1 Kasım 2015 Pazar

Vazgeçmeyen Ruhun

Hayat; vazgeçmek nedir bilmeyen insanları aramakla geçer. Yönünü, duraklarını, sevdiklerini yitirirsin ama duyguların seni hiç bırakmaz. Sadece umut, ayakta tutar en zor anında. Vazgeçirmez duygularından. Seni sen yapan ve özel kılan duyguların ve onları yaşama-yaşatma biçimindir. Ağır gelir çoğu ruha...Garipsemiş gibi yaparlar. Seni tuhaf adlederler ve kendine yabancılaştırırlar. Bir an için inanırsın bile onlara. Çünkü onlar hep çoğunluktur. Çoğunluğu normalleştiren zalim düzene boyun eğersin..En azından dışarıdan. Ama ya iç dünyan..Ufacık mimiklerinle ele vermek dışında dışına yansıtmadığın ruhun? Hiç boyun eğer mi? Asla..Ruhun seni senden çok sever. Ruhun seni güzel kılar ve herkese direnir. Maskeleri düşüren de sana maske takmanı öğütleyen de ruhundur. Beyninle yüreğin arasında müthiş bir lokomotiftir. Durmadan çabalar ve seni sana sevdirir. Seni sana sevdirdikçe, yaşama ve insanlara bağlanırsın. Umrunda olmayan çoğunluk artık normal de olsa, onları hiç mühimsemezsin. Seni kıran sadece hislerinin hep yapayalnız kalmasıdır. Ama üzülmezsin çok da. Üzülmemelisin; bir sessiz bakış, üzeri kapalı bir kaç sözcük, bir çocuğun sıcak elleri, bir insanın akla sığmayacak güzelliği güç verir. Hayat böyle devam eder bütün kahrına rağmen. Ve aslında hayat fazla zalim ama fena güzeldir.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Sen Uyurken

Uyuyorsun yanımda;
küçüldükçe küçülüyor yüzün,
ağzın-burnun birbirine geçiyor sanki..
Uyuyorsun yanımda,
nefesini dinliyorum uzun uzun...
Parmak uçlarımla dokunabiliyorum ancak,
tedirgin ve telaşlı,
her dokunuşun ardından pişman olsam da
tutamıyorum kendimi.
Uyuyorsun yanımda,
gözlerinde gördüğün rüyaların izleri,
seyrediyorum bıkmadan, bıkmadan..
Uyuyorsun yanımda,
ara ara bana sokularak,
sen sokuldukça bırakıyorum aklımı geride,
bedenim kocaman bir kalbe dönüşüyor.
Sen uyudukça, hayaller kuruyorum
yaşamını ve büyüdükçe güzelleşeceğini
düşünüyorum.
Yüzüne bakarken,
sevdiğim adamı buluyorum sende.
En çok da onun hiç büyümeyen
çocuk gözlerini, meraklı bakışlarını..
Kıpırdanıyorsun sonra
Gözlerini aralıyor,
uyku sersemi gülümsüyorsun bana.
Yanında olmamın mutluluğuyla
yanaklarıma öyle bir tutunuyorsun ki
içimden onlarca uçurtma havalanıyor sanki..
Dünya dönmeyi bırakıyor sen güldüķçe.
Pamuk ellerin, bebek kokun
etrafımızda ne varsa silikleştiriyor.
Uyanıyorsun..
Ve seninle her şeyin geride kaldığı
taptaze bir gün başlıyor.

29 Ekim 2015 Perşembe

Yol

Sevginin izlerini hiç bilmediğim yollarda arıyorum. Daha önce denemediğim yollardan geçiyor, bilmediğim yüzlerde, alışık olmadığım duruşlarda sezinliyorum. Dar, eski bir sokaktayım. Günün alaca saatleri, eve dönen insanların yorgun yüzlerinde. Argınlıklarına bakarak seçiyorum tanıdıklarımı. Onlar da bana bakıyorlar ama tanımazdan geliyorlar sanki. Öyle umursamazlar ki yaşanmışlıklara. Hızla geçip gidiyorlar yanımdan, ürkerek adeta. Hayret, sanki bir daha hiç bakamayacak gibiler yüzüme. Seneler öncenin mahallelerine benzetiyorum geçtiğim yerleri. Çocukların üzeri kir pas içinde, 80'lerdeki, 90'lardaki gibi. Pis ama coşkulular. Mutluluğun sevimli yorgunluğu sinmiş üstlerine. Birinin gözlerini alıyorum avucuma, bana oynadığı bin çeşit oyunu anlatıyor. Öyle mutlu ki anlatırken, bir yeşile dönüyor rengi bir maviye -kararsız-. Geri veriyorum gözleri acele ederek. Öteki kulaklarını çıkartıp veriyor, dinliyor beni ama ben hikayelerimi bitirmişim çoktan. "Sabrını zorlama boşa, dudaklarım mühürlü." diyorum, pes ediyor ve koşuyorlar sahibine. Sonra bir apartmanın ikinci katından bir başka çocuğun burnu düşüyor ayaklarımın önüne. Elime alıyorum, kokluyor avucumu. Derin bir nefes çekip düştüğü pencereye tırmanıyor. Neydi amacı bilmiyorum, sanki o da bir iz peşinde gibi. Bunların hiçbiri tuhaf gelmiyor bana. Sokağın kalabalığı yürüdükçe azalmaya başlıyor ama durmaya hiç niyetim yok. Bin sene önce benimle yürümüş eski bir dostu buluyorum yanımda. Susarak yürüyor bir süre benimle, geçmişte hep olduğu gibi. Başını eğip sorgulayan gözlerle bakıyor ara ara. Ben de ona cevapsız bakışlarla karşılık veriyorum. Bir an gözlerim dalıyor ve geri döndüğümde yok olmuş...Zerre umursamıyorum gidişini. "Ne ilk, ne de son nasıl olsa" diyorum. Her gidenin ardından yeter miktarda bakmışım. "Artık konuşmak da yok geriye dönüp bakmak da" diye geçiyor aklımdan. Ne diye çıkmıştım yola ben? Ha evet, sevginin hiç bilmediğim izlerini arıyordum. Ağızdan çıkan sözlerde, yazılmış cümlelerde değil üstelik. Bu kez farklı. Yol inceldikçe insanlar tek tük görünür oluyor. Hayıflanmıyorum, bilakis içim ferahlıyor. Aradığım izler onlarda yok biliyorum. Hava artık tamamen kararıyor. Yolda bana eşlik eden bir kaç kedi, aylak bir köpek ve seyrek aralıklı sokak lambaları. Lambalardan biri önümde eğiliyor birden bire ve sırıtıyor bana. "Deli misin?" diyorum. "Sokak lambasıyla konuştuğunu hatırlatırım!" diyor dik dik bakarak. İtiyorum elimle, dokunur dokunmaz dikleştiriyor bedenini. Yürümeye devam ediyorum. Bu yol uzadıkça bir masalın içine karıştığımı hissediyorum. Zaman kırılıyor, paramparça oluyor sanki. Bunca tanıdık yüz yanılsamadan ibaretti belli ki. Düpedüz hayaldi. Yerkürenin daha önce keşfedilmemiş bir kıtasına düşmüş gibi hissediyorum. Tanıdık hiç bir şey kalmıyor etrafımda. Saatlardir, günlerdir, belki de haftalardır yürüdüğümü zannettiğim sokak, beni bilmediğim bir yere getiriyor bir şekilde. Sokağın eski parke taşları oynamaya başlıyor sonra. Tümüyle yerden ayrılıp önce havalanıyor, sonra kayıp gitmeye başlıyor ayaklarımın altından. Korkudan gözlerimi açamıyorum ilkin. "Ama hayır, yükseklik korkuma yenilmenin zamanı değil." diyorum içimden. Yavaşça dizlerimin üzerine oturup göz kapaklarımı aralıyorum...Çocukluğumuzun "pamuk tarlası" diye tarif ettiğimiz bulut kümelerinin arasındayım...Bulutların arasından önceleri tek tek görmeye başladığım ağaçlar giderek kalabalıklaşıyor. Bir süre sonra da hiç bilmediğim çeşit çeşit ağacın arasından masmavi bir deniz görünüyor. Gülümsüyorum..Adına "ikinci dünya" dedikleri yerde olduğumu anlıyorum. Ayaklarım altındaki sokak yavaşça duruyor. Yeniden yürümeye başlıyorum. Ama bu kez farklı. İçimi anlamsız bir huzur, sebepsiz bir mutluluk kaplıyor sanki. Meraklanmıyorum, kaygılanmıyorum artık. Yürümeye devam ederken birkaç yüz beliriyor yanımda. Onları gözlerinden ve gülümsemelerinden tanıyabiliyorum sadece. Konuşmak için ağzımı açmak istiyorum, parmaklarıyla dudaklarımı kapatıyorlar. Aralarından biri sessizce uzanıp kulağıma fısıldıyor "Hiç bir şey söylemene gerek yok, burada ne soru var ne kaygı..Biz seni hislerinden tanıyoruz, sen de bizi..Yaşamana bak, hoş geldin" diyor..Sevginin izlerini hiç bilmediğim yollarda buluyorum.  

25 Ekim 2015 Pazar

Kayıp Kahramanlar

Büyümek tercih değil aslında. Zorlanarak büyüyoruz, büyütülüyoruz. Ama sadece boyumuzla posumuzla, gittiğimiz okullarla, aldığımız kararlarla değil aslında. Bizi asıl büyümeye mecbur bırakan kahramanlarımız. Her çocuk için kahramanları çok özeldir ve çoğu zaman gizlidir. Sır gibi kalbimizde filizlendirir sonra özenle büyütürüz onları. İçten içe bizim masallardaki, okuduğumuz romanlardaki veya izlediğimiz filmlerdeki karakterlerden kahramanlar yarattığımızı zannededursunlar, asıl kahramanlarımız gerçek insanlardır. Etten kemikten bizim gibi birer "insan" olan varlıklarını süsler, gözümüzde devleştiririz. Yaşamımızdaki rolleri farklıdır elbet. Kimi anne-babasını, kimi yaşı büyük kardeşlerini, kimi de halasını-dayısını kahramanı yapar. İlla o kadar yakın olmak zorunda da değiller aslında. Karşı binadaki gizemli yaşlı adamı, bakkal amcayı, eve gelen televizyon tamircisini de kahramanlaştırabiliriz. Öğretmenler, yaşı bizden büyük okul arkadaşları vs vs aklınıza kim gelirse. Rollerinin bir önemi yok aslında. Kimisi büyük işler başararak bizi hayran bırakmıştır, kimisi ufacık bir hareketle. Kiminin vicdanına, inceliğine tutuluruz kiminin heybetli fiziksel özelliklerine kiminin de sadece yaşam hikayelerine. Ama öyle yada böyle kalbimizde kahramandırlar işte. Sonra birer birer yok olmaya başlarlar. Yaşamdan koparak, vicdanlarını yitirerek ya da zamanla yaptıkları basit hareketlerle gözümüzden bir bir düşerler. Onlar gözümüzden düşerken ruhumuz ezilir-büzülür. Beklenmedik davranışları hem onların kahramanlıklarını küçültür hem kendimizden utanır hale getirir. "Hani benim kahramanım" dersiniz ya içten içe, ne üzücüdür aslında. Hayır hayır, büyüdüğümüz için yitirmezler kahramanlıklarını. Onların güzelliklerini, özelliklerini yarı yolda bırakmalarıyla biz büyümeye zorlanırız. Yüzleri silikleşir, sesleri boğuklaşır..Kahramanlar azaldıkça çocukluk geride kalır. El sallar, belki de efkarlanıp arkalarından içeriz..

21 Ekim 2015 Çarşamba

"Sen" Sandığım Belki Benim Yüreğimdi

Çok mu rüya gördük? Uykumuzdan uyandık zannedip daha da derinine mi gömüldük rüyaların?Kabusla gerçek, hayalle rüya birbirine mi geçti? Birden kendimize getiren, yüzümüze tokat atan ne oldu? Yoksa korkular haklı mı çıktı? Aslında her şey aynı, herkes aynı, kim bilir..Farklı zannettiklerimiz belki bizim yanılgılarımızdan ibaret. Belki her şey bir yansıma; kendi ruhumuzdan, kendi kalbimizden güzel birer kopya. Gözümüzde güzelleştirdiğimiz, anlamlar verdiklerimiz aslında kendi illüzyonumuz. Öyle görmek-öyle düşünmek istediğimizden, çok fazla istediğimizden, bu yansımayı fark etmiyoruz. Belki duyduğumuz cümlelere istediğimiz anlamlar yüklüyor, kelimerin içini duygularla dolduruyor, davranışları gözümüzde büyütüyor, istediğimiz gibi anlıyoruz. Belki inanmak için direne direne hayaller üretiyor, en güzel senaryoları yaşadığımızı zannediyoruz. Yanlış karakterlere, yanlış dialoglar kurduruyor, mimikleri yanlış anlıyoruz. Belki gerçek olan sadece kendimiziz ve bizim dışımızdaki herkes illüzyon. Gerçek olmasına çok ihtiyaç duyduğumuz güzel yalanlar..Olamaz mı? Olabilir.

18 Ekim 2015 Pazar

Çatlak

Ne yaparsak yapalım, tüm tecrübelerimize rağmen, hayat her an ders vermeye devam eder. Yaşına başına bakıp dalga geçercesine hem de. "Artık şaşırmam" demek gülünçtür bir bakıma. Ama hayatın alaycılığına rağmen, inadına aldığın tüm geçmiş dersleri yok saymak ister insan. İnadına büyümemek, inadına aldanmak ister. Aldanmanın büyüsüne kaptırırsın kendini. Çünkü suyun akışını izlemek heyecan vericidir. Kimileri buna "insanlara olan umudu yitirmemek" der. Ama bana göre kendine olan umudunu yitirmemektir. Kendine dair umudun varsa hissetmeye dair hevesin sona ermez. Kurbanlık koyun gibi beklersin sadece, başına gelecekleri. Üzüleceğin kesindir üstelik, sevineceğin de. Ama sevinçle üzüntünün görünmez terazisi sadece kişinin kendisini ilgilendirir. Hesabı sadece kendine verir insan! İşte, tüm yaşanmışlıklara rağmen tezcanlı davrandığınızda şaşırırlar. Görüntünüzün ruhunuzla örtüşmediği noktalarda, yaşamınızla anlattıklarınız daha da alakasız durabilir; uzaktan elbet. Anlamalarını beklemezsiniz, dinlemelerini de. Hem zaten dinleme işi aslında hep size aittir. Siz dinlersiniz onlar konuşur. Bundan şikayet de etmezsiniz aslında.  Sonra yorgunluk kendini hissettirir. Yanına çokça da bıkkınlık gelir. Gücünüzü yitirsiniz. Sesinizi yükseltmeye, birine sarılmaya, dinlemeye veya konuşmaya dair zayıf hissedersiniz. Haliniz kalmaz kısaca. Kendi iç hesaplaşmalarınıza gelmiştir belki sıra. Kendinize dönersiniz, bir de en yakın bir avuç insana. Zaman geçer...Yaşının bin katı yaşamışsın hissi yavaşlatır hatta pas tutturur. Ta ki zihnindeki paslı çarkın yeniden dönmeye başlamasına kadar. Yüreğindeki çatlakların arasından su sızmaya başlar. Suyun akışı yavaştır ama tozu,kiri ve tüm zayıflıkları yıkar usulca. Bundan sonrası bambaşka bir hikayedir. Güç senin içindedir, halledersin nasıl olsa!!!

16 Ekim 2015 Cuma

Mucize

"Mucize" ne kocaman bir kelime. İçi uçsuz bucaksız imkansızlıklarla dolu sanki. İnsanın aklına neler neler getiriyor, ne beklentilere yol açıyor. Bir ağacın gölgesinde hayallere dalıp kendimize deli mucizeler çizebiliriz. Oysa ki mucize bizimle anlamlanıyor, bizimle büyüdükçe büyüyor. Sana mucize gelen ona sıradan olmuş ne önemi var? Ona mucize olanın sana ne faydası var? Hiç. Mucize, tamamen kişisel ve belki de en basit ayrıntılarda gizli. Mesela çocuğun ilk kez "anne" deyişidir mucize. Veya seneler geçse de aynı adama aynı hayranlıkla bakabilmektir, elinin sıcağının hiç tükenmeyişidir. Bazense mucize, bir insana en kuytu yaralarını göstermek, sesini duyunca ferahlamaktır. Belki mucize, aynı ana babadan olmadan "kardeş" hissetmekte, belki de onun canı acıdığında senin avuçlarına dikenlerin batmasıdır.  Kim bilir bir cümlenin kalbini yerle bir etmesinde veya küçücük bir gülüşün keyifsiz bir güne ışık olmasındadır. Uzaklarda aramaya gerek yok; mucize, damarlarında akan kanda, sevdiğin yemeğin damağında bıraktığı tatda, denizin kokusunu içine çekmekte, sevdiklerinle uyanmaktadır. Hepsini boşverin, "Mucize" sağlıkla tamamladığımız ve sevgiyi hissettiğimiz sıradan bir günün ta kendisidir aslında, görmek isteyene..

15 Ekim 2015 Perşembe

Ayaklarını Akıntıya Sarkıtan Çocuk

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
lüferler geçer senin içinden
küçük göçmen balıklar
-ama nereye giderler sisili sularda-
Gemilerle gezen bu şehrin sesini
ikimiz iki dilden duyarız da
duymaz gemiler.

Bir yerli-yabancı burada, bir yabancı-yerli orada
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyada bir anayurt bulunmaz sana, bana.

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
teslim olan sokaklardan geçtim koşarak
elimde altmış vaftiz şekeri
koşarak
koşarak
-ama nereye gidebilirdim başka-
bir sen sağ kalmıştın
bir de iki gözü iki renkli bir kedi

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyaya yenildikçe güzelleşir insan
inan bana

Kimbilir kimleri taşır
denizde ışıklar yüzdüren şu batık gemi
kimlere açılır lambaları yanan evlerin pencereleri
"sizi seviyorum" desem çıkar mı bir işiten
insan daha uzak yıldızından
daha yalnız dünyadan.

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
hangi yoldan geçsen incirler dokunurdu sana
vişne dalları, karadutlar
sana, bana dokunurdu yaprak döken ağaçlar
-ama nereye gidecektik ki iki başımıza-
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
ayak izlerimizdi saçılan yapraklar
yoksa birer lüfer miydiler suda?

Donakaldık
donakaldık, karşı karşıya
sur kapılarını tutan ak mermerden iki insandık
çekip gitsek yıkılacak bu şehir
kalsak
kalsak diyoruz ama
gemilerin halat attığı taşlar tanır da ikimizi
gemiler tanımaz
çığlık çığlığa dumanlar soluyarak
geçip giderler aya'ucumuzdan
-boş yere uçar martılar-

Boş yere bütün yolculuklar
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.

Gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.

Mehmet Yaşın / İstanbul, 1987

13 Ekim 2015 Salı

Ağlasa

Ne vakit gözleri yaşaracak olsa
yutkunur, 
derin bir nefes çeker içine,
sigara gibi..
Ağlamamayı zaferden sayar, övünür.
Oysa bilmez ki
göz yaşını içine akıtmasıdır
onu asıl zehirleyen.
Ağlasa şehir başına mı yıkılır zanneder?
Yoksa dünyası tersine mi döner?
Dönsün varsın dünya terse
ne olur ki?
Bir ağlasa,
yağmur yağar, fırtına kopar..
bir ağlasa dolu dolu
kıyamet bile kopar!

11 Ekim 2015 Pazar

Veysel Atılgan

Veysel; güzel gözlü çocuk; seni hiç tanımıyorum. Aileni, kökenini, yerini yurdunu bilmem. Tek bildiğim 9 yaşında babanla barış için yürümek istediğin. Sabah babanın elini tutarak sevinçle evden çıktığını hayal ediyorum. Haftasonu baba-oğul güzel vakit geçirecektiniz, heyecanlıydın. Hava pırıl pırıl güneşliydi. Ama o güzel sonbahar sabahı, hayat senin için sona erdi. Ani ve utanç vericiydi gidişin.  Barış yürüyüşü için yüzlerce insanlar buluşmuştunuz ve barış için yürüyecektiniz.  Daha yürüyüş başlayamadan bombalarla yarıda kaldı gülümseyişin. Baba-oğul çekip gittiniz bu dünyadan. Yarın okula gidemeyeceksin, annen seni bir daha öpemeyecek, hayatın senin için hazırladığı hiç bir süpriz senin olmayacak. Peki biz ne yapacağız? Seni içine sığdıramayan bu topraklarda sanki sen hiç ölmemişsin gibi nasıl yaşayacağız? Güzel gözlü oğlum; dün seninle birlikte onlarca insan zalimce öldürüldüler. Biz yine neye uğradığımızı şaşırdık yine çaresiz kaldık. Öfkemiz, nefretimiz getirecek belki sonumuzu. Belki insanlar gibi topraklar da bölünecek sonunda, bilemiyorum. Ama okuduğum onlarca ölüm hikayesi ve gördüğüm onlarca gülümseyen yüzden en çok sen kalacaksın aklımda. Güzel gözlerin içime işledi bir kere. "Ankara" dendiği an, "barış yürüyüşü" dendiği an, "katliam" dendiği an gülüşün düşecek aklıma. Ah güzel yavrum, seni keşke hiç tanımasaydım, adını bilmeseydim. Keşke "insan" bu kadar canavarlaşmasaydı hiç. Keşke insan ırkı bu kadar uzun sürdürmeseydi yaşamını. Seni babanın elinden tuttuğun güneşli bir haftasonu, hayattan koparacak kadar devam etmeseydi hayat. Kıyamet keşke çoktan kopmuş olsaydı da, sen bu şekilde ölmeseydin. Pazartesi sabahı okuluna gidemeyeceksin ama biz yaşamlarımıza devam edeceğiz. Kahvaltı yapacağız, işe gideceğiz, sevdiklerimize sarılacağız, belki yerli yersiz dertleneceğiz ama sen hayata dönmeyeceksin. Gözlerin hiç gülümsemeyecek artık. Yükümüz giderek ağırlaşıyor. Af dilesek boş, günahkarız.. Acaba diyorum bir umut; bir başka dünya var mıdır gidebildiğin? Acaba bizim kahrolduğumuz ölümün kurtuluşun olmuş mudur çocuk? Dedim ya benimki sadece bir umut! Hoşçakal...

6 Ekim 2015 Salı

Oyun

Kelimelerin peşindeyim;
her zaman öyleydim ben.
Onlar inanmanın tek yoluydu ya hani,
onlarsız ikna olamıyordum hiç..
Cımbızla seçer alır kalbimin odalarına saklardım onları.
Nerede duyduğumu, nerede okuduğumu hiç unutmazdım.
Hele ki bana hissettirdiklerini... 
Esirgediğin, dilinin ucuna gelen o kelimelerle ayakta kalıyorum ben.
Çok bekledim ama inanma yaşım geçti gitti ne yapalım!
Baktım ki sen söylemiyorsun,
baktım ki hiç çıkmayacaklar dudaklarından;
kendime dönüyorum hemen.
En sık sığındığım yer yorganımın altı,
sıcak, korunaklı, ses geçirmez.
Ağlıyorum doya doya..
Hani çocuklar ağladıktan sonra sızarlar ya,
işte o hesap bayılmak üzereyken bir ses duyuyorum,
gözlerimi açıyorum...
Yine onlar gelmiş...kelimeler.
Odanın her yanındalar işte.
En çok da gülümsemeyen dudaklarına hapsolmuş kelimeler.
Seviyorlar, özlüyorlar, ne bileyim
benimle ilgili hep güzel şeyler anlatıyorlar.
Sonra kikirdeye kikirdeye harflere bölünüyorlar. 
Ne mi yapıyorlar tepemde?
Nereden başlasam anlatmaya;
Mesele "F" geliyor ellerini uzatıyor bana;
önce ürküyorum ama 
öyle yumuşak öyle güzel okşuyor ki saçlarımı...
tam gözlerimi kapatacak gibi oluyorum hoop
"İ" geliyor zıpayarak, alnıma kocaman bir buse konduruyor.
Çocuklaşıyorum, hoşuma gidiyor bu oyun.
kendimi teslim ediyorum harflere...
sonra "D" geliyor bir kaç bakışla ısıtıyor içimi, 
"Y" geliyor anlat derdini diyor, anlatıyorum,
"Ö" elimi hiç bırakmıyor,
"B"  ara ara gelip sarılıyor uzun uzun,
sonra "A" çıkageliyor gülümsetiyor beni...
Saatler sürüyor bu masal, bırakmıyorlar benimle oynamayı..
Sabah oluyor, uyanıyorum, seni arıyorum..
her zamanki gibi  "Özledim" diyen ben oluyorum.

1 Ekim 2015 Perşembe

İflah Olur mu?

*Kafa Dergisi'nin Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır*
Kimselerin bilmediği "seni" görmeyeli kaç hayat geçti sayamadım. Nerelerdeydin? Kendini içine hapsettiğin kale duvarlarının arkasından nasıl çıkabildin? Kim bilir belki o duvarları tırnaklarınla kazıyarak inceltin?
Senin senelerce verdiğin emeklere inat hiç beklemediğin anda biri gelip o duvara yaslandı, hayır hayır kötü bir niyeti yoktu belli ki, soluklanmak istedi sadece. Omzunu dayadığı an yerle bir oldu duvarların. Şimdi iflah olur mu parmak uçların? Üzülme, artık yalnız kalmayacaksın. Hiç kimse bu kadar sevilerek yalnız kalmaz. Sesini de duyacaklar, yüzünü de görecekler artık.
Duvarlar yıkıldı, bak etrafına. Kim var sana doğru bakan? Ağlarken acını paylaşan evinin duvarları kadar yakınında aslında. Özenle bak, göreceksin. Evet biliyorum aklına getiremezdin kendi kendine ona veda ederken. Şimdi görüntüsüyle yaralarını kanatan her bir renk, seneler önce onu kör etmişti. Görmedin, bilmedin. Gözleri yeniden renkleri seçene kadar gizlendi hayattan. Yalnızlığı başka suretlerde, ama belki hiç ummayacağın kadar çok yaşadı. Kalbinin aksine, sana baktığı gözleri hep aynı, gözlerinden tutun. Kalbine dokunamazsın belki ama, gözlerini bırakma.
Hatırlar mısın sen de; bir hevesle alıp alıp okumadığın kitaplar gibiydi seninle hikayemiz? Sonu olmayacak, başlangıcı silik. İlk adım kimindi onu bile hatırlayamıyoruz. Gidişat en başından belliydi sivri köşelerinden; hırpalanacaktık, kaçarı yoktu. Bütün diğer hikayeler gibi yarım yamalak, yara bere dolu ve eksik olacaktı. Biz hayatı hep fazla fazla yaşadık aslında.
O yara berelerin içinde küçücük bir kıymık canımızı deli gibi yaktı. Bir çiçeğin tomurcuklanması bizi deli gibi mutlu etti en basitinden. İnsanların kötülüğü bize hep birkaç beden fazla geldi. Çok çabuk güldük, çok kolay ağladık. Kimse anlamadı. Aslında hep gülümserdi yüzlerimiz, derdimiz basitti; insan olabilmek. Peki bunca çabanın karşılığı ne oldu? Hiç. Elimizde avucumuzda kalanları tek tek topladık seninle. Bıkmadık, ama her durakta biraz daha yorulduğumuzu fark ettik.
İnsanlar gelip geçtiler kalabalıklar halinde. Bize nasıl şaşkın ve hatta nasıl tuhaf bakarlardı. Umursamazdık, çoktan almıştık dersimizi. O yüzden bazen deli dediler arkamızdan ve çoğu zaman hiç dokunamadılar. Geçtik, gittik; hem hayattan hem birbirimizden.
Şimdi başka hayatları yaşamış, başka başka yollardan geçmiş ve hiç inanmayacak kadar yorulmuşuz. Birbirimizi uzaktan görüyoruz ama uzanmaya mecalimiz yok. Sen kendi dünyanda ben kendi dünyamda. Kim bilir, belki yeniden inanacak kadar çocuklaşırız.

Gönül - Feridun Düzağaç

Gönül, aldanır aşka
Aldatır aşkı,
Kirletir, incitir.
Gönül, susuverir bazen
Bir yalnızlık yazar sessiz harflerden

Bana sulhsün, zulüm değil
Gönül bir gülsün, bazen benim gülüm değil

Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül

Gönül, hep aradı durdu
Sonunda imkansızın kıyılarına vurdu
Gönül, hiç usanmadı, hiş uslanmadı
Hep acıtana kondu

Aradığım ne kaldıysa inan buna gönlüm 
dünden de uzakta

Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül

27 Eylül 2015 Pazar

Yaz Biter

Caanım yaz, nasıl da direniyor sırasını savmamak için. Yağmuruyla, insanı ürküten gök gürültüleriyle uyarılarını sertleştirmeye başlayan sonbahara ayak diriyor. Elinde bir tek parlaklığı azalan güneşi kalmış yaz'ın. O da yetmedi mi çaresizce son nem bulutlarını ileri sürüyor üzerimize. Eylül'e güveni tam, Ağustos'un gidişine aldırmıyor. "Nasıl olsa koca bir ay daha var hüküm sürebileceğim" diye düşünüyor. Salına salına dolaşıyor sokaklarda, sahillerde..Ama zalim zaman mevsimlerin göz yaşına bakar mı?  Yavaştan boynu bükülüyor işte. Yaz'la sarmaş dolaş dans eden Eylül'ün son günleri geliyor. Sonbahardan kendini çekse, sırtını sıcak günlere dayasa da Eylül, elinden ne gelir? Ekim koca sesiyle gümbür gümbür geliyor. "Ey yaz güzeli, arka sıraya geç bakalım, sahne benim!" diyor tok tok. Gülümseyerek alıyor sazı eline; bir omzunda serinleten yağmur bulutları, diğer omzunda yaprakları dallardan ayıran rüzgarları, başlıyor çalmaya..Şimdilik kar-kış uzak duruyor ya; kendinden emin, keyifli. Hiç düşünmüyor sırasını savacağı günleri, hükmünün tadını çıkarıyor sonbahar...

26 Eylül 2015 Cumartesi

Kaç Kez?

Bir cümleyi üst üste kaç kez okuyabilirsin?
Sırf sana iyi hissettiriyor diye,
Ya da acısından ders alasın diye
aynı satırları zihnine nasıl kazırsın?
Çocukluğundan basit bir güne;
mesela aynı parka, aynı sahile dönmek için
aynı şarkıyı kaç kez dinleyebilirsin?
Aynı sahneyi yaşamak için
bir durağın önünden kaç kez geçebilirsin?
Aynı öfkeyi yüzüne çarpmak için
bir yumruğu kaç kez yersin göğsüne?
Yorgan altı ağlamalarını ne kadar unutabilirsin?
İlk öpüşmeni hatırlamak için gözlerini kaç kez yumarsın?
Elini ilk kez tuttuğu yerde kaç saat oturabilirsin?
Sevmeyi böyle sarsıcı, böyle derin kaç kere yaşarsın?
Aynı korkuyla aynı cesareti nasıl bulabilirsin?
Ana baba kucağının hasretini kaç yaşına kadar hissedersin?
Mide ağrıların ne kadar yakar içini?
Kalbin bunca hızlı çarpmaya ne kadar dayanabilir?
Çok sordum biliyorum,
Uslanmaz bir merak bendeki..
Sen bak keyfine,
Dön arkanı, yum gözlerini
hatta kapat kulaklarını,
Kollarını uzatma kimseye..
Tekrar tekrar tekrar...


22 Eylül 2015 Salı

Çocuklardan Başlayalım

Mutsuzluk, hoşgörüsüzlük ve öfke çığ gibi büyürken kimse dönüp çocuklara bakmıyor. Oysa her şeyin başlangıcı onlar değil mi? Hayatın kaynağı, geleceğin sahipleri çocuklar. Mutsuzluk da onlardan başlıyor aslında. Mutsuz çocukluk genellikle mutsuz yetişkinliğe sürükler insanları. Bu durumda dünyayı güzelleştirmenin başlangıcı çocukları mutlu etmekten geçiyor. 
Çocuklar sertliği çok iyi anlarlar ve algılarlar. Hoyratlığı kolayca hissederler ama anlam veremezler. Kendince bahaneler bulsalar bile üretebildikleri tüm sebepler kendilerinden kaynaklıdır. Suçu hep kendilerinde arar ve ne yapar eder bulurlar. Öfkeleri sessiz sessiz birikir. Kırgınlıklarını besler, büyütür; fidan gibi bakarlar ona. Buna bağlı olarak "sevilmek" zorlaşır, "güvenmek" arkasına bakmadan uzaklaşır. Kendilerinden, sizden ve ömür boyu onları sevenlerden şüphe ederler. Her an olmasa da genele baktığımızda çocuklara yumuşak tepkiler vermelisiniz. Sevginizi ise hem manen ve madden göstermelisiniz. Çocuktur nihayetinde; sevgiyi taşırın üzerinizden, onlar kana kana içerler. Sevildiğini gözleriyle görmezlerse, dokunuşlarınızda hissetmezlerse, kulaklarıyla duymazlarsa; hamurları bozulur, şekilsizleşir. Çocuk ruhu ne menem şey. Sözcüklerinizi zihinlerine kazır, bakışlarınızı bir film gibi başa alıp seyreder ama asla unutmaz. Çocuktur ya; ummadığınız bir kıpırtıdan etkilenirler. Hem de öyle bir etkilenirler ki izlerini bir ömür ruhlarında taşır. Tüm yaşamlarını, kişiliklerini ve ilişkilerini etkileyebilirsiniz bilmeden. Sizin istemeden hatta fark etmeden söyledikleriniz, sesinizin tonu, beden diliniz çocuklarda derin yaralar açar. Gizli gizli taşırlar yaralarını, hissettirmezler. Belki kendileri bile çok uzun zaman fark etmezler. Yapmayın; hayat sevgi cimriliği için çok acımasız. Çekinmeden sevin! Önce çocuklarınızı..En çok çocuklarınızı, tabi önce kendinizi. Belki dünya yeniden güzelleşir, kim bilir.

21 Eylül 2015 Pazartesi

Yokluğunda-Leyla The Band

Kaybet bu öfkeni,
İçinde sakladığın.
Terk et o derdini,
Benden almadığın.
Sabret sonu aynı değil!
Söylüyorum.
Dinle, rüyaların her gün aynı,
Olmayacak!
Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin,
Gitme! Kaybedince daha çok seveceksin
Biliyorum, hiç bir anlamı yok:
Yokluğunda, yokluğunda, yokluğunda...

20 Eylül 2015 Pazar

Haydi

Haydi,
sırtımızdaki bıçak izlerini 
gösterelim birbirimize?
Ne dersin?
Yaralarımızı yarıştırmak için değil asla; 
benzer izleri taşıdığımızı görebilmek için,
birbirimizi daha iyi anlamak için.
Yaralar eski, 
yaralar derin,
yaralar sonsuz..
Biliyorum iyileştiremeyiz onları,
hatta dokunamayız bile.
Ne damlayan kanı, 
ne canımızdan giden canı,
ne de akıp gitmiş göz yaşlarını geri alabiliriz.
Ama bakar bakar gülümseriz,ne dersin?
Belki sen koşarken düştün
bense duvarlar arasında durduğum yerde.
Belki sen inanarak yaralandın 
bense korkarak?
Belki sen umudu kestin
bense hala aynı hevesin peşinde..
Olsun varsın, 
korkmak sana bana göre değil.
Haydi göster sırtındaki izleri,
izin ver ben de sana göstereyim..

Hayret

Hala şaşırıyorum..Geçtiğim yollara, birlikte yürüdüklerime, yaşanmışlıklara rağmen hayretim hiç bitmiyor. Bir çocuk şaşkınlığı var içimden atamadığım. Hayretim en çok insanlığa...İnsan ne zalim ne yıkıcı varlık. Ve beni en çok şaşırtan, bunca duygusallığı barındıran varlığın bu kadar zalim olabilmesi aslında. Zalimliğin zavallılığına eşit insan ırkı!! Nasıl üstesinden gelebiliyorsun emeksizliğin, sevgisizliğin..
Yalnızlıkları kabullenmek yerine nasıl etrafındaki kuru kalabalıklarla oradan oraya sürükleniyorsun. Hadi bunları geçelim; nasıl oluyor da bir kere bağ kurabildiğin, bir kere kalbine alabildiğin insana yabancı biri gibi bakabiliyorsun? Senin bağ kurmaktan anladığın incecik pamuktan ipliklerle tutunmak mı? Senin sevmekten anladığın bugün tanıştığınız birine yarın "canım" diyebilmek mi? Yoksa sevmekten anladığın; kolayca arkanızı dönmek, hiç hissetmemiş gibi davranmak mı? Severken-sevilirken verdiğin emeklere yazık değil mi? En azından saygıyı hak etmiyor mu geçmiş duyguların? Peki hiç mi kopmayacak halatlarla bağlanmadın birilerine? Hiç mi gözünü karartmadın birileri için? Hiç mi korkmadın sevginin büyüklüğünden, arsızlığından ? Kaybetmeyi aklına getirip hiç mi için titremedi insan ırkı?
Basitliğin nasıl bu kadar normalleşti? Peki söyler misin, sen ömrüne kaç gerçek sevgi sığdırdın? O ömür boşa mı geçti yoksa? Bunca vakit sevgilerini ayırmadan, sınıflandırmadan, kalıplara koymadan yaşamayı neden öğrenemedin? Neden yaşayamadığın duyguları başkalarında görünce korktun? Neden ulaşamadığın yakınlıklara çirkin isimler takarak alay ettin? Neden yargıladın, yaftaladın? Bu kadar mı ürktün buz gibi kesilmekten, hissedememekten? Bu kadar mı acıdı için eksikliğinden? Bu kadar mı sevilmedin yoksa..Sevginin sevdaya, sevdanın sevgiye dönüşebildiği bir hayat size bu kadar mı imkansız göründü? Bundan mıdır hoyratlığın, bundan mıdır öfken ey insan?
Hayret ediyorum insan ırkı; zavallılığın beni şaşırtmaya devam edecek biliyorum. Çünkü ben, anlamamaya direndikçe ayakta kalacağımı biliyorum. Sense "neden, ne uğruna" yaşadığını bile farkedemeden kaybolup gideceksin. Hiç bir ruha dokunamadan, iz bırakamadan, isimsizce sevemeden-sevilemeden yok olacaksın..  

17 Eylül 2015 Perşembe

Eskiyen Bir Sabahtan

Kısa Öykü

"Pazar sabahı için çok erken bir saatti, elimi kolumu sallayarak inmiştim sahile. Kadıköy'ün denize varan sokaklarından biriydi, hatırlamıyorum. Henüz ilk vapur yanaşmamıştı. Kediler miskin miskin uyuyadursunlar, sokak köpekleri yine aynı "işe gidiyorum ben" ciddiyetiyle dolaşıyorlardı. Simit almak istedim, etrafıma bakındım; simitçiler bile tezgahlarını kurmamışlar. Gün bütün tazeliğiyle gözümün önünde cilve yapıyordu sanki. 
O sabah oraya ilk vapuru beklemeye gitmiştim. Vapurun karşı kıyıdan taşıdığı kalabalıktan önce ıssızlığın tadını çıkarmak istedim. Bir bankta oturdum, ilk bahar en güzel bir banktan seyrediliyordu o sabah. İçimdeki anlamsız huzuru ve mutluluğu çok belirgin hatırlıyorum. Dünyanın en güzel sabahında dünyanın en güzel denizine bakıyordum sanki. Gençtim çok, kim bilir belki çocuktum. Saflığım yanaklarımda kendini ele veriyordu. Çocuktum henüz; hayata ve insanlara karşı hazırlıksız, savunmasızdım. İçimde beni iten müthiş bir güçle, kendimi dünyanın kucağına atmıştım o günlerde. Odamdan çıkmadan geçirdiğim bütün yalnız günlerime inat sokaklardaydım işte. İçimdeki dünyayla dışarıdaki dünyayı karşı karşıya getirmeye cesaret etmiştim sonunda. Yepyeni bir hayatın ilk günleriydi. Yaşamayı kılcal damarlarımda hissetmeyi öğreniyordum. Sevmeyi, sevilmeyi, emek vermeyi tanıyordum. Önümde ardına kadar açılan kapı beni başka bir diyara sürekleyecekti, haberim yoktu. Hayat beni en hassas yerlerimden sınayacak ve çocuklukla yetişkinliğin sınır çizgisi olacaktı hissettiklerim. Başıma gelecekleri bilmesem de bedenimin kendince verdiği tepkilerle uyarısı çok açıktı. "Arkana bakmadan kaç" dedikçe beden, ruh ayak diriyor "sen ne dersen de yaşayacağım" diyordu. Ruhla beden kavga ede dursun her zamanki gibi olan kalbe olmuştu. O bahar günü kendisini düşünmeden sokaklara atan kalp bir daha eve hiç dönemedi."

9 Eylül 2015 Çarşamba

Madem

Madem 
güzel kelimeler işitmeye bu kadar açsın,
bunca inançsızlık niye?
Madem inanmayacaksın 
bu telaşın niye?
Hesaplar birbirine karıştı madem,
al kalemi defteri 
matematiğe yeniden başla.
Anımsadığın yegane denklemi kur;
iki çarpı iki eşittir dört!
Sonra tut rakamları yavaşça
bırak yerlerine.
Rakamları sevmezsin sen,
kelimelerine, cümlelerine geri dön ;
senin zehrin de panzehirin de onlar.
Bırak rakamları, denklemleri başkalarına.
Sen yine aynı hesapsız,
aynı sevinçle..

6 Eylül 2015 Pazar

Ah Kalbi

Ah kalbi;
yüzündeki çizgilerden intikam alan
çocuk kalbi, bir gün aniden
etrafındaki duvarları farketti.
Gözleri yeni açılmış bir ămă kadar şaşkındı.
Ne zaman bu kadar yükselmişti bu duvarlar?
Ah kalbi;
ayak uçlarında yükselse de nafile,
göz gözü görmeyen dumanların arasında
bir de bu zalim duvar, 
iyice imkansızdı ardını görmek..
Merdiven istemek için etrafına bakındı
ama kimseyi bulamadı, hay aksi...
Duvarın bu tarafında kimse yoktu ki.
Seslendi elini uzatan olur diye,cevap alamadı..
Sonunda belli belirsiz bir çocuk sesi duydu;
"Buradayım hadi al beni yanına ne olursun" 
diyordu çocuk.
"Kimsin sen" diye sordu, cevap alamadı. 
Bu sessizliğin karşısında merakı da artmıştı,
onu görmek istedi.
Peki şimdi nasıl ulaşacak kalbinin dışına?
Ah kalbi,
dilinden sakındığını parlak gözleriyle ele verirdi, 
bilmezdi hiç. 
Biri gözlerine fazlaca baksa 
hemen ciddiyetsiz bir tavır takınır, alay ederdi.
Bundan mıydı duvarın bu tarafında 
uzanacak kimsenin olmayışı? 
İstemeyişinden mi?
İstese o güzelliği paylaşacak nicelerini bulurdu yanıbaşında..
Ah kalbi, aniden anladı;
ruhunu karıştıran onlarca çelişki
duvarlarını yükseltiyordu.
Bir çatlak olsa,
bir damla su sızsa kendinden tarafa,
onu öldürmesinden korkuyordu.
Haksız da sayılmazdı aslında,
Yüzlerce kez yaralanmış,
onlarca kez ölmüştü daha önce...
Küllerinden son kez doğduğunda
kendisi dışında ne varsa her seyi mühürlemişti.
Ama artık canına tak etmişti.
Her neyse korktuğu, göze alacaktı.
Kararttı parlak gözlerini,
"Yıkmalı bu duvarları" dedi.
Daha bunu aklından geçirdiği an indi tüm duvarlar..
Gürültüsüz yok olmuşlardı..
Ah kalbi..
Derin bir nefes çekti içine,
duvarın dibinde onu bekleyen çocuğu gördü.
Toz, duman biraz da tuğla arasında kalmıştı çocuk.
Ellerini daldırıp çıkardı çocuğu, kucağına aldı,
Kalbine taşıdı, sıcak bir döşeğe uzattı sakince...
Yaralarını sardı, ona hikayeler anlattı, şarkılar söyledi...
Çocuk uyanmıyor ama sık sık sayıklıyor, 
Ara ara da uykusunda ağlıyordu.
Günler geçti...
Cocuğun uyanması için başında beklerken, 
kendisi uyuyakaldı.
Kaç zaman geçti bilinmez;
Belki haftalar belki aylar;
çocuğun parmak uçlarını hissetti yüzünde.
Ardından "Teşekkür ederim" diyen sesini duydu, gülümsedi.
"Ben sana teşekkür ederim çocuk" dedi,
"Artık özgürüm"..
Ah kalbi...
Ah kalbim..

5 Eylül 2015 Cumartesi

Basitin Güzelliği

Hayatın üzerine çok düşünülen çok yazılıp çizilen anlamı, basit ayrıntılarda bizi bekliyor. Bazen sinsi sinsi gizleniyor ve ne yaparsak  yapalım görünmüyorlar. Bazen de bizimle alay edercesine öyle yerlerde ortaya çıkıyorlar ki, hayıflansak mı mutlu mu olsak bilemiyoruz.
Hızlı ve hoşgörüsüz şehir yaşamı, bütün bu ayrıntıları ıskalamamıza sebep oluyor. Oysa her şey öyle basit ki..Ve aslında basitlik en güzel armağan.. Biz zavallı yorgun kent insanları, negatif enerjilerle o kadar sarmalanmışız ki, insanlık görünce şaşalıyor, inanamıyor ve fena halde üzerimize alınıyoruz. "Sevgidir" bu diyoruz..Bize özel zannettiklerimiz aslında olması gereken gerçek bir insanlığın yansımasından ibaret. İnsanlığın nasıl olması gerektiğini unutmuşuz ya hayretimiz hep bundan.
Peki hayatın tüm zorluklarına ve yalnızlıklara rağmen insanlığından en ufacık bir parça kaybetmemiş; saç diplerinden ayak parmaklarına kadar özenden oluşan birini kalbine almamak mümkün mü? Bir daha eşini benzerini bulamayacaksak hele?? Sevmemek mümkün mü?Güzelliği karşısında şapşallaşmamak mümkün mü? Değil elbet, tek yapabileceğin kendini bırakmak ve iyisiyle kötüsüyle tadını çıkarmak. İçini acıtan sevgi olsun yeter ki, çok şanslı say kendini;çünkü sana kattıkları da kat be kat büyük olacaktır. Hayatın sana en güzel süprizidir; umut verir..Hiç bir şey için olmasa da kendin için umut olur.
Hayat çok basit. Onu zorlaştıran hep biziz maalesef. Hepimiz de bunun farkındayız ama sıradanlıktan ve yapaylıktan yakamızı kurtaramıyoruz. Düşünsene; birine hiç sebepsiz yere gülümsemeyeceksek neden yaşıyoruz? Birine adam akıllı sarılamayacaksak, parmakuçlarımızla dokunmayacaksak, hüzünlenince göz yaşlarımızı paylaşamayacaksak, korkmadan şakalaşamayacaksak, birbirimizi dibine kadar düşünmeyeceksek neden dünyanın çilesini çekiyoruz? Bunlar en basit ihtiyaçlarımız...Dünya kötü bir gezegen olmaya başladığından beridir, bizi tüm bunları itiraf etmekten alıkoyuyor sadece. Kötüleşen dünyanın içi kararan insanları, bu duygulara arkasını döndükçe çözümsüzlük sürecek. Sadece eğer şanslıysak "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey"...


2 Eylül 2015 Çarşamba

Kıyıda

Bugün iş yerinde elektrikler kesildi. Neredeyse tüm günü güneşi dolu dolu içeri alan dört duvar arasında klimasız geçirdik. Sıcaktan bunaldık, rahat çalışamadık, şikayet edip durduk..Sonra sosyal medya sayesinde, bir fotoğraf gördüm. Bodrum'da cansız bedeni kıyıya vurmuş mülteci bir çocuğun fotoğrafı. İsmi Aylan,henüz 3 yaşında. Ülkesinden kilometrelerce uzakta bir deniz kıyısında bulundu. Normal şartlarda bu tür fotoğraflardan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışırken, bu kez uzun uzun baktım. Beş dakika önce şikayet ettiğimiz hayatı düşündüm ve bir kez daha utandım. Kızımdan daha küçük bir çocuk, kim bilir nasıl bir korkuyla, derin denizlerde boğulmuş. Ne uğruna bunca insan ölümle burun buruna gelme pahasına evlerinden kaçmışlardı? Hangi din! Hangi devlet! Hangi güç! uğruna? Para mı? Hırs mı? İktidar mı?...Yüzüstü uzanmış, sanki beş dakika önce, kumlarda oynuyormuş da uyuyakalmış gibi..Minik kolları iki yanında, parmakları açık..Kimisi bu fotoğrafın paylaşılmasından yana, kimi ise zehir zemberek karşı çıkıyor. Oysa ki; bazen rahatımız kaçmalı, hatta üzüntüden ölecek gibi olmalıyız ve uzun uzun bakmalıyız. Kıyıya vuran o ufaklığın bedeni değil; kıyıya vuran ve ölen insanlık, dünya, inandığımız her şey. Bu dünyanın bütün anlamı, yaşamın bütün anlamı bugün Bodrum sahilinde kıyıya vurdu; kıpırtısız, buz gibi. Bizlerse elimiz kolumuz bağlı, sadece "ah vah" diyebiliyoruz. Kendimizi annesinin yerine koyuyoruz, ülkelere ağız dolusu küfürler ediyoruz ve biraz cesaretli olanlarımız Allah'a isyan ediyor. Sonra yine hayatlarımız devam ediyor. Bu berbatlığın tek çözümü: kıyamet için; insanoğlu, her gün dua edecek hale gelene kadar sürecek bu lanet.
Biz yine çok değerli yaşamlarımızda, ufacık olaylara üzülüp kahrolacağız. Rahatımız kaçınca şikayet edeceğiz. Birileri birilerine şuursuzca oy verecek, birileri oy vermeye bile üşenecek, bir başkası para kazanmak uğruna, ülkeyi yiyip bitiren şeytana ruhunu satacak, silahlar satılacak, din kullanılacak, bilmek istemeyen bilmeyecek, duymak istemeyen duymayacak, çoğunluk cahilliğini kalkan edecek ve dünyanın en dindar, en fakir ülkelerinde yine çocuklar kıyıya vuracak. Dünyayı ve insanları bu hale getiren ne olabilir sizce? Ya Tanrı; bizden umudunu kesip, kendine başka dünyalar yarattı ya da kıyamet çoktan koptu, bizse ağır ağır o kıyameti yaşamaktayız. Affet çocuk!

25 Ağustos 2015 Salı

Veda

"Veda" orada ayak uçlarında bekliyor
Görüyorsun ama yakalamak için gayretin gerekli. 
Yere uzanmışsın boylu boyunca, 
dizlerini kırman yasaklanmış. 
Tek bir kural var;
elinin parmak uçlarıyla uzanmalısın ayaklarına. 
Isınmamış bedenin zorlanıyor
Pes etmek yok, "ha gayret" diye diye uzanacaksın. 
Veda etmelisin artık, 
ne kaldıysa kabuk bağlayan bırakmalısın o eski durakta..
Biliyorum bu sancılar boşa değil, 
uykularından uyanıp sessizce ağlamaların boşa değil;
ruhundan başa bir ruh doğuruyorsun. 
Ha gayret, uzanacaksın.. 
Veda ettiğin, vazgeçtiğin "sen" olmayacaksın korkma. 
Vazgeçtiğin;
sana yük olan her kelime, her sokak, her insan ile
biraz daha hızlı koşacaksın..
Tazelik yüzündeki gülümsemeyi kalbine bulaştıracak.. 
Sonrası geride bırakmanın huzuru... 
Yaralara tutunarak yaşamak bitsin artık. 
Bırak seni besleyen onlar olmasın. 
Kendi yolunu kendin yürüyorsun madem,
madem içinden gelmiyor kimseye anlatmak, 
boş ver artık. 
Bırak sana kalsın hissettiğin kocaman kocaman duygular..
Zorlama artık hiç bir şeyi..
Derin bir nefes al; 
o nefese uyum sağlamayan her bir görüntü tuzla buz olsun. 
Vazgeç ve vedaya uzan, 
dokun ayak uçlarına.. 

23 Ağustos 2015 Pazar

Marifetti Büyümek

18 yaşımızı iple çeken çocuklardık biz. Deli divane reşit olmak istedik. Ehliyet alma hayallerimizin sebebi sırf o yetişkinliğe ulaşma hevesindendi, arabamız yoktu yani kapıda bekleyen. Üniversiteye girince daha bir adam olacaktık; evden ayrılıp şehir dışı okulları tercih edenlerin hayali de büyümek hevesiydi. Bir an önce adam olmak istedik yana yakıla. Ergenliğimiz yaşımızı büyültmekle geçti. Yaşımızdan büyük düşünüp konuşmak, boyumuzu aşan duyguları taşımak bizi mutlu etti. Çok acelemiz vardı büyümek için. Aslında büyüklerimiz hep haklıydı. Ne çocuk olmanın ne de ilk gençliğin tadını fark edemedik o yıllarda. Zalim zaman geçti gitti. Sonunda büyüdük. Büyük klişe gerçek olmuştu işte; büyümemizle birlikte dünyanın kirlendiğini anladık. Dostluklar, aşklar, mücadeleler, insan olma ahlakına dair ne varsa başkalaşmış, tuhaflaşmıştı. Öyle hızlı değişiyordu ki her şey aslında yetişkinliğin ne denli hızlı geçtiğini anlamıyorduk bile. Değişen dünyayı hayretle seyrediyorduk sadece. Duyduğumuz cümleler, aldığımız tepkiler soluğumuzu acıtıyordu. "Asla görmem, asla duymam" zannettiklerimiz tokat gibi yüzümüze çarpıyordu. Ve işin kötüsü alışmaya başlıyorduk bu duruma. Şaşırmıyorduk başımıza gelenlere, gidenlere, arkasını dönenlere, emeklerimizi hiçe sayanlara. Hayat denilen şey bizi hiç çalışmadığımız yerlerden sınıyordu. Masumiyetimizi korumaya çalıştıkça zalimliği öğrenenler tarafından hacemat ediliyorduk. Kolay pes etmek olmazdı ama; umudun, sevginin, güzel olan her şeyin peşinden koşturduk durduk. İnandıklarımız gün be gün azalırken, arkadaşlığın tanışlığa, dostluğun arkadaşlığa dönüştüğü çağımızda bizi anlayan birine rastladığımızda deli gibi bağlandık durduk. Korkularımız hiç azalmadı, giderek daha çok ürkmeye başladık sevmekten, sevdiklerimizden. Yaralarımızı saklamaya çalıştıkça kendi sivri köşelerimizle yeniden kanattık aslında. Yorulduk, dinlendik, bıkmadan koşturduk...Dünyamız kirlendikçe kirlendi; anladık ki artık büyüdük, adam olduk işte. Paylaşmanın gereksizliği, konuşup derdini anlatmanın anlamsızlığına alışır olduk. Kendi içimize dönmenin zamanı gelmişti. Sessizliği tercih etmeye başladık. Herkesin zamanla sıradanlaşabildiğini zehir acısıyla tattık. Anladık ki büyümek öyle lanetli bir şey ki; içimizdeki sessiz kırgınlıkların sıradanlaşmaya başlamasına üzülsek mi sevinsek mi bilemedik. Böyle böyle bir baktık ki; çocukluğa hasret duymaya başlamışız..Azıcık ilgiye, şefkate deli olmaya başlamışız. 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Sosyal Medya

Hayatlarımız sosyal medyada paylaştığımız kadar yolunda mı? O kadar gülüyor o kadar mı eğleniyoruz? Yoksa hepsi bir film fragmanı gibi asıl gerçekleri gizliyor mu? Tabi ki kimse o kadar neşeli değil. Paylaştığınız anlar en güzel anlar belki ama o kareler çekilmeden hemen önce canınız bir şeye sıkkındı. Tıpkı kızımın "poz verir misin" dediğimde ağlayan suratını aniden gülen surata çevirmesi gibi. Paylaşımlarınız gizlenmiş yüzlerimiz, saklanmış hayatlarımıza ait. Telefon ekranları göründükleri gibi ince değil aslında. Tam tersi sur duvarları kadar kalın. Ardını kimsecikler göremiyor ve veya görmek istemiyor. Kimse mutsuz surat görmek istemez çünkü. Ama öte yandan hepimiz yapay insanlara, rolünü ezberlemiş aktör ve aktrislere benzemiyor muyuz? Ne yaşasak paylaşır olduk, kabul edelim. Bunu yapmaktan hoşlanmakla bunu yapmayı görev haline getirmek arasındaki ince çizgiyi ne ara geçtik de fark etmedik? Kalem defter, kitap, fotoğraf makinesi, karşımızdaki insanın gözlerine bakarak konuşmak ve dinlemek gibi güzellikleri ne zaman ikinci plana atmaya başladık. Nasıl bu kadar yalnızlaşmayı göze aldık? İyi yönleri elbet var; hayatımızı kolaylaştıran bir çok şeye sebep oluyorlar belki ama iyi yönlerini yaşayıp bizi yalnızlaştıran, kendimize kapatan ama aynı anda manevi değil görsel paylaşımlara iten özelliklerini kontrol altına almalıyız. Ben dahil, hepimiz. Belki kimse bu kadarını bilmemeli.

16 Ağustos 2015 Pazar

Akışına Bırak

İnsan ne yaparsa yapsın sonuç her zaman hayatın kararıdır. İster çabala, tırmala,konuş-sus; ister kır, yık, paramparça et; her ne yaparsan yap; hayat bir yolunu bulacaktır. O yüzden akışına bırak gitsin; su bulur yolunu, kendiliğinden. Bazen sayfalarca yazarak anlatamayacağını bir bakış anlatır. Bazen bir fotoğraf veya içinizi ısıtan birinin bir duruşu. Küçücük bir hareketi bazen ne kitaplarda okuyabilirsin ne yazmakla üretebilirsin. Şarkılar, filmler, sokaklar bile yetmez olur. Olamaz mı? Hayat yine bildiği yoldan alay ediyordur seninle. Kendince "çabanı görüyor ve sana gülüyorum" diyordur. Gülsün ne yapalım. Ona uyum sağlamaktan başka çare yok. Daha fazla sözcük kullanmaya da gerek yok aslında. Bırakayım bu kez içimden geçenleri aşağıdaki muhteşem fotoğraflar anlatsın. Herkese iyi pazarlar. 

14 Ağustos 2015 Cuma

Çocuk

Ah çocuk
Neden bu kaçışın?
Neden büyümek istemiyorsun?
Madem direniyorsun inatla,
koy cebine çocukluğunu

şevkatini sen uzat ona parmak uçlarınla;
kimseden bekleme.
Sakın ha çocuk,
Küsme kendine, uzak uzak bakma öyle
ardında bıraktığın başkaları olsun.
Yapma çocuk,
hep aynı hatayı sil baştan yapma,

Dersini almadın mı hala?
Aceleden pul pul dökülmüşsün bak,
zamanla barış artık 

avuçlarını bu kadar açma..
Uyurken küçülen çocuk suratı gibi
sancıların küçülüyor,
daha çok uyu, bölme uykularını..
Süt liman bırak her şeyi
dalgaların sebebi olma,
bırak herkesi,her şeyi kendi yoluna..
Güzel çocuk,

kanatma içini sakın, üzülme!
Hayat senin bildiğinden daha kısa,
bol bol gülümse,
asla içini soğutma,
ne duyarsan duy, ne görürsen gör
sevginin neşesinden vazgeçme,
kalbinden asla!

7 Ağustos 2015 Cuma

Zirve

Kendi kendime kurduğum dialogları bilsen 
delirmiş dersin,
sanki sen delirmemişsin gibi..
oysa benim deliliğimin ilk günlerine şahitsin,
unuttun belki.
seneler seni fena değiştirdi biliyorum..
yüzün saç diplerinden aşağı yer çekimine yenik
bakışların biraz daha anlamış
avuçların soğuk.
renkleri bin şehirden toplasan da boşa..
gözlerindeki renkler solgun.
benden çok sen pişmansın geçen zamana.
evet belki ben kendi kendime konuşuyorum
ama sen kendine kuracak cümle bulamıyorsun.
biliyor musun, bir sabah uyandığımda
sokaktan geçip giden sıradan bir insana dönüştün,
öyle ani oldu ki bu, 
hayret etmeye fırsat bulamadım.
bak gördün mü?
benim hayatımda bile böyle bir dönüşüm içindesin..
artık bendeki varlığın, 
anılara kalıyor sadece..
senin için fark etmez zannetsen de
bu bir yalnızlık zirvesi
büyük ödül senin, 
büyük ödül sensin.
tebrikler.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Beş Kardeş Bitmedi "Yoo"

Laf olsun diye değil ama sahiden hiç televizyon izlemez olmuştum. İzlediklerimden de keyif alamıyordum. En çok ilgimi çeken dizi 2. bölümden çekilmez hale geliyordu. Bir daha içimi ısıtacak; basit insanları anlatan, basit mahallelerde-basit evlerde geçen dizilerden olmaz diyordum ki..."Beş Kardeş" diye bir dizi başlayıverdi. İnsana Süper Baba'yı, Yeditepe İstanbul'u, Leyla ile Mecnun'u ve hatta İkinci Bahar'ı anımsatan ve yine en az o kadar unutulmayacak bir dizi gelmişti işte. Onur Ünlü yine tam kalbimizden vurmuştu. Hikaye de karakterler de parmakla gösterilecek kadar naif ve özenliydi. "Sevgi" denilen sahipsiz duyguyu ellerinizle tutabilecek kadar görüyordunuz izlerken.Duyarlı, birbirine bağlı, her biri farklı ama birbirlerine sımsıkı sarılmış , hayatın acı taraflarını bile mizahla karşılayan "beş kardeşi" çok sevdik. Üstelik çok insan sevdi. İzlerken dünyanın zalimliği unuttuk birlikte. Replikleri yazdık çizdik, onlar gibi baktık onlar gibi düşündük. Ama tabi ki sahteliğin moda olduğu günümüzde belki bu yüzden, belki cesur duruşu ve iktidara verdiği tepkiler yüzünden tutunamadı ve bitti gitti. Kızdık, isyan ettik ama bitti işte. Varsın anlamayan anlamasın, ama kendi adıma tekrar tekrar izleyeceğime ve seneler sonra gülümseyerek hatırlayacağıma eminim. Hikayedeki her karakter sağlamdı ve kendine has bir havası vardı. Biri çıksa dizi eksik olurdu yani.Tam yerli yerinde işlenmiş karakterler kendi dünyalarını çok iyi yansıtıyorlardı. Ama benim favorim "Nazım"dı. 
Solcu, "Nazım Hikmet" hayranı, gazeteci Nazım'ı evden biriymiş gibi benimsedim. Böyle naif, incelikli ama bir o kadar şapşal bir karakter görmeyeli çok olmuştu. Dizide bir sahnede, bir gün öncesini anımsadıklarında; Nazım'ın koşarak kendisine gitmek istemesini, "benim onunla konuşmam lazım" deyişini düşündükçe hem gülüyorum hem içim eziliyor sanki. Bunun dışında izleyen herkesin sevdiği "Yoo" tepkisi benim için gereğinden fazla anlamlı hale geldi mesela. Olur olmadık yerde kullandığı "yoo" bana yeni bir bakış açısı oldu sanki. Her duruma iyi geldiğini fark ettim. Dış dünyanızda size ne derlerse desinler "yoo" de geç git. Ve veya bir şeye canın mı sıkıldı, üzüldün mü, kendi kendine de "yoo" de, ferahla. Anlatacak, örneklendirecek çok cümlesi çok sahnesi var ama olan yine bize oldu. Sığınacak güzel ne varsa elimizden alınmıyor mu bu ülkede?Akşam evde otururken bile mutlu olmamız fazla geliyor birilerine. Biz de ardından çaresiz kalıyoruz. Onur Ünlü ve hikayelerine ihtiyacımız var. Ah bir alternatif kanalımız olsa da kimse dokunamasa sevdiğimiz mahalle dizilerine..
"Kardeş olmak birbirine benzemek değil, birlik olmak, beraber olmak, aynı şeylere üzülüp, aynı şeylere gülmektir, biri yere düştüğünde onun koluna girip kaldırmaktır ve en önemlisi ise SARILMAKTIR!"

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Doğa ile Yaşamak


Tatile giderken kendime bir iyilik yapıp sosyal medyayı tamamen sildim telefonumdan. Dış dünyadan olabildiğince uzak olmak iyi gelir diye düşündüm. İç sesimi özlemiştim, kendimi özlemiştim. Şehir sesi, insan sesini bir kenara bıraktım, e-mail veya mesaj sesi bile duymak istemedim. Seneler sonra ilk kez iş maillerine bakmadan bir hafta geçireceğime söz dair kendime söz verdim. Dediğimi de yaptım sahiden. Sekiz gün tamamen kendimle, cümlelerimle ve ailemle doğa içinde kaldım. Çok dinlendim, çok güldüm, az umursadım. Sivri biber, domates, maydanoz topladım. Toplarken bitkileri incitmemeye gayret ettim,tomurcuklarına dokunmadan mahsulü almak gibi çok basit ama ruhuma iyi gelen şeyler yaptım. Anneannemi anımsatan fesleğenleri kokladım her gün. Hiç ses duymuyor gibi oldum zaman zaman...Seslerin hepsini geride bıraktım. 
Denizde veya durgun mavi suda saatler geçirdim.Yüzdüm, durdum, yüzdüm durdum. Yorulduysam içinde dinlendim..Suyun içindeyken de sırt üstü uzanıp suyun o tuhaf sesini dinledim. Çıt çıt çıt. Güneşi üzerime çektim hiç çekinmeden. İçimin acıdığını hissettiğim anlar oldu, sert ve hızlı kulaçlar attım rahatladım. Su ve iyileştirici etkisi işte. Su ve dinlendirici etkisi..Daha ilk akşamdan omuzlarımın suratımın kızardığını fark ettim. Çillerim selamladılar beni her yaz olduğu gibi.
Ağustos böcekleriyle yusufçuk ( guguk ) kuşunu dinledim en çok. Böceklerin senfonisi bir duruldu bir şiddetlendi. Arada aynı anda susup soluklandılar ama bir süre sonra aynı anda gene başladılar. Onların uyumuna hep hayran kaldım. Hayvanlar da bitkiler de müthiş bir uyum içindeler aslında. Biz insanlar kadar dengeleri şaşmıyor. Guguk kuşu ortaya çıksa da görsem dedim ama çıkmadı kerata. Daha önce hiç sesini duymadığım kuşları duydum. Çeşit çeşit böcek gördüm ve onlardan korkmamayı bu yaşımda öğrendim. Hele ki gece vakti havuzda bulduğumuz gözleri fosforlu yeşil minicik böceğe inanamadım. Neredeyse "uzaylı" denecek kadar tuhaftı. Aslında tüm bu hayvanların ve bitkilerin evine hayat kurmuşuz. Evlerinde misafiriz, bir kez daha anladım. 

Hep yalın ayak gezdim bahçede. Nasıl bir gerginlikle geldiysem ayaklarımı çimlerden topraktan ayıramadım.  Araba sesi, korna sesi hiç duymadan geçirdim çoğu günü.. Bu satırları çimenlerin üzerinde uzanarak yazıyorum mesela. İki saattir kalkmadım yerimden. Böcekler yine cır cır susmuyorlar. Aralarında bir tane anarşik var ki o hep en son susuyor :)) Yine ağaçlara bakmaya doyamıyorum. Müzik sesine bile tahammülüm yok. Yerimden kalkasım yok. Bu, benim gibi yerinde duramayan biri için hayli tuhaf. Uzanıp göğe baktığımda çam ağaçları arasından geçip giden uçaklara baktım sık sık.İnsanlar hiç anlamadığım kalabalık otel tatillerine gelip gidiyorlardı, bense onlara bir hamaktan gülümsedim.

Babamın emek emek bir hayalden gerçek kıldığı bu ev, bu bahçe nefes oldu hepimize. İçinden çıkmak istemeyeceğimiz bir mucize gibi. Denize girmek dışında şehre gitmeye hiç isteğim yok. Denize kavuşmak ise hep bambaşka bir ritüeldir benim için. Öperek karşılar öperek veda ederim. Üzerimde tuzlu suyla oturmayı severim. İyot kokusunu çok çok severim. Kızım Deniz'e gelince; bu yaz onunla daha çok paylaştık tatili. Hemen hemen her anı birlikte yaşadık, birlikte tadını çıkardık. O'nun ne kadar büyüdüğünü buradaki yaşamda bir kez daha gördüm. O kadar bilinçlenmiş ki, korkuları da bu yüzden çoğaldı muhtemelen. Önceleri yalnız yüzmek istemedi sonra alıştı. Bahçeli evin keyfini sonuna kadar çıkarıyor küçük canavarım. Bitkilerle ve hayvanlarla bu kadar ilgilenmesi beni şaşırtıyor ama çok mutlu ediyor. İlgisi ve çıkardığı keyif çok sahici. Umarım böyle devam eder.. Onun doğduğundan beri gördüklerini ben bu yaşlarımda tanıyorum. Minicik karpuz, dalında belirginleşmeye başlayan incir, nar ve cevizleri görüyorum ve güzelliklerine hayret ediyorum. Bazıları ne kadar hızlı büyüyorlar inanmıyorum.

Tabi tüm bunların yanında ailecek birlikte zaman geçirmek paha biçilemezdi, hepimiz için. Annemle babamın çocukları ve torunlarıyla birlikte olmaktan nasıl mutlu olduğunu gördük ve bu da ayrı bir keyif verdi elbet.
Günler hızla geçti ve tatilin sonuna geldik artık. Koca şehir tüm güzelliği ama tüm karmaşasıyla beni bekliyor. Aklım ağustos böceklerinde kalacak en çok..Gürültüleri beni insanlar kadar rahatsız etmedi ne tuhaf. Bu huzurun; suyun ve toprağın içinden çıkıp şehrin karmaşasına nasıl dönülür ki? Veda için sabah yüzüm denizden çıkmadı, öğleden sonra ellerin ayaklarım topraktan. Poyrazın sesi eşliğinde yine yalın ayak uzanıyor yine kuş ve böceklerin sesiyle dinleniyorum. Gözlerim tuzdan yarı kapalı, içimde bu sakinliği geride bırakacak olmanın saçma telaşı..

Sanırım dönecek oluşumuzun bizdeki etkisini en iyi Deniz'in bu fotoğraftaki yüz ifadesi anlatıyor.



Heves

Elimizde olmadan büyüyoruz.."İçindeki çocuk hep yaşamalı" deniyor ama "çocuk" kalma hakkın günlük yaşamda hiç denecek kadar az. Ne yazık ki durdurulamayan büyümenin inadına "inanmak" küçülüyor. İster istemez kendi içimize dönüyoruz. Ne dışarı çıkmaya ne de yeni birini tanımaya dermanımız kalmıyor zamanla. Belki kendimizi kollamak istediğimizden bu dermansızlık. Belki sevmenin acıtan etkilerinden kaçınmak için güzelliklerine de kapatıyoruz kendimizi. Ama hayat her zaman süprizlerle doludur. Tüm bu içe kapanıklığına rağmen güç bela üşengeçliğini yenebildiğin birine rast geldiysen; içindeki heves tomurcuklanır, şaşırarak hissedersin. İçinden çıkmak, paylaşmak istersin. İşte o "heves" öyle değerli ki aslında. Yeniden canlanmaya çaba gösteren kırılgan bir çiçek kadar değerli. İnsanın hoyratlığıyla kolayca kırılmaya öyle müsait ki... Kolay mı ruhunun derinlerine sakladığın kelimeleri ortaya çıkarmak ve sevmeye başladığın birine o kelimelerden cümleler kurmak? O cümlelerin bir başka ruha dokunması gerekirken, geriye dönüşü yakıcı kelimeler olursa hevesin tuzla buz olur. Anlatmaya gücün yetmez. İçine dönmek ve yeniden saklanmak istersin. Cümlelerin tekrar kelimelere bölünür ve içine bu kez daha derinine gizlenir. Vazgeçmez sadece içinde yaşamaya kaldığın yerden devam edersin. Kelimelerin nerede ne zaman cümleye dönüşeceğini bilemeden..

4 Ağustos 2015 Salı

"Şehirden Bir Çocuk Sevdin Yine" - Cezmi Ersöz

Yine masum hırslarını sevdanın ateşinde yaktın
şehirden bir çocuk sevdin yine
ah! seni ona taşıyan çocuk ayakların
işte geliyorsun,
haylaz, vefalı ellerin şehrin dalgalarını okşuyor
ah! seni ona taşıyan gözlerindeki susuzluk
şehirden bir çocuk sevdin yine...

yaktın masum hırslarını geliyorsun
oysa bir bilsen, seni ona taşıyan şehir
saçını bağladığın iple bile alay ediyor
ah! bir bilsen herkes tetikte
sense böyle hesapsız, böyle sevinçle...

ah! bir bilsen
sadece güzelliğin tutuyor acımasızlığın kapılarını

yaktın masum hırslarını geliyorsun,
şehirden bir çocuk sevdin yine...

"Acıyor" - Turgut Uyar

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun 
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık 
Onlarda orada yaşadılar 
Bir dağın çarpıklığını 
bir sevinç sanarak 

En başta mutsuzluk elbet 
Kasaba meyhanesi gibi 
Kahkahası gün ışığına vurup da 
öteden beri yansımayan 
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi 
Öbürünün bir kadından aldığı verem 
Bütün iş hanlarının tarihçesi 
sevgim acıyor 

Yazık sevgime diyor birisi 
Güzel gözlü bir çocuğun bile 
O kadar korunmuş bir yazı yoktu 
Ne denmelidir bilemiyorum sevgim acıyor 
Gemiler gene gelip gidiyor 
Dağlar kararıp aydınlanacaklar 
Ve o kadar 

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır 
Sonbahar geldi hüzün 
İlkbahar geldi kara hüzün 
Ey en akıllı kişisi dünyanın 
Bazen yaz ortasında gündüzün 
sevgim acıyor 
Kimi sevsem 
Kim beni sevse 

Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle 
Tarihe gömülen koca koca atlar 
Tarihe gömülür o kadar