyargılarıma, hemen içim ısınır. Hiç ders almam yanılgılarımdan, hayalkırıklıklarımdan. Çünkü maviliklere kavuşan sokaklarda gezinmek gibidir masmavi insanlar keşfetmek. Şairin dediği gibi huydur, değişmez sadece alışılır. Öğrenilmez; ana dilin gibi aklındadır,dilinin ucuna gelir.  Boşveririm yani, mavi kalsın mavi gördüklerim ve ben mavileri sevmeye devam edeyim. Huyum kurusun..

23 Nisan 2015 Perşembe

Deniz'in Etkisi

Yorgun argın eve varırsın,aklında bir sürü düşünce. Yetişemediklerin, eksikler, planlar, işler güçler, yeni alışkanlıklar.Gece yattığında bile rahat bırakmayan tilkiler döner durur aklında. Bir yanın kitap okumak,film izlemek, spor yapmak, uzun zamandır yapmadığın ev işlerini toparlamak isterken bedenin umursamaz seni. Herkes senden önce yattıysa ve yalnız kaldıysan bile öylece boş duvara bakmak istersin sadece. Sessizliğe kulak vermek istersin ama yine hep düşüncelerinin sesi baskın çıkar. Hayatın ortasında yorgunsun sadece. Mühim bir şey değil. Herkes kadar yorgunsun. Ve o yorgunluk elleri minicik,gözleri merakla bakan, sen gülümsersen mutlaka dolu dolu gülümseyen küçük bir insanla sona erer. Küçük kız endişe dolu bir günü,hissedermiş gibi sayısız öpücük ve kucaklaşmayla muazzam bir gün haline getirir. Onun o küçük elleri artık herkesten daha şevkatlidir. Çocuk gözleri daha önce hayatın sırrını çözmüşcesine güven dolu bakar sana. Bazen sadece sarılmanı bazen kokunu ama çoğunlukla senin ilgini ister. Bu istek dünyanın bütün isteklerinden daha inatçı daha saftır. O yüzden uykuya yenilmez onun kokusuna yenilir koynunda uyumasını beklersin. Düşüncelerinin hepsi un ufak olur, bekletirsin her bir şeyi. Yorgunluk mu? Kimin umrunda...

20 Nisan 2015 Pazartesi

Bugün

Deniz bugün yine yaramaz çocuk suretiyle
koyu yeşil ve bol köpüklü.
Aralanmış gri bulutlar eşliğinde "böyle de mükemmelim" edası üzerinde.
Baharın inatla gelmek istemediği tuhaf günler ruhumu da daraltıyor.
Bekledikçe uzaklışıyor güneşli günler. Bekledikçe gelmez ya hiç bir güzel haber.
Öyle telaşlı bir endişe içimde. Neşeli ve anlamsız sarkılar dinlemek varken
yine ağır yükler getiren şarkılara gidiyor kulaklarım. Değişemiyorum.
Şehrin en eski ve en eşsiz semtlerinden geçerken kendimi fazlasıyla ait hissediyorum.
İstanbul da yaramaz aslında. En az deniz kadar yaramaz ve inanılmaz.
Bıkmadan, açıklayamadan sevilen insanlar kadar yerli yerinde İstanbul.
Hep aynı.

31 Mart 2015 Salı

Güçlü'm Benim, Gücüm


İlk arkadaşım,çocukluğum,canım kuzenim ama aslında kuzenden öte dost,sırdaş ve en önemlisi kardeştir benim için "O". Adı "Güçlü" dür. Adı bile güven verir insana. Utanmasak aynı gün doğacakmışız. Ama o benden önce davranmış. Bense onu bu zalim dünyada yalnız bırakmaya dayanamamış, hemen ardından gelmişim. Gözümü açtım o vardı,hala da var. Hep benimle olacak biliyorum. Hayat bize hiç aynı şehirde yaşama fırsatı vermedi. Ama bu biz bunu her zaman avantaj bildik. Çocukluk anılarımın en güzel fotoğraflarını kapladı sarı kafasıyla. Bense onu ürkütürcesine sevdim. Peşinden ayrılmadım,takip ettim sürekli :))


Sonra seneler geçti, biz büyüdük. Büyürken de aramızda kilometreler vardı ama hiç ayrılmadık aslında. Düşüncelerimizde, duygularımızda yan yanaydık çünkü. Şimdi bakıyorum da; koca koca insanlar olmuşuz. Evlenmişiz, onun Güneş'i benim Deniz'im doğmuş. Ama içimiz hala çocuk. Hala birbirimizin yanında o koşuşturan çocuklarız aslında. Hala onun yanında güvende, huzurlu ve çok mutlu hissediyorum. Biliyorum ki "imdat" desem koşarak yanıma gelir. Biliyorum ki beni hiç yalnız bırakmaz. Biliyorum ki yaşlı tontonlar olana kadar hiç ayrılmayacağız. O güzel adam sonsuza dek benim kardeşim olacak. İyi ki doğmuş, iyi ki beraber büyümüşüz, ne şanslıyım. İyi ki varsın güzel kardeşim..


Ninni


Yum usulca gözlerini
Uzat üşümüş ellerini
Sakla o masum yüreğini
Zaman gibi sessiz uyu
bu dünya dipsiz bir kuyu

Pamuktan kalbin solmadan
Hayat yüzüne vurmadan
Uyu yavrum uyu
bu dünya dipsiz bir kuyu
Uyu melek yüzlüm uyu
bu dünya dipsiz bir kuyu

Toygar Işıklı

8 Mart 2015 Pazar

Kuzu'm

Ezberlediğim yüzüne bıkmadan bakıyorum ya bazen, sen hiç garipsemiyorsun. Alıştın belki de. Hiç kimsede görmediğim gamzelerine, bayram şekeri gülümseyişine bakmaya doyamıyorum. Seyretmek istiyorum seni. Uzun uzun güzel bir manzaraya bakar gibi dalıp gitmek istiyorum yüzündeki ayrıntılara. Düşünceliysen kaşların hafifçe çatılıyor mesela. Endişe sınırlarını aştıysan daha da çok. Meraklıysan git gide çocuklaşıyor yüzün,uyurkense bebek gibi küçüldükçe küçülüyor. Hele ki kırgınsan,üzgünsen bin öykü yazılır yüzüne..Bunun gibi bir sürü ayrıntı aklımda. Hafızama kazımak istiyorum sana bakarken. Birini hiç durmadan özlemek aynı anda nasıl bir mucize ve nasıl bir çaresizlik olabiliyor peki? Seninle öğrendim bunu da, diğer yüzlerce şey gibi...Seni sayfalarca yazarım ben. Durdurma olur mu.

Eksik Mi Var?

Hep bir eksik var hayatında,
Düzeltemediğin, iyileştiremediğin.
Bir yeri toplarken bir bakıyorsun diğer taraf dağılmış
Orayı düzeltirken arkanı döndüğün raydan çıkmış
Ne yapacaksın peki?
Görmüyor musun,
O eksik var oldukça yaşayacaksın.
Hayat seni böyle oyalamalı,
Yoksa sen çıkarsın oyundan.
Bırak o eksik bir yerlerde kalsın.
Oyundan vazgeçme.


6 Mart 2015 Cuma

Deneme 6

Eskiyi kurcalamayı hep sevdin sen. O yüzden mi sakladın küçük kağıtları,sayfalarca defteri, anlamsız cisimleri? Şimdi o şekilsiz, renksiz cisimleri eline her aldığında bin parçaya bölünüyor ruhun. Parçaları tek tek topluyorsun hatırladığın melodiler eşliğinde. Sorgulamıyorsun hiç kendini. "Madem saklamışım, vardır elbet bir sebebi diyorsun", biliyorum. Bir şarkı dinlemeye başlıyorsun can hıraş hatırlamak için. Bu senin hayat hikayen, "saklamak ve hatırlamak". Nasıl inkar edebilirsin ki kendini. Hem sen değil miydin hep inkar ettiklerini eninde sonunda için kan ağlayarak kabullenen. Sevgisi bitmez sandıklarının sert yumruklarını sol tarafına yemek kolay değildi. O yumrukları karşıladın da ne oldu? Ödüller vermedin ki hiç kendine. Alkışlamadın da. Haketmiştin, kabul et. Sendin aslında "O". En çok yenildiğini zannettiğin o anlarda, yenen taraftın. Ne zaman kendine dışarıdan bakmayı hayal etsen hep en ürkek sen görüneceksin sandın. Tam tersiydi oysa. Sen hep en güçlüydün. Sevmenin ne olduğunu çocuk ellerinle öğrendin sen. Çocuk ellerinle dokundun. Çocuk kalbin koca koca insanların sığdıramayacağı kadarını doldurdu içine. Sıkış tışıklığına aldırmadan üstelik. İçeri sığdırdıkların nefes alamadıkları için mi kaçtılar sence? Bunu hiç düşündün mü? Düşünmedin elbet. Bıkmadan ve aslında ne olduğunu bilmeden sevdin sen. Bilmedin ağladın, bilmedin güldün. Bilmeyerek büyüdün. Veya sadece büyüdüğünü zannettin. Şimdi anlıyorsun değil mi aslında hep en cesur sendin. Kötü cümleleri yanına yakıştıramadığın o insanlar bile senin kadar güçlü olmadı hiç. Her biri bir şekilde gitmeyi seçti çünkü. Kimisi susarak gitti, kimi yanında durarak, kimisi büyük roller oynadı seni yeterince üzmek için. "Yeterince güçlü kırarsam, o da kurtulur, unutur" diye ne arsız yanılgılara düştüler hakkında. Sen arkalarından bakarken biliyordun gittikleri yolları, geçecekleri her sokağı. O sokakları izledin bıkmadan. Otobüs durakları bile ağladı senin için, onlar ağlamadı. Sakladığın o kutuları açmana gerek yok aslında. Ne seslere ne parmak uçlarına ne de cümlelere ihtiyacın var senin. Hepsi damarlarında dönüp dolaşıyorlar ruhunu, en az kılcal damarların kadar. Koşarak, koşarak. O kara kaplı defteri açma hiç. Okuma boşuna. Nasılsa sen hep aynı yerindesin koca şehrin. Etrafındaki tüm ağaçlar kesilse, tüm mahalleler yeniden inşa edilse bile sen o noktayı terk etmeyeceksin. Kim ne derse, kim ne kadar didinirse didinsin sen yine aynı gülümseyişleri seyredeceksin, aynı gözlere bakacak, aynı dokunacak, aynı yazacaksın. Bırak yıksınlar şehrini. Tek bir tanıdık sokak kalmasın varsın. Kıyıları yok edemeyecekler nasılsa. Sen soluk soluğa kıyılarına koşacak, dinlenip dinlenip yine devam edeceksin. Bırak anlamayıversinler. Bırak nasıl biliyorlarsa öyle düşünsünler. Sen hep aynı kal.Öyle güzelsin ki böyle. 

1 Mart 2015 Pazar

Kader Mi?

Kader denilen şeyi en basit yol ayrımlarında attığımız küçücük adımlar belirler aslında. Hiç ummadığımız o küçük adım bambaşka dünyalar açar önümüze. Mesela aynı amaca hizmet eden ve yan yana duran iki binadan birine adım atarız. Ve o binada belki bir ömür yakamızı bırakmayacak bir sevgi çıkar karşımıza. Peki ya tercih etmediğimiz bina? Oradaki seçenekler sonsuz bir sır olarak uzaya fırlar gider. Çocuk yaşta girdiğiniz sınav, seçtiğiniz dersler kim bilir hangi duygu ve fikirle adım attınız okullar; bütün bir hayat boyu mutlu veya mutsuz çalışmanıza, çok veya az para kazanmanıza yol açabilir. Ve aslında her bir adım sadece tek bir şeye değil, hayatınızdaki onlarca farklı duruma sebep olabilir. Sizi mutsuz eden bir okul tercihi belki aynı anda karşınıza hayatınızın aşkını, çocuğunuzun babasını armağan eder size. O yanlış tercihe mutsuz olma olanağı uçup gider. Kader deyip durdukları bu kadar basit aslında. Aşkını, işini, dostunu ya da hayatımıza yön verecek-vermeyecek her ayrıntıya kendi adımlarımız, seçtiğimiz yollar, gittiğimiz yön belirliyor. Adına ister kader diyelim ister alın yazısı sonuçta bizim tercihlerimiz. Bilerek veya bilmeyerek biz belirliyoruz. Hayat bize armağanlar veriyor veya hiç tanımayacağımız güzellikleri geride bıraktırıyor. Elimizin tersiyle ittiklerimiz belki kötü belki iyi, bilemiyoruz. Bize düşen sadece yaşamak. Öyle veya böyle gittiğimiz yönde devam etmek..

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kızıma Mektup ( 2 ) Deniz 3 yaşında

Canım kızım, küçük meleğim, bal böceğim benim....
Bugün 3 yaşındasın. Ama tüm anneler gibi ben seni küçük bir bebek gibi görüyorum. Hala kokumu duyunca sızıp kalan o 5 günlük minnacık bebeksin gözlerimde. Oysa son aylarda öyle hızlı büyüdün ki. Boyun 1 metreyi geçti, yüzündeki anlam-ifadelerin-mimiklerin değişti. Adam akıllı konuşabiliyorsun. Şarkılar, şiirler, tekerlemeler ezber ezber aklında anlatıyorsun. Kendinle ilgili iyi kötü ne varsa söylüyorsun. Okulda olmak, arkadaşlarının olması seni mutlu ediyor. Akşam gelip bize anlatıyorsun. El becerilerin gelişiyor; boyalar-hamurlar-danslar-kendince oynadıkların hızla değişiyor, gelişiyor. Biz hala hayretler ediyoruz. Seninle sohbet edebilmenin keyfini çıkarıyoruz. Yarım yamalak anlattıkların, tepkilerin bizi gülümsetiyor; biz güldükçe sen gülüyorsun. Ah öyle keyifli ki seninle yaşamak. Babanla sen doğmadan hayal ettiklerimiz bir bir gerçek oluyor ve biz evde büyüyen bir insan yavrusuyla olmayı her geçen gün daha çok seviyoruz. Senin bize öğrettiklerin bazen bizim sana öğrettiklerimizi aşıyor.  Bir olmayı, aile olmayı, kucağımıza verilen yavruya bir hayat vermeyi öğreniyoruz. Her anımızda seni ve senin geleceğini düşünüyoruz. Senin uğruna çabaladıklarımız zorumuza gitmiyor hiç, tam tersi hırs veriyor, umut veriyor varlığın. Daha çok mutlu ol diye didinmek bizi ayakta tutuyor, yaşama bağlıyor. Sevgin, dehşetli, inanılmaz, tarifsiz. Daha önce bildiğimiz tüm sevgilerden başka bu duygu. Hem sadece bizim değil, senin bize olan sevgin de büyüleyici.İyi doğmuşsun canım kızım. İyi ki bizim kızım olmuşsun. Ömrün sağlık, şans ve mutlulukla geçsin melek kızım. 
                                                                       

16 Ocak 2015 Cuma

The Hours-Virginia'nın Mektubu

Dear Leonard,
To look life in the face
always to look life in the face
and to know it for what it is.
At last to know it.
To love it for what it is,
and then,
put it away.
Always the years between us
always the years
always the love
always the hours
...

9 Ocak 2015 Cuma

Soğuk

Artık çok üşüyorum 
Kışlar bunca sert değildi ondan mı? 
Yaş almaktan mı? 
Üşüyorum canım acıyor. 
Ellerimden çok yüzüm üstelik,tuhaf..
Bedenimle inatlaşıyor, 
yürümekten vazgeçmiyorum
-Yürümek diriltiyor ya dört mevsim-
Yüzüm üşüdükçe dudaklarım kapalı, 
kaçamayan sözcüklerim boğazımda dondu kaldı.
Peki ya kalbim de donar mı meraktayım.
Donup kalsa,mikropları yok olsa hislerimin fena mı? Fena.

31 Aralık 2014 Çarşamba

2015 Ne Getirsin ne Götürsün

Her ne olursa olsun insan yine de yeni yıla umutlu girmek ister, mutlu girmek ister. Süslemeler, hediyeler, şehrin her yerini kaplayan ışıklar insanı içten içe mutlu eder. Tıpkı kaç yaşında olursak olalım sabah etrafı bembeyaz görme umuduyla camdan baktığımız gibi. Yılbaşı kutlamanın da yaşı, dini, dili, ırkı yoktur yani. Zor bir sene geçirdik. Umutsuzluklar, kayıplar, kaybettiğimiz inançlar, büyüyen hayal kırıklıkları. Ama insan umut ediyor işte. Belki bu sene her şey daha iyi olur diye. Haydi o zaman yeni yıla umutla bakalım. Kim bilir bizi ne süprizler bekliyor. Ruhsuzlara, duygusuzlara, içi geçmişlere, işine gelince yüzünüze gülenlere, kötü olan her varlığa inat; yeni yılı sevdiklerinizle bol zaman geçirerek, bol bol gezerek, okuyarak, ayaklarınız ağrıyana dek yürüyerek, fotoğraf çekerek, elinizden geldiğince "hayır" diyerek, içinizden gelenleri yaparak, güzel anılar biriktirerek geçirin. Zaman; paradan, bitmeyen işlerden, ruhunuzu karartacak her ayrıntıdan değerlidir. Sloganınız "bana ne sana ne" olsun. Ne iş için ne para için kendinizi paralamayın. Sizi kullanmaya meyilli iyi gün dostlarına, varmış gibi görünenlere, stres ve huzursuzluk hissettirenlerlere veda edin. Sevmeyi bilen, güzel gülümseyen, huzur veren kim varsa yanınızdan ayırmayın hatta yenilerini bulun, kalplerini kazanın. Sevdiklerinize sarılın, sevginizi bağıra çağıra gösterin :) Sağlık önceliğiniz, neşe olmazsa olmazınız, sevgi vazgeçmediğiniz olsun. Ve tabi en önemlisi yeni yıl taşına toprağına kurban olduğumuz memleketimize huzur getirsin. Ve lütfen Tanrım, şeytanlar yok olsun, bitsin..

24 Aralık 2014 Çarşamba

İyilik Yapan İyilik Bulsun

İnsan iyi olana hemen alışır. İyi yaşam şartlarına, iyi insanlara, iyi davranışlara. Alıştığımız her şeye biraz daha rahat biraz daha özensiz davranırız maalesef. Oysa hepimizin gözden kaçırdığı bir nokta var. Ben, sen, o ayırmadan hepimizin yaptığı bir hatadır bu. Söz konusu her kim olursa olsun, hayatımızdaki insanların bize verdiği güzellikler, iyi davranışlar, gösterdikleri anlayış asla görevleri değildir. Sizi sevdikleri için yaparlar. Karşılık beklerler veya beklemezler, bu bambaşka bir konu. Mühim olan şey kendi adımıza bu davranışların kıymetini bilip minnettar olmanın sınırlarını aşmamaktır. Eksildiğinde, azaldığında hesap sormadan önce karşımızdakinin bir sıkıntısı olup olmadığını düşünmeliyiz. Sonrasında bir yanlışımız mı oldu diye düşünmeliyiz. Kimse sevdiği birinden veya sevdiği davranışlarından öylesine vazgeçmez. Muhtemelen sadece yorgundur. Bunları kendi içimizde sorgulamalıyız. O iyilikleri bize sınırsızca sunan insanlara aksi şekilde davranmamız biraz nankörlük bir tutam bencillik ama en çok da "bu senin görevindi" demenin göstergesidir. Sevgi, anlayış, güven görev değildir. Karşılıklı emekle sonsuz olur. Yoksa bitmeyen, azalmayan ne kalır ki? 

22 Aralık 2014 Pazartesi

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

İlhami Algör'ün aynı isimli romanından uyarlama "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku". İzlediği filmerde sıcaklık, yakınlık, içine işleyen ögeler arayan benim gibi biri için tam isabet bir filmdi. İnsanların büyük bir heyecanla bekledikleri fantastik Amerikan filmlerine göz ucuyla bile bakmadığımdan, bende hiç merak uyandırmadığından ve hala uslanmaz bir romantik olduğumdan herhalde, Türk filmlerine gitmeyi seviyorum. Hele ki aşkı anlatıyorsa. Roman uyarlaması olması merakımı da artıyor tabi. Öncelikle yönetmenin oyuncu seçimi çok başarılı. Karakterler oyuncularla bire bir örtüşmüş bence. Hem Sezin Akbaşoğulları hem de Erdal Beşikçioğlu mükemmel uyum sağlamışlar. Sahneleri seyrederken Arif'in yazdığı bazı cümlelerin arka planda akması hoş bir ayrıntı olarak aklımda kaldı. Filme giderken gerçek üstü değil tam tersi tamamen sıradan bir hikaye beklentisiyle gittiğimden belki, doğallığı beni etkiledi. Konuya gelince kısaca film; henüz kitabı yayımlanmamış yazar Arif'in kadınlar hakkında bildiklerini alt üst eden Müzeyyen ile olan ilişkisini anlatıyor. Filmi benim açımdan sıcak kılan ise en çok diyalogların sahiciliği sanırım. Doğal ama asla zorlama olmayan konuşmalar,uzun uzun düşündüren cümleler insanı hikayeye bağlıyor ve "keşke bazı sahneler çok daha uzun olsaydı" isteğini uyandırıyor. Ama film öyle güzel kurgulanmış ki, bir dakika bile fazla sahne kullanılmasına gerek kalmamış. Hikayenin sonu ise klişe aşk filmlerinin aksine gerçekçi. Son sahnede seyrettiğimiz Arif'in Müzeyyen'le konuşması herkesin imreneceği şekilde yazılmış. İzlerken insana taze ve derin bir nefes aldırıyor. Şaşırtıcı bir kavramla karşılamıyorsunuz; çünkü "sevgi" insanı değiştiren, kendisiyle çeliştiren ve belki bir ömür farkına varmayacağı köşelerini zorla keşfettiren bir duygu. Derin bir nefes almak isteyen herkese tavsiye edebilirim. İzleyin, iyi gelecektir. 

18 Aralık 2014 Perşembe

Yuva Sarhoşu Deniz

Sıradan bir akşam. Ufaklık okuldan alındı, eve neşe ile gelindi. Üst baş değişti. Anne yemek ısıtmak üzere mutfağa girdi,tencereyi ocağa bıraktı,elini yüzünü yıkayıp salona döndüğünde bu manzarayla karşılaştı. Yuva böceği yine sızmıştı. Yemeğini bile yiyememiş henüz babasını görmemiş,annesiyle dans etmemişti. Neyse ki yuvada akşam kahvaltısı var,annenin içi rahat. Hem ne der büyükler uyku en faydalı besindir. " Hmm peki çocuksuz ev nasıl bir şeydi" diye düşündü anne. Ev sessiz,ortalık toplu,tatsız-tutsuz. Aynı evde yine birbirimize hasret bir gün daha sona erdi :)

KAPI

Kapıyı yüzüme sımsıkı kapadığında bir daha açılmaz sanmıştım. Dağ gibi büyük, heybetliydi. Bin yıllık bir kilitle kapatmıştın; sağlam,kararlı. Ardından ses bile duyulmuyordu. Bin yıl geçti sonra; tozundan toprağından görülmez olan kapı ağır ağır açıldı yüzüme doğru. Yaşlı gözlerimi kıstım iyice, göremedim. Eskiyen kilit kırılıp düştü sandım önce, emin olamadım. Yoksa sen miydin paslarından düşüren. O heybetli kapı, küçüldü, inceldi, un ufak oldu sanki açıldıkça. Hafif bir gıcırtı eşliğinde açılırken, eskiliğin dumanı gözlerime perde çekti. Kapının ardını hiç göremedim. Kilit mi kırıldı, sen miydin? Hiç...

17 Aralık 2014 Çarşamba

An-lık

Uyuşturucu etkisi yapar varlığın.
Anlık mutluluklar verirsin, kanar insan
ama yokluğun büyük zarar ziyan.
Dozajında tüketilmelisin,
var-ına, yok-una alışmadan.

16 Aralık 2014 Salı

Dayatmanın Her Türlüsüne Karşı

Hızla Din ( İslam ) Devletine doğru ilerliyoruz. 2002'den beri endişelendiklerimiz bir bir gerçek olurken, "yok yau o kadar da değil" diyenler ne hissediyorlar meraktayım. Elin adamı uzayı keşfederken bizim memleket git gide geriye gitme derdinde. Dindar bir nesil istiyorlarmış. İnsanların en saf din duygularını kullanarak, kandırıyorlar, alenen. Oysa Tanrı inancı ve din dayatılacak kavramlar değildir. Hoş hiç bir kavram hiç bir insana dayatılmaz ama maalesef bizler özgür bir ülkede yaşamıyoruz. Ama yaradan inancı insana aittir. İçten gelir. Doğuştan veya sonradan ama zorla asla olamaz. İnsan inanmak ister, inanmayı tercih eder veya etmez. Bugünlerde 3-6 yaş çocuklarına din eğitimi verilmesinden söz ediliyor. İnanılmaz ve dehşet verici. Bu ülkede inancı olmayan, farklı dinlere inanan veya inancı olduğu halde din eğitimini evinde kendi çocuğuna kendi istediği gibi anlatmak isteyen tüm insanlara dayatma yapılıyor. Bu kadar basit ve net. Bu durum göreceğimiz kapkaranlık günlerin habercisi. İnsanlar bu ülkede çocuk yapmaktan endişeli, çocuğu olanlar zaten enseyi karartmış durumda. İkinci çocukların hayalini dahi kuramıyor ve hatta çocuklarımızı bu dipsiz karanlıktan, duygularıyla oynanan kör cahillerden nasıl koruyacağını düşüyoruz. 
Kendi adıma konuşmam gerekirse, 3 yaşındaki kızımın kesinlikle yuvada din eğitimi almasını istemiyorum. Ben ona zamanı geldiğinde bu kavramları anlatacağım, uygun yaşa geldiğinde bu konuda okumasını öğrenmesini öğütleyeceğim. İçinden gelen inanç ve hayat tarzını benimsemesini dileyeceğim. Bana kalsa yaradan kavramına inanmasını isterim, ben böyle daha iyi hissettiğim için. Ama din inancına da Tanrı inancına da karışmam söz konusu olamaz. Peki ya endişeyle bu karanlıktan korkan yüzlerce aile? Her çocuğun gittiği yuva bizlerinki kadar modern olmayacaktır elbet.  Kim bilir nasıl insanlar nasıl cümlelerle din eğitimi verecek? Ya bazı yuvalarda çocuklara "değerler ahlakı" adı altında ürkütücü bilgiler verirlerse? Ya hurafeler öğretilirse? Ya cehennem korkusu aşılanırsa? Bu küçücük çocukların ruh durumları ne olacak? Eğitim sisteminin de tüm sistemler gibi elimizde dağıldığı ülkede bu dersin tüm okullarda doğru düzgün ve psikolojik olarak 3-6 yaş grubuna uygun verileceğine dair umudum yerin dibinde. Hadi bakalım daha ne günler göreceğiz. Umarım bu konuyu sırf bizler değil, "din eğitimine karşıysanız dinsizsiniz diyenler" dar görüşlüler de yeterince düşünürler. Çok yakında gelecekte pişman olmamak için...  

Aradığınız Duyarlı'ya Şu an Ulaşılamıyor


Bazen psikologlara çok imreniyorum. Her çeşit insanı iyi anlayabilirler diye düşünüyorum. Kim bilir belki terzi ve sökük meselesinde olduğu gibi kendi özel hayatlarındaki insanlarla yine de zorluk çekiyorlardır. Ama yine de şanslılar. "İnsan" aslında hem çok karmaşık hem de çok basit. Ama genelde yorucu. Hayatı zorlaştıran sebep çoğu zaman uzak-yakın hayatımızdaki insanlar. Bilerek veya bilmeyerek yoruyorlar beni. Anlayışlı, duyarlı, vicdanlı olmanın bedelini ödetiyorlar mesela. Belki bunu fark etmiyorlar bile. Belki hiç kötü niyetleri de yok ama gerçek bu. Ben küçük yaşlardan beri sırtımda kendimden ağır yükler taşıdım bu yüzden. Benim için hep "o nasıl olsa anlar, nasıl olsa affeder, nasıl olsa arkasını dönmez" dediler. Bu olumlu görünen etiketler zamanla yüke dönüştü. Eskiden hissetmediğim veya ömrümce taşıyabileceğimi zannettiğim bu yükler, yaş ilerledikçe sırtımı ağrıtmaya başladı. Aslında "hayır" demem gerektiğinde diyemedim, uzaklaşmam gerektiğinde uzaklaşamadım, mesafeler koyamadım zamanında. Böylece beni bir kere çözmüş herkes onlara kıyamayacağımı öğrendi ve dediğim gibi ister istemez bu durumu kullanmaya başladılar. Bu durumu kullanmaları maalesef artık beni hayal kırıklığına uğratıyor. Eskiden fark etmesem de artık zoruma gidiyor. Dünyadaki, memleketteki olup bitene hissettiklerim yeterince üzerken, kimseye karşı duyarlı olmak gelmiyor içimden. Veya cidden buna değecek en yakınlarıma en sevdiklerime sadece bu toleransı gösterebileceğimi hissediyorum. Hani her zaman zaafın olan bir avuç insana. Onların dışında kim olursa olsun "önce ben" diye düşünmek istiyorum.Çünkü artık biliyorum ki önce kendimi mutlu edersem, önce kendimi düşünürsem yuvamı mutlu edebilirim. Uygulaması zor olsa da formül basit; mutlu insan maalesef biraz daha umursamaz, biraz daha etrafına takılmamayı öğrenen, "hayır" demeyi bilen ve kendine odaklanan insandır. Bu yüzden üzgünüm ama bundan böyle aynı özeni göremediğim herkese karşı "aradığınız duyarlı'ya ulaşılamıyor".

12 Aralık 2014 Cuma

Müzik Tüm Kötülüklerin Anasıdır

Müzik sen çok tehlikeli bir sırdaşsın. En iyi dosttur derler ya senin için, çok da emin değilim ben dostluğundan. Güvenip bir solukta tüm dertlerini, sırlarımı döktüm sana. Maskelerimi çıkardım, soyundum, yüzümün ardında kimsenin görmediklerini anlattım. Hep sadece sana ağladım. Peki sen ne yaptın? Pişman ettin beni. Arsız, dengesiz, güvenilmezsin çünkü. Bazen fazla hüzünlü bazen ele avuca gelmeyecek kadar çoşkulusun. Bir anın diğerini tutmuyor. İnsanı tuhaflıklara sürüklüyorsun hiç durmadan. Sen yanımdayken; yazabileceklerimden, söyleyebileceklerimden, sınırsızlığımdan ürküyorum. Sen bıyık altından gülümserken, etrafımda alaycı alaycı dans ederken kendi kendine; ben aptalca cesur hissediyorum. Her şeyi, herkesi yenebilecek kadar cesur hissettiyorsun tek başına. Ama ikimiz de biliyoruz bu cesaretin faydasızlığını. Olur olmaz şişeleri dizdiriyorsun yan yana, sakin adımlarımı koşturuyorsun, frene basmama izin vermiyorsun. Herkes yanılıyor hakkında; dost değilsin. Hiç değilsin.

11 Aralık 2014 Perşembe

Kafamda Deli Sorular

İnsan sevmemiz gerekmiyor mu doya doya, bıkmadan. İnsan sevme ihtiyacı bitip tükenecek şey mi ? Hangi ara korkar, çekinir, tahammül edemez hale geldik kendi ırkımızdan? Kalabalık şehirlerde bencilleşip, duyarsızlaşınca mı? Kendi telaşımızdan etrafımızı flu görmeye başlayınca mı? İşte, evde, sosyal çevremizde yetemediğimiz, yetişemediğimiz için mi bu soysuz sabırsızlık, hoşgörüsüzlük, kötülük ?  Koşarken kahvaltı yapan, metroya yetiştiği an arkasındakileri düşünmeyen, şemsiyelerle birbiri üzerine kör edercesine yürüyen, yayaların üzerine acımasızca araba süren insanlar kim ? Kendi işini gücünü, ailesini, eşini dostunu bırakıp başkalarıyla uğraşan, hayatını zorlaştıran, güzel olana ayrı kötü, aykırı olana ayrı kötü gözle bakan kim? Birbirine düşman, birbirine fesat bunca insan kim? İçimizden birileri değil mi? Sevdiklerimizden, yakınlarımızdan değil mi? Her gün görmekten bıktığımız, bizi hayattan soğutan bunca "kötü", tanıdığımız hiç kimse mi yani? Sanırım sonunda şehirlerin girişlerine "Dikkat İnsan Var" tabelaları asmak gerekecek. 

Siyah Beyaz


"Vedasız ayrılıklar seyrindeyim
içimde hatıralar siyah beyaz;
bir şiir geçiyor penceremden,
hüznümü azaltıyor biraz.
Kapattım gözlerimi kilitledim,
sırtımı döndüm yalnızlıklara;
kendimi savunurken hayata
büyüdüm senelerce bu yaz"

S.Aksu - N.Göktürk

10 Aralık 2014 Çarşamba

Not Defteri ( The Notebook )

"Öyle özel biri değilim.
Sıradan fikirlere sahip, 
sıradan bir adamım ve 
sıradan bir yaşam sürdüm.
Bana ithaf edilmiş bir anıt falan yok ortada
ve yakın zamanda ismim de hafızalardan silinecek.
ama yine de mükemmel bir şekilde başardım.
tüm ruhum ve kalbimle bir başkasını sevdim.
ve bu kadarı benim için her zaman yeterliydi."

Akbil'e Veda

Canım sarı akbilim. Kimse anlamıyor aramızdaki bağı..Senden neden ayrılamadığımı anlamıyorlar. Zalim dünya seni alıyor benden. Bu yazıyı okuyunca da kesin "deli" diyecekler. Oysa nasıl yazmam ki, seninle beraber binlerce anı da tarihe gömülüyor. Basit bir eşya olabilir misin sen? Herhangi bir varlık mısın yani, kolayca iade edebileceğim? Diyorlar ki akbilinizi iade edin, yerine bedava istanbulkart alın. Yok yeaa. Daha neler. Zavallı bir kart parçası senin yerini alır mı dostum? Ah ulan, ne günlerimiz geçti seninle? Dile kolay 15 sene..Beraber şehrin gezmediğimiz yeri mi kaldı? Binmediğimiz toplu taşıma aracı mı kaldı? Az mı Eminönü'nü vapuruna koşturduk seninle? Peki ya sevgilimle buluşmaya giderken denizotobüsü heyecanımı az mı paylaştın benimle? Otobüsler, metrolar, trenler, motorlar...Neler yaşadık, ne insanlar gelip geçti hayatımızdan tatlım? Unutabilir misin benimle beraber yaşadıklarını? Ah sarı akbilim, dünya değişiyor. Senden kazandıkları para kesmedi, yeni yeni icatlar çıkarıyorlar. "Akbil dönemi sona erdi" haberini içime öküz oturdu vallahi, şoka girdim. Bir baktım insanlar çoktan vazgeçmişler senin akranlarından. O saçma sapan kartları kullanmaya başlamışlar. Vicdansız, nankör insanlar hemen unutmuşlar rahatlığını. Bense seni hiç ayırmadım yanımdan, kart filan da almadım. Anahtarlığımın parçası oldun, şehir dışına çıktığımda bile seninle hiç ayrılmadık. Öyle bağlıyım sana canım benim. Ama yolun sonuna geldik işte. Çok çaresizim dostum ne olur kızma bana. Hem, meraklanma sakın, seni atıp değiştirmeyeceğim. Her zaman anılarımda olacaksın. Ve seni hep saklayacağım. Güle güle kadim dostum. Sarı'm benim güle güle...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Kreşe Gitmenin Güzellikleri

Haziran'da henüz 28 aylıkken başladığımız kreş maceramızda hayli yol kat ettik. İlk günlerden beri okula gitmemek için hiç direnmedi kızım, sağolsun beni üzmedi. Tabi ki ilk zamanlar bacaklarıma yapıştığı da oldu, arkamdan ağladığı da oldu. Onu ağlarken geride bırakmak anne için cidden zor. Bahçede beni göremeyeceği yerde bekliyor, ağlaması bitmeden gidemiyordum. Ama hayat bu; bu hayata adapte olması için artık topluma karışma zamanı gelmişti. Hem endişeleri yersiz de çıktı. Bebekliğinden beri insanlarla iletişim konusunda olumlu işaretler veren Deniz, yani benim sosyal böceğim kısa sürede adapte oldu. Yürümek kadar konuşma konusunda da yavaş olan kızım tabi ki ilk aylarda henüz arkadaşları kadar konuşamadığından zorluk yaşadı. Boyu uzun ama konuşması kıt olunca arkadaşları onu anlamadılar. Ama zamanla aldığı ve verdiği sevgi ve sıcaklıkla yuvada mutlu bir çocuk haline geldi. Tabi ben de sayede işine huzurla gitmeye başladım. Çekirdek Yuva çok eski, köklü bir kurum; evimize yakınlığı, yetkililerin ve öğretmenlerin çocuklara olan yaklaşımı, sunulan eğitim programı ve sosyal kazanımları ile bizi tatmin ettiğinden,içimiz rahattı. Aslında henüz 3 yaşını doldurmadığından okula verirken tereddütte kalmıştım. Ama şimdi ondaki farklılıkları ve gelişimini gördükçe doğru karar verdiğimi anlıyorum. Gerçi benim başka şansım da yoktu ama yine de evde bakıcı ile tüm gününü geçirmesindense; yaşıtlarıyla ve öğretmenleriyle sosyalleşebileceği bir ortamda olmasını, topluluk kurallarını öğreneceği, sınırsız faaliyette bulunacağı okulu tercih ederim.
Deniz artık gitgide bilinçlenen, etrafıyla iletişimi hızlanan, bizimle ve evin içinde kendini çok daha iyi anlatan bir çocuk. 
Üç yaşına hızla ilerlediğimiz bu günlerde nasıl hızla büyüdüğünü ve geliştiğini hayretle fark ediyorum. Bir yanım geriye kalan bebekliğinin tadını çıkarmak derdinde, diğer yanım dünyayı keşfetme hızına hayran kalıyor. Kreşe başlayalı henüz 6 ay oldu ve biliyorum ki Deniz'in üzerinde çok güzel etkisi oldu. Artık kendini daha iyi ifade edebiliyor; kelimeleri, cümleleri, anlatabildikleri çok daha fazla. Yemeğini kendisi yiyor; yemeği bitince peçete istiyor ve kendi temizliğini yapıyor. İsteklerini cümle kurarak söylüyor, rica ediyor, teşekkür ediyor, lütfen diyor. Arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, bir sürü oyunlar-şarkılar-etkinlikler öğreniyor. Müzik ve dans onun en hassas noktası.  Sevdiği çizgi filmlerdeki şarkılara çok güzel eşlik ediyor, dansları birebir taklit ediyor,hatta kendi kendince melodiler uyduruyor. Legolarla, boya kalemleriyle ve hamurlarla bir şeyler üretebiliyor. Bebeğine annelik yaparken beni taklit ediyor. Hayal dünyası geliştikçe kendi kendine oyunlar kuruyor ve bizi de içine katıyor. En güzeli de evde öğrendiklerini bizimle paylaşması, anlatmaya çalışması, oyunlarla göstermesi. Bazılarını anlayamasak da ona katılıp iyice heveslendirmeye bayılıyoruz. Bu arada elbette soruları git gide artıyor tabi merakı da :) Cevaplarını almadan asla vazgeçmiyor. İstediği şeyi alana kadar kararlılıkla ve bazen inatla diretiyor. Açıkçası onun pısırık ve köşesine çekilip derdini istediğini içine atan bir çocuk olmasını istemezdim. Bu yüzden bu huyları hoşuma gidiyor. Elbette bizim ona doğru yolu gösterme görevimiz de aynı şekilde önem kazanıyor.  Onun bu gelişimini, sosyalliğini, insanlara, doğaya, hayvanlara olan sevgisini seyretmek muazzam. Zaten ebeveyn olmanın en güzel yanı da bu değil midir? Bir çocukla yeniden büyümek sanırım şimdi iyice anlam kazanıyor. Sabahları komşularla olan iletişimi, neşesi, gördüklerine verdiği tepkiler beni de neşelendiriyor. Kızımla yeniden doğdum, yeniden bebek oldum, şimdi de yeniden çocuk olmanın tadını çıkarıyor ve büyük keyif alıyorum. Elbette zor zamanlarımız, huysuzluklar, tartışmalar da oluyor hayatımızda. Büyümenin sancıları da hayli fazla. Karşılıklı öfke krizleri yaşıyoruz. Annesi olarak çaresiz ve yetersiz hissediyorum, yoruluyorum, sabrım tükeniyor. Ama çok iyi biliyorum ki yalnız değilim. Hayatın tüm koşturmacasında, büyük bir şehirde çocuk yetiştirmek zaten zor ve tüm anne babaların yaşadığı bu hisler normal hatta çok sıradan. Bize düşen tek şey yalnız olmadığımızı hatırlamak ve elimizden geleni yapmaya devam etmek. Sanırım bu yazının ana fikri çok belli, yuva çocuklar için gerekli ve olumlu bir kurum. Büyüdüklerini kabul edip, evden çıkarma zamanı geldi.  

 

5 Aralık 2014 Cuma

Çok Mu?

"Sen artık bir eski İstanbul semtisin benim için; binlerce kez yürüdüğüm sokaklar veya en çok üşüdüğüm köşe başısın. O köşede aynı ifadeyle duruyor beni seyrediyorsun. Sanki yüzümdeki izleri takip eder gibisin, benim o izleri ustaca gizlediğimden habersiz..Yazmaya korktuğum cümlelerim, eski ve kimsenin hatırlamadığı o şarkısın mesela, sadece mırıldandığım. Karanlıklardan,yalnızlıklardan çekip çıkaran güçlü elin hatrına, unutmaya ayak dirediğim çocukluğumsun. Şimdi geçmişteki halinle çıkıp gelsen, bir kez "üzgünüm" desen faydası olu mu? Aynı insanlar olmadıkça mümkün mü ? Kaybolup gitmiş neyi yerine koyabilir ki insan. Çok şey değil istediğim; içinde sessiz sedasız gizlendiğin, arada ortaya çıkıp sadece gülümsediğin saklı bir köşe olsun hayatımda, çok mu ? Hiç bilemediğim dünyanda ufacık bir odam olsun, çok mu? Bu kadarına değerdi aslında. Bu kadarına değmişti."

18 Ekim 2014 Cumartesi

Melek Anneanem

Yazmak bu kez içimi acıtıyor. Hem istiyor hem de erteliyordum bu yazıyı. Çünkü onun yokluğunu kabullenmesi tahmin ettiğimden zor. Pamuk anneannem bu dünyayı ve bizleri bırakıp gitti. Sevdiğimiz insanları ölümle kaybetmek acı veriyor. Yaşı kaç olursa olsun, ölüm ne kadar beklenen bir şey olsun fark etmiyor. Anneannem zaten son bir kaç senesini bir bebekten daha bilinçsiz yaşamıştı. Kimseyi bilmeden tanımadan, ne yaptığının farkında olmadan. Hele ki son zamanları onu görmekten kaçındıracak kadar kötüydü durumu. Geçen Ekim ayında veda etmiştim ona. Son kez öpüp koklayarak pamuk ellerini. İnsan çaresizce "hatırlasın beni" istiyor ama hatırlamadan bakıyordu. Yine de gülümsemeye çalışarak. Onu bu şekilde bıraktım zihnimde. Ve sonunda O da gitti. Onun gidişiyle artık kimsenin torunu olmadığımı fark etmek bir yana, anneannem hayatımın en özel insanlarından biri olduğu için belki, bu kez çok zorladı "ölüm" beni. Seneler sonra tüm çocukları ve torunlarıyla ona veda etmek için Bahçe'ye gittik, memleketimize. Onunla anlam kazanan bir kasabada ve her yerde sadece onun yaşanılan anılara veda eder gibi  dolandık durduk. Şaşkın şaşkın eski günlerden iz aradık sokaklarda ve insanların yüzlerinde. Çoğumuzun en son çocukken uğradığı kasabada artık tanınmayacak kadar yetişkin olmuştuk. Ama pamuk annenemin yokluğunu bilerek orada olmak farklıydı. Ailecek sayısız güzel günlerin geçtiği, çocukluğu doyasıya yaşadığımız meyve ağaçlarıyla dolu bahçemiz, mangal yaptığımız arka balkonumuz, fesleğen kokularını içimize çektiğimiz ön bahçemizle, kocaman sofralarla dolu evimiz artık yoktu. Seneler önce evi şimdi de o evi sımsıcak yapan anneannemizi yitirdik. Onu ziyarete geldiğimizde bizi heyecanla bekleyişi, giderken usul usul ağlaması, bizim için hazırladığı minicik patlıcan dolmaları aklımda hala çok taze.
 Bu dünya için çok naif çok özel çok güzel bir insandı. Bir ağa kızı oluşu mütevaziliğine hiç dokunmamıştı. Dünyanın en sevecen, en iyi niyetli, en zararsız insanı diyebilirdiniz onu tanısanız. Kim bilir en fazla kendine dokunmuştur zararı, o da hep bir başkasını üzmemek adına. Yanaklarımızdan öperken bile usul usul ve yumuşaktı her zaman. Kıyamazdı hiç.. Beş çocuğu on bir torunu oldu. Zorluklarla, fedakarlıklarla büyüttü çocuklarını...Torunlarını sevdi doya doya. Yaşlandı, yoruldu, sonsuz uykuya daldı şimdi. Güzel anneannemin sakinliğinin ardındaki zor yaşamını, erken kaybettiği  dedeme olan sevgisi, ince espri yeteneği ile ona ait her şeyi kalbimde saklayacağım. Bana hayatımın ilk aylarında sevgiyle bakmış...Belki o zamanları hatırlamıyorum ama çocukluğumda bizde kaldığı aylar hep çok mutlu hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Okula giderken mutlaka ardımdan camdan baktığını, onu öpmelerimden hiç bıkmadığını, tüm çocukluklarıma ve hatta ergenlik deliliklerime hep uyum sağladığını ve bana gülümsemekten asla vazgeçmediğini çok iyi hatırlıyorum. Benim pamuk anneannem, zor ama mutluluklarla dolu yaşamın sona erdi. Umarım çok daha mutlu çok daha huzurlu olduğun bir yerdesindir. Bu dünyada çok sevildin, meleklerle berabersindir şimdi ve umarım seni tekrar görebilir tekrar sarılabilirim..Benim pamuk anneannem...İyi ki benim anneannemdin..Her şey için minnettarım. En çok da varlığın için.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Seni Saklayacağım

Seni saklayacağım inan
yazdıklarımda, çizdiklerimde,
şarkılarımda, sözlerimde..
Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
ve kimseler görmeyecek seni,
yaşayacaksın gözlerimde.
Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevgi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.
Bakacaksın, benzemiyor
gelen günler geçenlere, 
dalacaksın.
Bir sevgiyi anlamak
bir yaşam harcamaktır, 
harcayacaksın.
Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.
Bir gün, tam anlatmaya...
bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın...

Özdemir ASAF