16 Ekim 2015 Cuma
Mucize
"Mucize" ne kocaman bir kelime. İçi uçsuz bucaksız imkansızlıklarla dolu sanki. İnsanın aklına neler neler getiriyor, ne beklentilere yol açıyor. Bir ağacın gölgesinde hayallere dalıp kendimize deli mucizeler çizebiliriz. Oysa ki mucize bizimle anlamlanıyor, bizimle büyüdükçe büyüyor. Sana mucize gelen ona sıradan olmuş ne önemi var? Ona mucize olanın sana ne faydası var? Hiç. Mucize, tamamen kişisel ve belki de en basit ayrıntılarda gizli. Mesela çocuğun ilk kez "anne" deyişidir mucize. Veya seneler geçse de aynı adama aynı hayranlıkla bakabilmektir, elinin sıcağının hiç tükenmeyişidir. Bazense mucize, bir insana en kuytu yaralarını göstermek, sesini duyunca ferahlamaktır. Belki mucize, aynı ana babadan olmadan "kardeş" hissetmekte, belki de onun canı acıdığında senin avuçlarına dikenlerin batmasıdır. Kim bilir bir cümlenin kalbini yerle bir etmesinde veya küçücük bir gülüşün keyifsiz bir güne ışık olmasındadır. Uzaklarda aramaya gerek yok; mucize, damarlarında akan kanda, sevdiğin yemeğin damağında bıraktığı tatda, denizin kokusunu içine çekmekte, sevdiklerinle uyanmaktadır. Hepsini boşverin, "Mucize" sağlıkla tamamladığımız ve sevgiyi hissettiğimiz sıradan bir günün ta kendisidir aslında, görmek isteyene..
15 Ekim 2015 Perşembe
Ayaklarını Akıntıya Sarkıtan Çocuk
Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
lüferler geçer senin içindenküçük göçmen balıklar
-ama nereye giderler sisili sularda-
Gemilerle gezen bu şehrin sesini
ikimiz iki dilden duyarız da
duymaz gemiler.
Bir yerli-yabancı burada, bir yabancı-yerli orada
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyada bir anayurt bulunmaz sana, bana.
Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
teslim olan sokaklardan geçtim koşarak
elimde altmış vaftiz şekeri
koşarak
koşarak
-ama nereye gidebilirdim başka-
bir sen sağ kalmıştın
bir de iki gözü iki renkli bir kedi
Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyaya yenildikçe güzelleşir insan
inan bana
Kimbilir kimleri taşır
denizde ışıklar yüzdüren şu batık gemi
kimlere açılır lambaları yanan evlerin pencereleri
"sizi seviyorum" desem çıkar mı bir işiten
insan daha uzak yıldızından
daha yalnız dünyadan.
Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
hangi yoldan geçsen incirler dokunurdu sana
vişne dalları, karadutlar
sana, bana dokunurdu yaprak döken ağaçlar
-ama nereye gidecektik ki iki başımıza-
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
ayak izlerimizdi saçılan yapraklar
yoksa birer lüfer miydiler suda?
Donakaldık
donakaldık, karşı karşıya
sur kapılarını tutan ak mermerden iki insandık
çekip gitsek yıkılacak bu şehir
kalsak
kalsak diyoruz ama
gemilerin halat attığı taşlar tanır da ikimizi
gemiler tanımaz
çığlık çığlığa dumanlar soluyarak
geçip giderler aya'ucumuzdan
-boş yere uçar martılar-
Boş yere bütün yolculuklar
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.
Gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.
Mehmet Yaşın / İstanbul, 1987
13 Ekim 2015 Salı
Ağlasa
Ne vakit gözleri yaşaracak olsa
yutkunur,
derin bir nefes çeker içine,
sigara gibi..
Ağlamamayı zaferden sayar, övünür.
Oysa bilmez ki
göz yaşını içine akıtmasıdır
onu asıl zehirleyen.
Ağlasa şehir başına mı yıkılır zanneder?
Yoksa dünyası tersine mi döner?
Yoksa dünyası tersine mi döner?
Dönsün varsın dünya terse
ne olur ki?
Bir ağlasa,
yağmur yağar, fırtına kopar..
bir ağlasa dolu dolu
kıyamet bile kopar!
11 Ekim 2015 Pazar
Veysel Atılgan
Veysel; güzel gözlü çocuk; seni hiç tanımıyorum. Aileni, kökenini, yerini yurdunu bilmem. Tek bildiğim 9 yaşında babanla barış için yürümek istediğin. Sabah babanın elini tutarak sevinçle evden çıktığını hayal ediyorum. Haftasonu baba-oğul güzel vakit geçirecektiniz, heyecanlıydın. Hava pırıl pırıl güneşliydi. Ama o güzel sonbahar sabahı, hayat senin için sona erdi. Ani ve utanç vericiydi gidişin. Barış yürüyüşü için yüzlerce insanlar buluşmuştunuz ve barış için yürüyecektiniz. Daha yürüyüş başlayamadan bombalarla yarıda kaldı gülümseyişin. Baba-oğul çekip gittiniz bu dünyadan. Yarın okula gidemeyeceksin, annen seni bir daha öpemeyecek, hayatın senin için hazırladığı hiç bir süpriz senin olmayacak. Peki biz ne yapacağız? Seni içine sığdıramayan bu topraklarda sanki sen hiç ölmemişsin gibi nasıl yaşayacağız? Güzel gözlü oğlum; dün seninle birlikte onlarca insan zalimce öldürüldüler. Biz yine neye uğradığımızı şaşırdık yine çaresiz kaldık. Öfkemiz, nefretimiz getirecek belki sonumuzu. Belki insanlar gibi topraklar da bölünecek sonunda, bilemiyorum. Ama okuduğum onlarca ölüm hikayesi ve gördüğüm onlarca gülümseyen yüzden en çok sen kalacaksın aklımda. Güzel gözlerin içime işledi bir kere. "Ankara" dendiği an, "barış yürüyüşü" dendiği an, "katliam" dendiği an gülüşün düşecek aklıma. Ah güzel yavrum, seni keşke hiç tanımasaydım, adını bilmeseydim. Keşke "insan" bu kadar canavarlaşmasaydı hiç. Keşke insan ırkı bu kadar uzun sürdürmeseydi yaşamını. Seni babanın elinden tuttuğun güneşli bir haftasonu, hayattan koparacak kadar devam etmeseydi hayat. Kıyamet keşke çoktan kopmuş olsaydı da, sen bu şekilde ölmeseydin. Pazartesi sabahı okuluna gidemeyeceksin ama biz yaşamlarımıza devam edeceğiz. Kahvaltı yapacağız, işe gideceğiz, sevdiklerimize sarılacağız, belki yerli yersiz dertleneceğiz ama sen hayata dönmeyeceksin. Gözlerin hiç gülümsemeyecek artık. Yükümüz giderek ağırlaşıyor. Af dilesek boş, günahkarız.. Acaba diyorum bir umut; bir başka dünya var mıdır gidebildiğin? Acaba bizim kahrolduğumuz ölümün kurtuluşun olmuş mudur çocuk? Dedim ya benimki sadece bir umut! Hoşçakal...
6 Ekim 2015 Salı
Oyun
Kelimelerin peşindeyim;
her zaman öyleydim ben.
Onlar inanmanın tek yoluydu ya hani,
onlarsız ikna olamıyordum hiç..
Cımbızla seçer alır kalbimin odalarına saklardım onları.
Nerede duyduğumu, nerede okuduğumu hiç unutmazdım.
Hele ki bana hissettirdiklerini...
Esirgediğin, dilinin ucuna gelen o kelimelerle ayakta kalıyorum ben.
Çok bekledim ama inanma yaşım geçti gitti ne yapalım!
Baktım ki sen söylemiyorsun,
baktım ki hiç çıkmayacaklar dudaklarından;
kendime dönüyorum hemen.
En sık sığındığım yer yorganımın altı,
sıcak, korunaklı, ses geçirmez.
Ağlıyorum doya doya..
Hani çocuklar ağladıktan sonra sızarlar ya,
işte o hesap bayılmak üzereyken bir ses duyuyorum,
gözlerimi açıyorum...
Yine onlar gelmiş...kelimeler.
Odanın her yanındalar işte.
En çok da gülümsemeyen dudaklarına hapsolmuş kelimeler.
Seviyorlar, özlüyorlar, ne bileyim
benimle ilgili hep güzel şeyler anlatıyorlar.
Sonra kikirdeye kikirdeye harflere bölünüyorlar.
Ne mi yapıyorlar tepemde?
Nereden başlasam anlatmaya;
Mesele "F" geliyor ellerini uzatıyor bana;
önce ürküyorum ama
öyle yumuşak öyle güzel okşuyor ki saçlarımı...
tam gözlerimi kapatacak gibi oluyorum hoop
"İ" geliyor zıpayarak, alnıma kocaman bir buse konduruyor.
Çocuklaşıyorum, hoşuma gidiyor bu oyun.
kendimi teslim ediyorum harflere...
sonra "D" geliyor bir kaç bakışla ısıtıyor içimi,
"Y" geliyor anlat derdini diyor, anlatıyorum,
"Ö" elimi hiç bırakmıyor,
"B" ara ara gelip sarılıyor uzun uzun,
sonra "A" çıkageliyor gülümsetiyor beni...
Saatler sürüyor bu masal, bırakmıyorlar benimle oynamayı..
Sabah oluyor, uyanıyorum, seni arıyorum..
her zamanki gibi "Özledim" diyen ben oluyorum.
her zaman öyleydim ben.
Onlar inanmanın tek yoluydu ya hani,
onlarsız ikna olamıyordum hiç..
Cımbızla seçer alır kalbimin odalarına saklardım onları.
Nerede duyduğumu, nerede okuduğumu hiç unutmazdım.
Hele ki bana hissettirdiklerini...
Esirgediğin, dilinin ucuna gelen o kelimelerle ayakta kalıyorum ben.
Çok bekledim ama inanma yaşım geçti gitti ne yapalım!
Baktım ki sen söylemiyorsun,
baktım ki hiç çıkmayacaklar dudaklarından;
kendime dönüyorum hemen.
En sık sığındığım yer yorganımın altı,
sıcak, korunaklı, ses geçirmez.
Ağlıyorum doya doya..
Hani çocuklar ağladıktan sonra sızarlar ya,
işte o hesap bayılmak üzereyken bir ses duyuyorum,
gözlerimi açıyorum...
Yine onlar gelmiş...kelimeler.
Odanın her yanındalar işte.
En çok da gülümsemeyen dudaklarına hapsolmuş kelimeler.
Seviyorlar, özlüyorlar, ne bileyim
benimle ilgili hep güzel şeyler anlatıyorlar.
Sonra kikirdeye kikirdeye harflere bölünüyorlar.
Ne mi yapıyorlar tepemde?
Nereden başlasam anlatmaya;
Mesele "F" geliyor ellerini uzatıyor bana;
önce ürküyorum ama
öyle yumuşak öyle güzel okşuyor ki saçlarımı...
tam gözlerimi kapatacak gibi oluyorum hoop
"İ" geliyor zıpayarak, alnıma kocaman bir buse konduruyor.
Çocuklaşıyorum, hoşuma gidiyor bu oyun.
kendimi teslim ediyorum harflere...
sonra "D" geliyor bir kaç bakışla ısıtıyor içimi,
"Y" geliyor anlat derdini diyor, anlatıyorum,
"Ö" elimi hiç bırakmıyor,
"B" ara ara gelip sarılıyor uzun uzun,
sonra "A" çıkageliyor gülümsetiyor beni...
Saatler sürüyor bu masal, bırakmıyorlar benimle oynamayı..
Sabah oluyor, uyanıyorum, seni arıyorum..
her zamanki gibi "Özledim" diyen ben oluyorum.
1 Ekim 2015 Perşembe
İflah Olur mu?
*Kafa Dergisi'nin Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır*
Kimselerin bilmediği "seni" görmeyeli kaç hayat geçti sayamadım. Nerelerdeydin? Kendini içine hapsettiğin kale duvarlarının arkasından nasıl çıkabildin? Kim bilir belki o duvarları tırnaklarınla kazıyarak inceltin?
Senin senelerce verdiğin emeklere inat hiç beklemediğin anda biri gelip o duvara yaslandı, hayır hayır kötü bir niyeti yoktu belli ki, soluklanmak istedi sadece. Omzunu dayadığı an yerle bir oldu duvarların. Şimdi iflah olur mu parmak uçların? Üzülme, artık yalnız kalmayacaksın. Hiç kimse bu kadar sevilerek yalnız kalmaz. Sesini de duyacaklar, yüzünü de görecekler artık.Duvarlar yıkıldı, bak etrafına. Kim var sana doğru bakan? Ağlarken acını paylaşan evinin duvarları kadar yakınında aslında. Özenle bak, göreceksin. Evet biliyorum aklına getiremezdin kendi kendine ona veda ederken. Şimdi görüntüsüyle yaralarını kanatan her bir renk, seneler önce onu kör etmişti. Görmedin, bilmedin. Gözleri yeniden renkleri seçene kadar gizlendi hayattan. Yalnızlığı başka suretlerde, ama belki hiç ummayacağın kadar çok yaşadı. Kalbinin aksine, sana baktığı gözleri hep aynı, gözlerinden tutun. Kalbine dokunamazsın belki ama, gözlerini bırakma.
Hatırlar mısın sen de; bir hevesle alıp alıp okumadığın kitaplar gibiydi seninle hikayemiz? Sonu olmayacak, başlangıcı silik. İlk adım kimindi onu bile hatırlayamıyoruz. Gidişat en başından belliydi sivri köşelerinden; hırpalanacaktık, kaçarı yoktu. Bütün diğer hikayeler gibi yarım yamalak, yara bere dolu ve eksik olacaktı. Biz hayatı hep fazla fazla yaşadık aslında.
O yara berelerin içinde küçücük bir kıymık canımızı deli gibi yaktı. Bir çiçeğin tomurcuklanması bizi deli gibi mutlu etti en basitinden. İnsanların kötülüğü bize hep birkaç beden fazla geldi. Çok çabuk güldük, çok kolay ağladık. Kimse anlamadı. Aslında hep gülümserdi yüzlerimiz, derdimiz basitti; insan olabilmek. Peki bunca çabanın karşılığı ne oldu? Hiç. Elimizde avucumuzda kalanları tek tek topladık seninle. Bıkmadık, ama her durakta biraz daha yorulduğumuzu fark ettik.
İnsanlar gelip geçtiler kalabalıklar halinde. Bize nasıl şaşkın ve hatta nasıl tuhaf bakarlardı. Umursamazdık, çoktan almıştık dersimizi. O yüzden bazen deli dediler arkamızdan ve çoğu zaman hiç dokunamadılar. Geçtik, gittik; hem hayattan hem birbirimizden.
Şimdi başka hayatları yaşamış, başka başka yollardan geçmiş ve hiç inanmayacak kadar yorulmuşuz. Birbirimizi uzaktan görüyoruz ama uzanmaya mecalimiz yok. Sen kendi dünyanda ben kendi dünyamda. Kim bilir, belki yeniden inanacak kadar çocuklaşırız.
Gönül - Feridun Düzağaç
Gönül, aldanır aşka
Aldatır aşkı,
Kirletir, incitir.
Gönül, susuverir bazen
Bir yalnızlık yazar sessiz harflerden
Bana sulhsün, zulüm değil
Gönül bir gülsün, bazen benim gülüm değil
Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül
Gönül, hep aradı durdu
Sonunda imkansızın kıyılarına vurdu
Gönül, hiç usanmadı, hiş uslanmadı
Hep acıtana kondu
Aradığım ne kaldıysa inan buna gönlüm
Aldatır aşkı,
Kirletir, incitir.
Gönül, susuverir bazen
Bir yalnızlık yazar sessiz harflerden
Bana sulhsün, zulüm değil
Gönül bir gülsün, bazen benim gülüm değil
Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül
Gönül, hep aradı durdu
Sonunda imkansızın kıyılarına vurdu
Gönül, hiç usanmadı, hiş uslanmadı
Hep acıtana kondu
Aradığım ne kaldıysa inan buna gönlüm
dünden de uzakta
Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül
Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül
27 Eylül 2015 Pazar
Yaz Biter
Caanım yaz, nasıl da direniyor sırasını savmamak için. Yağmuruyla, insanı ürküten gök gürültüleriyle uyarılarını sertleştirmeye başlayan sonbahara ayak diriyor. Elinde bir tek parlaklığı azalan güneşi kalmış yaz'ın. O da yetmedi mi çaresizce son nem bulutlarını ileri sürüyor üzerimize. Eylül'e güveni tam, Ağustos'un gidişine aldırmıyor. "Nasıl olsa koca bir ay daha var hüküm sürebileceğim" diye düşünüyor. Salına salına dolaşıyor sokaklarda, sahillerde..Ama zalim zaman mevsimlerin göz yaşına bakar mı? Yavaştan boynu bükülüyor işte. Yaz'la sarmaş dolaş dans eden Eylül'ün son günleri geliyor. Sonbahardan kendini çekse, sırtını sıcak günlere dayasa da Eylül, elinden ne gelir? Ekim koca sesiyle gümbür gümbür geliyor. "Ey yaz güzeli, arka sıraya geç bakalım, sahne benim!" diyor tok tok. Gülümseyerek alıyor sazı eline; bir omzunda serinleten yağmur bulutları, diğer omzunda yaprakları dallardan ayıran rüzgarları, başlıyor çalmaya..Şimdilik kar-kış uzak duruyor ya; kendinden emin, keyifli. Hiç düşünmüyor sırasını savacağı günleri, hükmünün tadını çıkarıyor sonbahar...
26 Eylül 2015 Cumartesi
Kaç Kez?
Bir cümleyi üst üste kaç kez okuyabilirsin?
Sırf sana iyi hissettiriyor diye,
Ya da acısından ders alasın diye
aynı satırları zihnine nasıl kazırsın?
Çocukluğundan basit bir güne;
mesela aynı parka, aynı sahile dönmek için
aynı şarkıyı kaç kez dinleyebilirsin?
Aynı sahneyi yaşamak için
bir durağın önünden kaç kez geçebilirsin?
Aynı öfkeyi yüzüne çarpmak için
bir yumruğu kaç kez yersin göğsüne?
Yorgan altı ağlamalarını ne kadar unutabilirsin?
İlk öpüşmeni hatırlamak için gözlerini kaç kez yumarsın?
Elini ilk kez tuttuğu yerde kaç saat oturabilirsin?
Sevmeyi böyle sarsıcı, böyle derin kaç kere yaşarsın?
Aynı korkuyla aynı cesareti nasıl bulabilirsin?
Ana baba kucağının hasretini kaç yaşına kadar hissedersin?
Mide ağrıların ne kadar yakar içini?
Kalbin bunca hızlı çarpmaya ne kadar dayanabilir?
Çok sordum biliyorum,
Uslanmaz bir merak bendeki..
Sen bak keyfine,
Dön arkanı, yum gözlerini
hatta kapat kulaklarını,
Kollarını uzatma kimseye..
Tekrar tekrar tekrar...
Sırf sana iyi hissettiriyor diye,
Ya da acısından ders alasın diye
aynı satırları zihnine nasıl kazırsın?
Çocukluğundan basit bir güne;
mesela aynı parka, aynı sahile dönmek için
aynı şarkıyı kaç kez dinleyebilirsin?
Aynı sahneyi yaşamak için
bir durağın önünden kaç kez geçebilirsin?
Aynı öfkeyi yüzüne çarpmak için
bir yumruğu kaç kez yersin göğsüne?
Yorgan altı ağlamalarını ne kadar unutabilirsin?
İlk öpüşmeni hatırlamak için gözlerini kaç kez yumarsın?
Elini ilk kez tuttuğu yerde kaç saat oturabilirsin?
Sevmeyi böyle sarsıcı, böyle derin kaç kere yaşarsın?
Aynı korkuyla aynı cesareti nasıl bulabilirsin?
Ana baba kucağının hasretini kaç yaşına kadar hissedersin?
Mide ağrıların ne kadar yakar içini?
Kalbin bunca hızlı çarpmaya ne kadar dayanabilir?
Çok sordum biliyorum,
Uslanmaz bir merak bendeki..
Sen bak keyfine,
Dön arkanı, yum gözlerini
hatta kapat kulaklarını,
Kollarını uzatma kimseye..
Tekrar tekrar tekrar...
22 Eylül 2015 Salı
Çocuklardan Başlayalım
Mutsuzluk, hoşgörüsüzlük ve öfke çığ gibi büyürken kimse dönüp çocuklara bakmıyor. Oysa her şeyin başlangıcı onlar değil mi? Hayatın kaynağı, geleceğin sahipleri çocuklar. Mutsuzluk da onlardan başlıyor aslında. Mutsuz çocukluk genellikle mutsuz yetişkinliğe sürükler insanları. Bu durumda dünyayı güzelleştirmenin başlangıcı çocukları mutlu etmekten geçiyor.
Çocuklar sertliği çok iyi anlarlar ve algılarlar. Hoyratlığı kolayca hissederler ama anlam veremezler. Kendince bahaneler bulsalar bile üretebildikleri tüm sebepler kendilerinden kaynaklıdır. Suçu hep kendilerinde arar ve ne yapar eder bulurlar. Öfkeleri sessiz sessiz birikir. Kırgınlıklarını besler, büyütür; fidan gibi bakarlar ona. Buna bağlı olarak "sevilmek" zorlaşır, "güvenmek" arkasına bakmadan uzaklaşır. Kendilerinden, sizden ve ömür boyu onları sevenlerden şüphe ederler. Her an olmasa da genele baktığımızda çocuklara yumuşak tepkiler vermelisiniz. Sevginizi ise hem manen ve madden göstermelisiniz. Çocuktur nihayetinde; sevgiyi taşırın üzerinizden, onlar kana kana içerler. Sevildiğini gözleriyle görmezlerse, dokunuşlarınızda hissetmezlerse, kulaklarıyla duymazlarsa; hamurları bozulur, şekilsizleşir. Çocuk ruhu ne menem şey. Sözcüklerinizi zihinlerine kazır, bakışlarınızı bir film gibi başa alıp seyreder ama asla unutmaz. Çocuktur ya; ummadığınız bir kıpırtıdan etkilenirler. Hem de öyle bir etkilenirler ki izlerini bir ömür ruhlarında taşır. Tüm yaşamlarını, kişiliklerini ve ilişkilerini etkileyebilirsiniz bilmeden. Sizin istemeden hatta fark etmeden söyledikleriniz, sesinizin tonu, beden diliniz çocuklarda derin yaralar açar. Gizli gizli taşırlar yaralarını, hissettirmezler. Belki kendileri bile çok uzun zaman fark etmezler. Yapmayın; hayat sevgi cimriliği için çok acımasız. Çekinmeden sevin! Önce çocuklarınızı..En çok çocuklarınızı, tabi önce kendinizi. Belki dünya yeniden güzelleşir, kim bilir.
Çocuklar sertliği çok iyi anlarlar ve algılarlar. Hoyratlığı kolayca hissederler ama anlam veremezler. Kendince bahaneler bulsalar bile üretebildikleri tüm sebepler kendilerinden kaynaklıdır. Suçu hep kendilerinde arar ve ne yapar eder bulurlar. Öfkeleri sessiz sessiz birikir. Kırgınlıklarını besler, büyütür; fidan gibi bakarlar ona. Buna bağlı olarak "sevilmek" zorlaşır, "güvenmek" arkasına bakmadan uzaklaşır. Kendilerinden, sizden ve ömür boyu onları sevenlerden şüphe ederler. Her an olmasa da genele baktığımızda çocuklara yumuşak tepkiler vermelisiniz. Sevginizi ise hem manen ve madden göstermelisiniz. Çocuktur nihayetinde; sevgiyi taşırın üzerinizden, onlar kana kana içerler. Sevildiğini gözleriyle görmezlerse, dokunuşlarınızda hissetmezlerse, kulaklarıyla duymazlarsa; hamurları bozulur, şekilsizleşir. Çocuk ruhu ne menem şey. Sözcüklerinizi zihinlerine kazır, bakışlarınızı bir film gibi başa alıp seyreder ama asla unutmaz. Çocuktur ya; ummadığınız bir kıpırtıdan etkilenirler. Hem de öyle bir etkilenirler ki izlerini bir ömür ruhlarında taşır. Tüm yaşamlarını, kişiliklerini ve ilişkilerini etkileyebilirsiniz bilmeden. Sizin istemeden hatta fark etmeden söyledikleriniz, sesinizin tonu, beden diliniz çocuklarda derin yaralar açar. Gizli gizli taşırlar yaralarını, hissettirmezler. Belki kendileri bile çok uzun zaman fark etmezler. Yapmayın; hayat sevgi cimriliği için çok acımasız. Çekinmeden sevin! Önce çocuklarınızı..En çok çocuklarınızı, tabi önce kendinizi. Belki dünya yeniden güzelleşir, kim bilir.
21 Eylül 2015 Pazartesi
Yokluğunda-Leyla The Band
Kaybet bu öfkeni,
İçinde sakladığın.
Terk et o derdini,
Benden almadığın.
Sabret sonu aynı değil!
Söylüyorum.
Dinle, rüyaların her gün aynı,
Olmayacak!
Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin,
Gitme! Kaybedince daha çok seveceksin
Biliyorum, hiç bir anlamı yok:
Yokluğunda, yokluğunda, yokluğunda...
İçinde sakladığın.
Terk et o derdini,
Benden almadığın.
Sabret sonu aynı değil!
Söylüyorum.
Dinle, rüyaların her gün aynı,
Olmayacak!
Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin,
Gitme! Kaybedince daha çok seveceksin
Biliyorum, hiç bir anlamı yok:
Yokluğunda, yokluğunda, yokluğunda...
20 Eylül 2015 Pazar
Haydi
Haydi,
sırtımızdaki bıçak izlerini
gösterelim birbirimize?
gösterelim birbirimize?
Ne dersin?
Yaralarımızı yarıştırmak için değil asla;
benzer izleri taşıdığımızı görebilmek için,
birbirimizi daha iyi anlamak için.
Yaralar eski,
yaralar derin,
yaralar sonsuz..
Biliyorum iyileştiremeyiz onları,
hatta dokunamayız bile.
Ne damlayan kanı,
ne canımızdan giden canı,
ne de akıp gitmiş göz yaşlarını geri alabiliriz.
Ama bakar bakar gülümseriz,ne dersin?
Belki sen koşarken düştün
bense duvarlar arasında durduğum yerde.
Belki sen inanarak yaralandın
bense korkarak?
Belki sen umudu kestin
bense hala aynı hevesin peşinde..
Olsun varsın,
korkmak sana bana göre değil.
Haydi göster sırtındaki izleri,
izin ver ben de sana göstereyim..
birbirimizi daha iyi anlamak için.
Yaralar eski,
yaralar derin,
yaralar sonsuz..
Biliyorum iyileştiremeyiz onları,
hatta dokunamayız bile.
Ne damlayan kanı,
ne canımızdan giden canı,
ne de akıp gitmiş göz yaşlarını geri alabiliriz.
Ama bakar bakar gülümseriz,ne dersin?
Belki sen koşarken düştün
bense duvarlar arasında durduğum yerde.
Belki sen inanarak yaralandın
bense korkarak?
Belki sen umudu kestin
bense hala aynı hevesin peşinde..
Olsun varsın,
korkmak sana bana göre değil.
Haydi göster sırtındaki izleri,
izin ver ben de sana göstereyim..
Hayret
Hala şaşırıyorum..Geçtiğim yollara, birlikte yürüdüklerime, yaşanmışlıklara rağmen hayretim hiç bitmiyor. Bir çocuk şaşkınlığı var içimden atamadığım. Hayretim en çok insanlığa...İnsan ne zalim ne yıkıcı varlık. Ve beni en çok şaşırtan, bunca duygusallığı barındıran varlığın bu kadar zalim olabilmesi aslında. Zalimliğin zavallılığına eşit insan ırkı!! Nasıl üstesinden gelebiliyorsun emeksizliğin, sevgisizliğin..
Yalnızlıkları kabullenmek yerine nasıl etrafındaki kuru kalabalıklarla oradan oraya sürükleniyorsun. Hadi bunları geçelim; nasıl oluyor da bir kere bağ kurabildiğin, bir kere kalbine alabildiğin insana yabancı biri gibi bakabiliyorsun? Senin bağ kurmaktan anladığın incecik pamuktan ipliklerle tutunmak mı? Senin sevmekten anladığın bugün tanıştığınız birine yarın "canım" diyebilmek mi? Yoksa sevmekten anladığın; kolayca arkanızı dönmek, hiç hissetmemiş gibi davranmak mı? Severken-sevilirken verdiğin emeklere yazık değil mi? En azından saygıyı hak etmiyor mu geçmiş duyguların? Peki hiç mi kopmayacak halatlarla bağlanmadın birilerine? Hiç mi gözünü karartmadın birileri için? Hiç mi korkmadın sevginin büyüklüğünden, arsızlığından ? Kaybetmeyi aklına getirip hiç mi için titremedi insan ırkı?
Basitliğin nasıl bu kadar normalleşti? Peki söyler misin, sen ömrüne kaç gerçek sevgi sığdırdın? O ömür boşa mı geçti yoksa? Bunca vakit sevgilerini ayırmadan, sınıflandırmadan, kalıplara koymadan yaşamayı neden öğrenemedin? Neden yaşayamadığın duyguları başkalarında görünce korktun? Neden ulaşamadığın yakınlıklara çirkin isimler takarak alay ettin? Neden yargıladın, yaftaladın? Bu kadar mı ürktün buz gibi kesilmekten, hissedememekten? Bu kadar mı acıdı için eksikliğinden? Bu kadar mı sevilmedin yoksa..Sevginin sevdaya, sevdanın sevgiye dönüşebildiği bir hayat size bu kadar mı imkansız göründü? Bundan mıdır hoyratlığın, bundan mıdır öfken ey insan?
Hayret ediyorum insan ırkı; zavallılığın beni şaşırtmaya devam edecek biliyorum. Çünkü ben, anlamamaya direndikçe ayakta kalacağımı biliyorum. Sense "neden, ne uğruna" yaşadığını bile farkedemeden kaybolup gideceksin. Hiç bir ruha dokunamadan, iz bırakamadan, isimsizce sevemeden-sevilemeden yok olacaksın..
Yalnızlıkları kabullenmek yerine nasıl etrafındaki kuru kalabalıklarla oradan oraya sürükleniyorsun. Hadi bunları geçelim; nasıl oluyor da bir kere bağ kurabildiğin, bir kere kalbine alabildiğin insana yabancı biri gibi bakabiliyorsun? Senin bağ kurmaktan anladığın incecik pamuktan ipliklerle tutunmak mı? Senin sevmekten anladığın bugün tanıştığınız birine yarın "canım" diyebilmek mi? Yoksa sevmekten anladığın; kolayca arkanızı dönmek, hiç hissetmemiş gibi davranmak mı? Severken-sevilirken verdiğin emeklere yazık değil mi? En azından saygıyı hak etmiyor mu geçmiş duyguların? Peki hiç mi kopmayacak halatlarla bağlanmadın birilerine? Hiç mi gözünü karartmadın birileri için? Hiç mi korkmadın sevginin büyüklüğünden, arsızlığından ? Kaybetmeyi aklına getirip hiç mi için titremedi insan ırkı?
Basitliğin nasıl bu kadar normalleşti? Peki söyler misin, sen ömrüne kaç gerçek sevgi sığdırdın? O ömür boşa mı geçti yoksa? Bunca vakit sevgilerini ayırmadan, sınıflandırmadan, kalıplara koymadan yaşamayı neden öğrenemedin? Neden yaşayamadığın duyguları başkalarında görünce korktun? Neden ulaşamadığın yakınlıklara çirkin isimler takarak alay ettin? Neden yargıladın, yaftaladın? Bu kadar mı ürktün buz gibi kesilmekten, hissedememekten? Bu kadar mı acıdı için eksikliğinden? Bu kadar mı sevilmedin yoksa..Sevginin sevdaya, sevdanın sevgiye dönüşebildiği bir hayat size bu kadar mı imkansız göründü? Bundan mıdır hoyratlığın, bundan mıdır öfken ey insan?
Hayret ediyorum insan ırkı; zavallılığın beni şaşırtmaya devam edecek biliyorum. Çünkü ben, anlamamaya direndikçe ayakta kalacağımı biliyorum. Sense "neden, ne uğruna" yaşadığını bile farkedemeden kaybolup gideceksin. Hiç bir ruha dokunamadan, iz bırakamadan, isimsizce sevemeden-sevilemeden yok olacaksın..
17 Eylül 2015 Perşembe
Eskiyen Bir Sabahtan
Kısa Öykü
"Pazar sabahı için çok erken bir saatti, elimi kolumu sallayarak inmiştim sahile. Kadıköy'ün denize varan sokaklarından biriydi, hatırlamıyorum. Henüz ilk vapur yanaşmamıştı. Kediler miskin miskin uyuyadursunlar, sokak köpekleri yine aynı "işe gidiyorum ben" ciddiyetiyle dolaşıyorlardı. Simit almak istedim, etrafıma bakındım; simitçiler bile tezgahlarını kurmamışlar. Gün bütün tazeliğiyle gözümün önünde cilve yapıyordu sanki.
O sabah oraya ilk vapuru beklemeye gitmiştim. Vapurun karşı kıyıdan taşıdığı kalabalıktan önce ıssızlığın tadını çıkarmak istedim. Bir bankta oturdum, ilk bahar en güzel bir banktan seyrediliyordu o sabah. İçimdeki anlamsız huzuru ve mutluluğu çok belirgin hatırlıyorum. Dünyanın en güzel sabahında dünyanın en güzel denizine bakıyordum sanki. Gençtim çok, kim bilir belki çocuktum. Saflığım yanaklarımda kendini ele veriyordu. Çocuktum henüz; hayata ve insanlara karşı hazırlıksız, savunmasızdım. İçimde beni iten müthiş bir güçle, kendimi dünyanın kucağına atmıştım o günlerde. Odamdan çıkmadan geçirdiğim bütün yalnız günlerime inat sokaklardaydım işte. İçimdeki dünyayla dışarıdaki dünyayı karşı karşıya getirmeye cesaret etmiştim sonunda. Yepyeni bir hayatın ilk günleriydi. Yaşamayı kılcal damarlarımda hissetmeyi öğreniyordum. Sevmeyi, sevilmeyi, emek vermeyi tanıyordum. Önümde ardına kadar açılan kapı beni başka bir diyara sürekleyecekti, haberim yoktu. Hayat beni en hassas yerlerimden sınayacak ve çocuklukla yetişkinliğin sınır çizgisi olacaktı hissettiklerim. Başıma gelecekleri bilmesem de bedenimin kendince verdiği tepkilerle uyarısı çok açıktı. "Arkana bakmadan kaç" dedikçe beden, ruh ayak diriyor "sen ne dersen de yaşayacağım" diyordu. Ruhla beden kavga ede dursun her zamanki gibi olan kalbe olmuştu. O bahar günü kendisini düşünmeden sokaklara atan kalp bir daha eve hiç dönemedi."
"Pazar sabahı için çok erken bir saatti, elimi kolumu sallayarak inmiştim sahile. Kadıköy'ün denize varan sokaklarından biriydi, hatırlamıyorum. Henüz ilk vapur yanaşmamıştı. Kediler miskin miskin uyuyadursunlar, sokak köpekleri yine aynı "işe gidiyorum ben" ciddiyetiyle dolaşıyorlardı. Simit almak istedim, etrafıma bakındım; simitçiler bile tezgahlarını kurmamışlar. Gün bütün tazeliğiyle gözümün önünde cilve yapıyordu sanki.
O sabah oraya ilk vapuru beklemeye gitmiştim. Vapurun karşı kıyıdan taşıdığı kalabalıktan önce ıssızlığın tadını çıkarmak istedim. Bir bankta oturdum, ilk bahar en güzel bir banktan seyrediliyordu o sabah. İçimdeki anlamsız huzuru ve mutluluğu çok belirgin hatırlıyorum. Dünyanın en güzel sabahında dünyanın en güzel denizine bakıyordum sanki. Gençtim çok, kim bilir belki çocuktum. Saflığım yanaklarımda kendini ele veriyordu. Çocuktum henüz; hayata ve insanlara karşı hazırlıksız, savunmasızdım. İçimde beni iten müthiş bir güçle, kendimi dünyanın kucağına atmıştım o günlerde. Odamdan çıkmadan geçirdiğim bütün yalnız günlerime inat sokaklardaydım işte. İçimdeki dünyayla dışarıdaki dünyayı karşı karşıya getirmeye cesaret etmiştim sonunda. Yepyeni bir hayatın ilk günleriydi. Yaşamayı kılcal damarlarımda hissetmeyi öğreniyordum. Sevmeyi, sevilmeyi, emek vermeyi tanıyordum. Önümde ardına kadar açılan kapı beni başka bir diyara sürekleyecekti, haberim yoktu. Hayat beni en hassas yerlerimden sınayacak ve çocuklukla yetişkinliğin sınır çizgisi olacaktı hissettiklerim. Başıma gelecekleri bilmesem de bedenimin kendince verdiği tepkilerle uyarısı çok açıktı. "Arkana bakmadan kaç" dedikçe beden, ruh ayak diriyor "sen ne dersen de yaşayacağım" diyordu. Ruhla beden kavga ede dursun her zamanki gibi olan kalbe olmuştu. O bahar günü kendisini düşünmeden sokaklara atan kalp bir daha eve hiç dönemedi."
9 Eylül 2015 Çarşamba
Madem
Madem
güzel kelimeler işitmeye bu kadar açsın,
bunca inançsızlık niye?
Madem inanmayacaksın
bu telaşın niye?
Hesaplar birbirine karıştı madem,
al kalemi defteri
matematiğe yeniden başla.
Anımsadığın yegane denklemi kur;
iki çarpı iki eşittir dört!
Sonra tut rakamları yavaşça
bırak yerlerine.
Rakamları sevmezsin sen,
kelimelerine, cümlelerine geri dön ;
senin zehrin de panzehirin de onlar.
Bırak rakamları, denklemleri başkalarına.
Sen yine aynı hesapsız,
aynı sevinçle..
güzel kelimeler işitmeye bu kadar açsın,
bunca inançsızlık niye?
Madem inanmayacaksın
bu telaşın niye?
Hesaplar birbirine karıştı madem,
al kalemi defteri
matematiğe yeniden başla.
Anımsadığın yegane denklemi kur;
iki çarpı iki eşittir dört!
Sonra tut rakamları yavaşça
bırak yerlerine.
Rakamları sevmezsin sen,
kelimelerine, cümlelerine geri dön ;
senin zehrin de panzehirin de onlar.
Bırak rakamları, denklemleri başkalarına.
Sen yine aynı hesapsız,
aynı sevinçle..
6 Eylül 2015 Pazar
Ah Kalbi
Ah kalbi;
yüzündeki çizgilerden intikam alan
çocuk kalbi, bir gün aniden
etrafındaki duvarları farketti.
Gözleri yeni açılmış bir ămă kadar şaşkındı.
Ne zaman bu kadar yükselmişti bu duvarlar?
Ah kalbi;
ayak uçlarında yükselse de nafile,
göz gözü görmeyen dumanların arasında
bir de bu zalim duvar,
iyice imkansızdı ardını görmek..
Merdiven istemek için etrafına bakındı
ama kimseyi bulamadı, hay aksi...
Duvarın bu tarafında kimse yoktu ki.
Seslendi elini uzatan olur diye,cevap alamadı..
Sonunda belli belirsiz bir çocuk sesi duydu;
"Buradayım hadi al beni yanına ne olursun"
diyordu çocuk.
"Kimsin sen" diye sordu, cevap alamadı.
Bu sessizliğin karşısında merakı da artmıştı,
onu görmek istedi.
Peki şimdi nasıl ulaşacak kalbinin dışına?
Ah kalbi,
dilinden sakındığını parlak gözleriyle ele verirdi,
bilmezdi hiç.
Biri gözlerine fazlaca baksa
hemen ciddiyetsiz bir tavır takınır, alay ederdi.
Bundan mıydı duvarın bu tarafında
uzanacak kimsenin olmayışı?
İstemeyişinden mi?
İstese o güzelliği paylaşacak nicelerini bulurdu yanıbaşında..
Ah kalbi, aniden anladı;
ruhunu karıştıran onlarca çelişki
duvarlarını yükseltiyordu.
Bir çatlak olsa,
bir damla su sızsa kendinden tarafa,
onu öldürmesinden korkuyordu.
Haksız da sayılmazdı aslında,
Yüzlerce kez yaralanmış,
onlarca kez ölmüştü daha önce...
Küllerinden son kez doğduğunda
kendisi dışında ne varsa her seyi mühürlemişti.
Ama artık canına tak etmişti.
Her neyse korktuğu, göze alacaktı.
Kararttı parlak gözlerini,
"Yıkmalı bu duvarları" dedi.
Daha bunu aklından geçirdiği an indi tüm duvarlar..
Gürültüsüz yok olmuşlardı..
Ah kalbi..
Derin bir nefes çekti içine,
duvarın dibinde onu bekleyen çocuğu gördü.
Toz, duman biraz da tuğla arasında kalmıştı çocuk.
Ellerini daldırıp çıkardı çocuğu, kucağına aldı,
Kalbine taşıdı, sıcak bir döşeğe uzattı sakince...
Yaralarını sardı, ona hikayeler anlattı, şarkılar söyledi...
Çocuk uyanmıyor ama sık sık sayıklıyor,
Ara ara da uykusunda ağlıyordu.
Günler geçti...
Cocuğun uyanması için başında beklerken,
kendisi uyuyakaldı.
Kaç zaman geçti bilinmez;
Belki haftalar belki aylar;
çocuğun parmak uçlarını hissetti yüzünde.
Ardından "Teşekkür ederim" diyen sesini duydu, gülümsedi.
"Ben sana teşekkür ederim çocuk" dedi,
"Artık özgürüm"..
Ah kalbi...
Ah kalbim..
yüzündeki çizgilerden intikam alan
çocuk kalbi, bir gün aniden
etrafındaki duvarları farketti.
Gözleri yeni açılmış bir ămă kadar şaşkındı.
Ne zaman bu kadar yükselmişti bu duvarlar?
Ah kalbi;
ayak uçlarında yükselse de nafile,
göz gözü görmeyen dumanların arasında
bir de bu zalim duvar,
iyice imkansızdı ardını görmek..
Merdiven istemek için etrafına bakındı
ama kimseyi bulamadı, hay aksi...
Duvarın bu tarafında kimse yoktu ki.
Seslendi elini uzatan olur diye,cevap alamadı..
Sonunda belli belirsiz bir çocuk sesi duydu;
"Buradayım hadi al beni yanına ne olursun"
diyordu çocuk.
"Kimsin sen" diye sordu, cevap alamadı.
Bu sessizliğin karşısında merakı da artmıştı,
onu görmek istedi.
Peki şimdi nasıl ulaşacak kalbinin dışına?
Ah kalbi,
dilinden sakındığını parlak gözleriyle ele verirdi,
bilmezdi hiç.
Biri gözlerine fazlaca baksa
hemen ciddiyetsiz bir tavır takınır, alay ederdi.
Bundan mıydı duvarın bu tarafında
uzanacak kimsenin olmayışı?
İstemeyişinden mi?
İstese o güzelliği paylaşacak nicelerini bulurdu yanıbaşında..
Ah kalbi, aniden anladı;
ruhunu karıştıran onlarca çelişki
duvarlarını yükseltiyordu.
Bir çatlak olsa,
bir damla su sızsa kendinden tarafa,
onu öldürmesinden korkuyordu.
Haksız da sayılmazdı aslında,
Yüzlerce kez yaralanmış,
onlarca kez ölmüştü daha önce...
Küllerinden son kez doğduğunda
kendisi dışında ne varsa her seyi mühürlemişti.
Ama artık canına tak etmişti.
Her neyse korktuğu, göze alacaktı.
Kararttı parlak gözlerini,
"Yıkmalı bu duvarları" dedi.
Daha bunu aklından geçirdiği an indi tüm duvarlar..
Gürültüsüz yok olmuşlardı..
Ah kalbi..
Derin bir nefes çekti içine,
duvarın dibinde onu bekleyen çocuğu gördü.
Toz, duman biraz da tuğla arasında kalmıştı çocuk.
Ellerini daldırıp çıkardı çocuğu, kucağına aldı,
Kalbine taşıdı, sıcak bir döşeğe uzattı sakince...
Yaralarını sardı, ona hikayeler anlattı, şarkılar söyledi...
Çocuk uyanmıyor ama sık sık sayıklıyor,
Ara ara da uykusunda ağlıyordu.
Günler geçti...
Cocuğun uyanması için başında beklerken,
kendisi uyuyakaldı.
Kaç zaman geçti bilinmez;
Belki haftalar belki aylar;
çocuğun parmak uçlarını hissetti yüzünde.
Ardından "Teşekkür ederim" diyen sesini duydu, gülümsedi.
"Ben sana teşekkür ederim çocuk" dedi,
"Artık özgürüm"..
Ah kalbi...
Ah kalbim..
5 Eylül 2015 Cumartesi
Basitin Güzelliği
Hayatın üzerine çok düşünülen çok yazılıp çizilen anlamı, basit ayrıntılarda bizi bekliyor. Bazen sinsi sinsi gizleniyor ve ne yaparsak yapalım görünmüyorlar. Bazen de bizimle alay edercesine öyle yerlerde ortaya çıkıyorlar ki, hayıflansak mı mutlu mu olsak bilemiyoruz.
Hızlı ve hoşgörüsüz şehir yaşamı, bütün bu ayrıntıları ıskalamamıza sebep oluyor. Oysa her şey öyle basit ki..Ve aslında basitlik en güzel armağan.. Biz zavallı yorgun kent insanları, negatif enerjilerle o kadar sarmalanmışız ki, insanlık görünce şaşalıyor, inanamıyor ve fena halde üzerimize alınıyoruz. "Sevgidir" bu diyoruz..Bize özel zannettiklerimiz aslında olması gereken gerçek bir insanlığın yansımasından ibaret. İnsanlığın nasıl olması gerektiğini unutmuşuz ya hayretimiz hep bundan.
Peki hayatın tüm zorluklarına ve yalnızlıklara rağmen insanlığından en ufacık bir parça kaybetmemiş; saç diplerinden ayak parmaklarına kadar özenden oluşan birini kalbine almamak mümkün mü? Bir daha eşini benzerini bulamayacaksak hele?? Sevmemek mümkün mü?Güzelliği karşısında şapşallaşmamak mümkün mü? Değil elbet, tek yapabileceğin kendini bırakmak ve iyisiyle kötüsüyle tadını çıkarmak. İçini acıtan sevgi olsun yeter ki, çok şanslı say kendini;çünkü sana kattıkları da kat be kat büyük olacaktır. Hayatın sana en güzel süprizidir; umut verir..Hiç bir şey için olmasa da kendin için umut olur.
Hayat çok basit. Onu zorlaştıran hep biziz maalesef. Hepimiz de bunun farkındayız ama sıradanlıktan ve yapaylıktan yakamızı kurtaramıyoruz. Düşünsene; birine hiç sebepsiz yere gülümsemeyeceksek neden yaşıyoruz? Birine adam akıllı sarılamayacaksak, parmakuçlarımızla dokunmayacaksak, hüzünlenince göz yaşlarımızı paylaşamayacaksak, korkmadan şakalaşamayacaksak, birbirimizi dibine kadar düşünmeyeceksek neden dünyanın çilesini çekiyoruz? Bunlar en basit ihtiyaçlarımız...Dünya kötü bir gezegen olmaya başladığından beridir, bizi tüm bunları itiraf etmekten alıkoyuyor sadece. Kötüleşen dünyanın içi kararan insanları, bu duygulara arkasını döndükçe çözümsüzlük sürecek. Sadece eğer şanslıysak "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey"...
Hızlı ve hoşgörüsüz şehir yaşamı, bütün bu ayrıntıları ıskalamamıza sebep oluyor. Oysa her şey öyle basit ki..Ve aslında basitlik en güzel armağan.. Biz zavallı yorgun kent insanları, negatif enerjilerle o kadar sarmalanmışız ki, insanlık görünce şaşalıyor, inanamıyor ve fena halde üzerimize alınıyoruz. "Sevgidir" bu diyoruz..Bize özel zannettiklerimiz aslında olması gereken gerçek bir insanlığın yansımasından ibaret. İnsanlığın nasıl olması gerektiğini unutmuşuz ya hayretimiz hep bundan.
Peki hayatın tüm zorluklarına ve yalnızlıklara rağmen insanlığından en ufacık bir parça kaybetmemiş; saç diplerinden ayak parmaklarına kadar özenden oluşan birini kalbine almamak mümkün mü? Bir daha eşini benzerini bulamayacaksak hele?? Sevmemek mümkün mü?Güzelliği karşısında şapşallaşmamak mümkün mü? Değil elbet, tek yapabileceğin kendini bırakmak ve iyisiyle kötüsüyle tadını çıkarmak. İçini acıtan sevgi olsun yeter ki, çok şanslı say kendini;çünkü sana kattıkları da kat be kat büyük olacaktır. Hayatın sana en güzel süprizidir; umut verir..Hiç bir şey için olmasa da kendin için umut olur.
Hayat çok basit. Onu zorlaştıran hep biziz maalesef. Hepimiz de bunun farkındayız ama sıradanlıktan ve yapaylıktan yakamızı kurtaramıyoruz. Düşünsene; birine hiç sebepsiz yere gülümsemeyeceksek neden yaşıyoruz? Birine adam akıllı sarılamayacaksak, parmakuçlarımızla dokunmayacaksak, hüzünlenince göz yaşlarımızı paylaşamayacaksak, korkmadan şakalaşamayacaksak, birbirimizi dibine kadar düşünmeyeceksek neden dünyanın çilesini çekiyoruz? Bunlar en basit ihtiyaçlarımız...Dünya kötü bir gezegen olmaya başladığından beridir, bizi tüm bunları itiraf etmekten alıkoyuyor sadece. Kötüleşen dünyanın içi kararan insanları, bu duygulara arkasını döndükçe çözümsüzlük sürecek. Sadece eğer şanslıysak "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey"...
2 Eylül 2015 Çarşamba
Kıyıda
Bugün iş yerinde elektrikler kesildi. Neredeyse tüm günü güneşi dolu dolu içeri alan dört duvar arasında klimasız geçirdik. Sıcaktan bunaldık, rahat çalışamadık, şikayet edip durduk..Sonra sosyal medya sayesinde, bir fotoğraf gördüm. Bodrum'da cansız bedeni kıyıya vurmuş mülteci bir çocuğun fotoğrafı. İsmi Aylan,henüz 3 yaşında. Ülkesinden kilometrelerce uzakta bir deniz kıyısında bulundu. Normal şartlarda bu tür fotoğraflardan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışırken, bu kez uzun uzun baktım. Beş dakika önce şikayet ettiğimiz hayatı düşündüm ve bir kez daha utandım. Kızımdan daha küçük bir çocuk, kim bilir nasıl bir korkuyla, derin denizlerde boğulmuş. Ne uğruna bunca insan ölümle burun buruna gelme pahasına evlerinden kaçmışlardı? Hangi din! Hangi devlet! Hangi güç! uğruna? Para mı? Hırs mı? İktidar mı?...Yüzüstü uzanmış, sanki beş dakika önce, kumlarda oynuyormuş da uyuyakalmış gibi..Minik kolları iki yanında, parmakları açık..Kimisi bu fotoğrafın paylaşılmasından yana, kimi ise zehir zemberek karşı çıkıyor. Oysa ki; bazen rahatımız kaçmalı, hatta üzüntüden ölecek gibi olmalıyız ve uzun uzun bakmalıyız. Kıyıya vuran o ufaklığın bedeni değil; kıyıya vuran ve ölen insanlık, dünya, inandığımız her şey. Bu dünyanın bütün anlamı, yaşamın bütün anlamı bugün Bodrum sahilinde kıyıya vurdu; kıpırtısız, buz gibi. Bizlerse elimiz kolumuz bağlı, sadece "ah vah" diyebiliyoruz. Kendimizi annesinin yerine koyuyoruz, ülkelere ağız dolusu küfürler ediyoruz ve biraz cesaretli olanlarımız Allah'a isyan ediyor. Sonra yine hayatlarımız devam ediyor. Bu berbatlığın tek çözümü: kıyamet için; insanoğlu, her gün dua edecek hale gelene kadar sürecek bu lanet.
Biz yine çok değerli yaşamlarımızda, ufacık olaylara üzülüp kahrolacağız. Rahatımız kaçınca şikayet edeceğiz. Birileri birilerine şuursuzca oy verecek, birileri oy vermeye bile üşenecek, bir başkası para kazanmak uğruna, ülkeyi yiyip bitiren şeytana ruhunu satacak, silahlar satılacak, din kullanılacak, bilmek istemeyen bilmeyecek, duymak istemeyen duymayacak, çoğunluk cahilliğini kalkan edecek ve dünyanın en dindar, en fakir ülkelerinde yine çocuklar kıyıya vuracak. Dünyayı ve insanları bu hale getiren ne olabilir sizce? Ya Tanrı; bizden umudunu kesip, kendine başka dünyalar yarattı ya da kıyamet çoktan koptu, bizse ağır ağır o kıyameti yaşamaktayız. Affet çocuk!
Biz yine çok değerli yaşamlarımızda, ufacık olaylara üzülüp kahrolacağız. Rahatımız kaçınca şikayet edeceğiz. Birileri birilerine şuursuzca oy verecek, birileri oy vermeye bile üşenecek, bir başkası para kazanmak uğruna, ülkeyi yiyip bitiren şeytana ruhunu satacak, silahlar satılacak, din kullanılacak, bilmek istemeyen bilmeyecek, duymak istemeyen duymayacak, çoğunluk cahilliğini kalkan edecek ve dünyanın en dindar, en fakir ülkelerinde yine çocuklar kıyıya vuracak. Dünyayı ve insanları bu hale getiren ne olabilir sizce? Ya Tanrı; bizden umudunu kesip, kendine başka dünyalar yarattı ya da kıyamet çoktan koptu, bizse ağır ağır o kıyameti yaşamaktayız. Affet çocuk!
25 Ağustos 2015 Salı
Veda
"Veda" orada ayak uçlarında bekliyor
Görüyorsun ama yakalamak için gayretin gerekli.
Yere uzanmışsın boylu boyunca,
dizlerini kırman yasaklanmış.
Tek bir kural var;
elinin parmak uçlarıyla uzanmalısın ayaklarına.
Isınmamış bedenin zorlanıyor.
Pes etmek yok, "ha gayret" diye diye uzanacaksın.
Veda etmelisin artık,
ne kaldıysa kabuk bağlayan bırakmalısın o eski durakta..
Biliyorum bu sancılar boşa değil,
uykularından uyanıp sessizce ağlamaların boşa değil;
ruhundan başa bir ruh doğuruyorsun.
Ha gayret, uzanacaksın..
Veda ettiğin, vazgeçtiğin "sen" olmayacaksın korkma.
Vazgeçtiğin;
sana yük olan her kelime, her sokak, her insan ile
biraz daha hızlı koşacaksın..
Tazelik yüzündeki gülümsemeyi kalbine bulaştıracak..
Sonrası geride bırakmanın huzuru...
Yaralara tutunarak yaşamak bitsin artık.
Bırak seni besleyen onlar olmasın.
Kendi yolunu kendin yürüyorsun madem,
madem içinden gelmiyor kimseye anlatmak,
boş ver artık.
Bırak sana kalsın hissettiğin kocaman kocaman duygular..
Zorlama artık hiç bir şeyi..
Derin bir nefes al;
o nefese uyum sağlamayan her bir görüntü tuzla buz olsun.
Vazgeç ve vedaya uzan,
dokun ayak uçlarına..
Görüyorsun ama yakalamak için gayretin gerekli.
Yere uzanmışsın boylu boyunca,
dizlerini kırman yasaklanmış.
Tek bir kural var;
elinin parmak uçlarıyla uzanmalısın ayaklarına.
Isınmamış bedenin zorlanıyor.
Pes etmek yok, "ha gayret" diye diye uzanacaksın.
Veda etmelisin artık,
ne kaldıysa kabuk bağlayan bırakmalısın o eski durakta..
Biliyorum bu sancılar boşa değil,
uykularından uyanıp sessizce ağlamaların boşa değil;
ruhundan başa bir ruh doğuruyorsun.
Ha gayret, uzanacaksın..
Veda ettiğin, vazgeçtiğin "sen" olmayacaksın korkma.
Vazgeçtiğin;
sana yük olan her kelime, her sokak, her insan ile
biraz daha hızlı koşacaksın..
Tazelik yüzündeki gülümsemeyi kalbine bulaştıracak..
Sonrası geride bırakmanın huzuru...
Yaralara tutunarak yaşamak bitsin artık.
Bırak seni besleyen onlar olmasın.
Kendi yolunu kendin yürüyorsun madem,
madem içinden gelmiyor kimseye anlatmak,
boş ver artık.
Bırak sana kalsın hissettiğin kocaman kocaman duygular..
Zorlama artık hiç bir şeyi..
Derin bir nefes al;
o nefese uyum sağlamayan her bir görüntü tuzla buz olsun.
Vazgeç ve vedaya uzan,
dokun ayak uçlarına..
23 Ağustos 2015 Pazar
Marifetti Büyümek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



