7 Aralık 2015 Pazartesi

Bir Çocuk Sevdim

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen bir an gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca yalnızca duygularıyla soydu

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

26 Kasım 2015 Perşembe

Nadas - Feridun Düzağaç

Otlarım yanar sensizlik nadasında
Toprağım, birazcık dinlensin, büyüsün yeşersin
Gelmeyişin..
Hiç bir şey diyen bi cümlenin ortasina terkedilmiş bir
Kelimeyim..
Öznesiz, zamansız, zarfsız, mektupsuz, adressiz

Seni arar durur bir kör ebeyim
Çık ortaya ne olur yaralarım iyileşsin
Çok zaman geçti çok zaman geçti
Haber vermeden gelme ne olur

Ürker tenhalığım kıskanır
Ağlar belki
Ben ağlıyamazsam gücenme ne olur
Gözlerim bitti gözlerim bitti

Dört yanım hasret
Unutulmuş bir ada gibiyim
Açıklarımda batmış yüzbinlerce gemi
Limanım, yoksun yastan

Seni arar durur bir kör ebeyim
Çık orataya ne olur yaralarım iyileşsin
Çok zaman geçti çok zaman geçti
Haber vermeden gelme ne olur ürker tenhalığım kıskanır
Ağlar belki
Ben ağlıyamassam gücenme ne olur
Gözlerim bitti gözlerim bitti...

22 Kasım 2015 Pazar

İsimsiz

İsimsiz, zarfsız sev beni. Sıfatlar koyma önüme, ardıma. Bilirsin sen de, hayatı sıfırlamaktır her yeni insan. Bırakalım sıfırlansın ne varsa eskiye ait, ne varsa geçmişten rüyalarımıza giren, yok olsun bir bir. Yaşanmışlıkların ağırlığı üzerimizdeyken ne kadar saf olabiliriz ki? Ne kadar kaygısız ne kadar gerçek kalabiliriz? İnanmaktan bu kadar korktukça, yok saydıkça eksiklerimizi, yok saydıkça zaaflarımızı ne kadar var olabiliriz? Sen de benim kadar hissediyorsundur belki,gizli kalmış bir ıssızlık halindeyiz. Konuştukça, gülümsedikçe dışımıza; içimizdeki ıssızlık büyüyor. Onu koruyup kolluyoruz her gün, her an. Tozunu alıp hissettiklerimizin, tazelenmiş bir umutla çıkıyoruz yola. Ve yola her düştüğümüzde mutlaka ardımıza bakıp el sallıyoruz, kimseye olmasa da kendimize belki de. Yorgunluğumuz sadece en umulmadık anlarda dudaklarımızdan çıkan "off"lamalarla ortaya çıkıyor. Birbirimizde aradığımız izler bazen sevinç oluyor bazen tatlı bir iç sızlaması. O tuhaf sızlamaları iyi bilirim ben. İnsana yaşadığını anlatır ama bir yandan tırtıklayarak kazır içini. Yine de sızlasın istersin. En azından yaşıyorum. Düşünsene en son ölümümün üzerinden kaç sene geçmiş. Hissetmektir insanı yaşatan. Önce yeniden hayata döner sonra sil baştan aynı hataları yaparsın. Kendini eğitmek adına dizginlediğin her an doğru yoldasın demektir. Söz dinlemeyip dürtüklersen her taşın altını, yine başarısızsındır. Karşındakini tükettiğini hissettiğinde zaten zarar ziyan içinde olduğunu bilirsin. Hepsini geçelim peki ya özlemek?İnsanların deli divane anlattığı özlem öyle küçük anlarda ortaya çıkar ki, ne uzun uzun zamanlara ihtiyaç duyar, ne de şehirler arası yollara. Yeter ki seni kendine getirmeye karar versin o, bir anda duvara çarpar seni. Neden özlediğini sormaya mecalin kalmaz. Bırakmak istersin kendini...Suyun aktığı gibi sakince akmak istersin. Buyum ben işte, bu kadarım aslında. Ne eksilebilirim ne çoğalabilirim artık. Avuç içlerimde birkaç sıcak bakış, bir tutam içten dokunuş kalmış. Onları kaybetmemek içindir ellerimi cebimde tutuşum. Sen beni pür dikkat dinleyip kelimelerimi zihnine kazırken, mimiklerimi ezberine alırken ben telaş içindeyim aslında. Bilirim ki bir yanlış söz, bir ters tavır seni benden uzaklaştırabilir. Herkesten gizleyebildiğim ağrılarımı farkeden biri için çok da tuhaf değil aslında. Ama öyle üzgünüm ki insanların emek emek inşaa ettiklerimi ufacık hatalarımda yerle bir etmelerinden. Bunu bir kez daha görmek istemem artık. Kaçınırım. Senin gibi. Belki farklı şeylerdir kaçındıklarımız ama aslında çok da ayrıntı var bizi bir şekilde yakın kılan. Yine çok konuştum. Susmak bütün dünyaya karşı kolay. Sana karşı zor.

5 Kasım 2015 Perşembe

Otursak Seninle

Bir otursak karşılıklı; 
etrafta kimse olmasa, 
çıt çıkmasa yer küreden,
görüntüler silikleşse
kuşlar uçmaya ara verse,
rüzgar bile ses etmese.
Ne güzel konuşurduk,
ne uzun dinlerdik birbirimizi. 
Ne eksik kalırdı ne fazla ruhumda.
Bırakırdım belki tüm kavgalarımı. 
Doya doya ağlar, 
doya doya gülerdim yanında.
Bir otursan karşıma; 
saatler dursa, zaman izafi olsa, 
sessizce çizgilerinden takip ederdim seni.
Hiç konuşmadan anlatacaklarını dinler,
susarak eşlik ederdim sessizliğine.
Gülüşünün altındaki yaraları 
tek tek birbirine eklerdim.
Bir otursan karşıma; 
hiç kaçmaz, kavga ederdim seninle.
Korkmaz, kaygılanmazdım hiç.
Bir otursak seninle, uzun uzun;
ara ara gözlerimiz ıslanırdı.
Bir benim gözlerim seninkileri takip ederdi
Bir seninkiler..
Buluttan nem kapacak olsam
boşverir, gülümser geçerdim yanında.
Sen yanağımdaki çukurlara uzanırdın,
ben saçlarından öperdim.
Ve sen bana yakın oldukça
ben kendimle barışırdım.

Seni Sevdim - "Gülten Akın" Anısına

Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
"Uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil 
Nasıl yürür özsu dal uçlarına 
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara 

Susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim 
Mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü 
Yitik ceren arayı arayı anasını buldu 
Adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek 
Soludum, üfledim,yaprak pırpırlandı Ağustos dindi 
Seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi 

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar 
Ve onların yoğun boyunlu kadınları 
Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa 
Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce 
Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde 
Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce 
Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz 
Senet senet satılmadan önce 
Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp 
Tanrı parsellenip kapatılmadan önce Seni sevdim. 
Artık tek mümkünüm sensin.

3 Kasım 2015 Salı

Siyaset mi Hayat mı?

Aklımızın almadığı günlerden geçiyoruz, yine, yine. Umutlanmaya başlarken tekrar başa döndük. İki gündür sanki herkes moralsiz herkes üzgün. Oysa bizler azınlıktayız. Ne yazık ki yabancı gibiyiz. Her şey bir yana en çok anlamakta zorlandığım; insanların "sevdiklerinizle siyaset yapmayın, kafanıza siyaseti fazla takmayın" yorumu. Bu olanları "siyaset" diye adlandırmak çok hafife almak olur bence. O kadar basit değil. Bizler bu konuları düşünmekten, konuşmaktan, okumaktan veya tartışmaktan zevk almıyoruz. Apolitikliğimiz keyiften yok olup gitmedi. Avrupa'nın kuzeyinde huzur içinde yaşayan bir toplum değiliz ki siyaset konuşmayalım. Bu olanlar geleceğimizdir, siyaset diyerek geçemezsiniz. Muhtemelen izleri nesiller boyu sürecek bu günlerin. Bu yüzden çoktan kendimizden geçtik, çocuklarımızın nasıl bir yaşamı olacağına dair endişeleniyoruz. İnsanlar çaresizlikten,ellerine fırsat geçşe koşa koşa ülkeyi terkedecek duruma geldiler. Neden peki? Ortadoğu pisliğine bulaşmaktan, hayatımızın her alanına müdahale edilmesinden, muhalif olan herkese en hafif diliyle "kötü" muamele edilmesinden, hukuksuzluktan, ormanların satılmasından, her yere "hizmet" adı altında betonlar dökülmesinden, en basit fırtınada hortumların çıkmasından, en güzel deniz kıyılarının satılmasından, ana okullarında dahi önce "din" in öne çıkmasından, aynı fikirde olmayan insanların ikinci sınıf vatandaş haline getirilmesinden, ülkemize tüm dünyayı korkutan örgütlerin girmesinden bahsediyoruz. Bunlar siyaset mi? Hayatımızın ta kendisi mi? Bunlara "siyaset" deyip geçenler herhalde dalga geçiyor olmalılar. Veya daha kötüsü umursamazlıkları o kadar arsızlaşmış ki, tüm bu konularla ilgilenmemizi hor görüyorlar. Bir başka ihtimalse yok sayarak kapkara vicdanlarını temizlemeye çabalıyorlar. Kusura bakmayın ama biz uyanalı çok oldu. Uykuya tekrar dalacak huzuru bulamıyoruz. "İstikrar" adı altında hayatımız mahvediliyor. Mucizelerle kazanılmış topraklar riske atılıyor; bin bir zorlukla çağ atlatılmış bir toplum cahilleştirilerek giderek geriye gidiyor. Peki istikrar ile zenginleşen kim? Dolar son 12 senede hiç mi yükselmedi? İşsizlik artmadı mı? 12 senelik iktidar gücüyle yapılan ve boyunlarının borcu olan hizmetler neden gözlerde bu kadar büyütüldü? Neden insanlar alevi olan komşularına kötü gözle bakmaya başladı? Neden herkes hoşgörüsüz ve mutsuz? Neden kadınlar daha çok öldürülmeye başlandı? Evet haklısınız, siyasiler gelir geçer ama geçerken ülkeyi karanlığa götürmesinler derdindeyiz. Bir siyasi lidere Tanrı muamelesi yapılmasına karşıyız en basitinden. Sizler uyumaya devam edin güzel güzel. Biz huzursuz olduğumuz sürece, siz uyudukça ve sizin vurdumduymazlığınızdan, vicdan yoksunluğunuzdan kurtulmadıkça rahat olamayacağız. Ve sonuna kadar "siyaset" konuşacak, yazacak ve tartışacağız. Umudumuzu ve bu ülkeyi kimsenin kirli amaçlarına teslim etmeyeceğiz. 

1 Kasım 2015 Pazar

Vazgeçmeyen Ruhun

Hayat; vazgeçmek nedir bilmeyen insanları aramakla geçer. Yönünü, duraklarını, sevdiklerini yitirirsin ama duyguların seni hiç bırakmaz. Sadece umut, ayakta tutar en zor anında. Vazgeçirmez duygularından. Seni sen yapan ve özel kılan duyguların ve onları yaşama-yaşatma biçimindir. Ağır gelir çoğu ruha...Garipsemiş gibi yaparlar. Seni tuhaf adlederler ve kendine yabancılaştırırlar. Bir an için inanırsın bile onlara. Çünkü onlar hep çoğunluktur. Çoğunluğu normalleştiren zalim düzene boyun eğersin..En azından dışarıdan. Ama ya iç dünyan..Ufacık mimiklerinle ele vermek dışında dışına yansıtmadığın ruhun? Hiç boyun eğer mi? Asla..Ruhun seni senden çok sever. Ruhun seni güzel kılar ve herkese direnir. Maskeleri düşüren de sana maske takmanı öğütleyen de ruhundur. Beyninle yüreğin arasında müthiş bir lokomotiftir. Durmadan çabalar ve seni sana sevdirir. Seni sana sevdirdikçe, yaşama ve insanlara bağlanırsın. Umrunda olmayan çoğunluk artık normal de olsa, onları hiç mühimsemezsin. Seni kıran sadece hislerinin hep yapayalnız kalmasıdır. Ama üzülmezsin çok da. Üzülmemelisin; bir sessiz bakış, üzeri kapalı bir kaç sözcük, bir çocuğun sıcak elleri, bir insanın akla sığmayacak güzelliği güç verir. Hayat böyle devam eder bütün kahrına rağmen. Ve aslında hayat fazla zalim ama fena güzeldir.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Sen Uyurken

Uyuyorsun yanımda;
küçüldükçe küçülüyor yüzün,
ağzın-burnun birbirine geçiyor sanki..
Uyuyorsun yanımda,
nefesini dinliyorum uzun uzun...
Parmak uçlarımla dokunabiliyorum ancak,
tedirgin ve telaşlı,
her dokunuşun ardından pişman olsam da
tutamıyorum kendimi.
Uyuyorsun yanımda,
gözlerinde gördüğün rüyaların izleri,
seyrediyorum bıkmadan, bıkmadan..
Uyuyorsun yanımda,
ara ara bana sokularak,
sen sokuldukça bırakıyorum aklımı geride,
bedenim kocaman bir kalbe dönüşüyor.
Sen uyudukça, hayaller kuruyorum
yaşamını ve büyüdükçe güzelleşeceğini
düşünüyorum.
Yüzüne bakarken,
sevdiğim adamı buluyorum sende.
En çok da onun hiç büyümeyen
çocuk gözlerini, meraklı bakışlarını..
Kıpırdanıyorsun sonra
Gözlerini aralıyor,
uyku sersemi gülümsüyorsun bana.
Yanında olmamın mutluluğuyla
yanaklarıma öyle bir tutunuyorsun ki
içimden onlarca uçurtma havalanıyor sanki..
Dünya dönmeyi bırakıyor sen güldüķçe.
Pamuk ellerin, bebek kokun
etrafımızda ne varsa silikleştiriyor.
Uyanıyorsun..
Ve seninle her şeyin geride kaldığı
taptaze bir gün başlıyor.

29 Ekim 2015 Perşembe

Yol

Sevginin izlerini hiç bilmediğim yollarda arıyorum. Daha önce denemediğim yollardan geçiyor, bilmediğim yüzlerde, alışık olmadığım duruşlarda sezinliyorum. Dar, eski bir sokaktayım. Günün alaca saatleri, eve dönen insanların yorgun yüzlerinde. Argınlıklarına bakarak seçiyorum tanıdıklarımı. Onlar da bana bakıyorlar ama tanımazdan geliyorlar sanki. Öyle umursamazlar ki yaşanmışlıklara. Hızla geçip gidiyorlar yanımdan, ürkerek adeta. Hayret, sanki bir daha hiç bakamayacak gibiler yüzüme. Seneler öncenin mahallelerine benzetiyorum geçtiğim yerleri. Çocukların üzeri kir pas içinde, 80'lerdeki, 90'lardaki gibi. Pis ama coşkulular. Mutluluğun sevimli yorgunluğu sinmiş üstlerine. Birinin gözlerini alıyorum avucuma, bana oynadığı bin çeşit oyunu anlatıyor. Öyle mutlu ki anlatırken, bir yeşile dönüyor rengi bir maviye -kararsız-. Geri veriyorum gözleri acele ederek. Öteki kulaklarını çıkartıp veriyor, dinliyor beni ama ben hikayelerimi bitirmişim çoktan. "Sabrını zorlama boşa, dudaklarım mühürlü." diyorum, pes ediyor ve koşuyorlar sahibine. Sonra bir apartmanın ikinci katından bir başka çocuğun burnu düşüyor ayaklarımın önüne. Elime alıyorum, kokluyor avucumu. Derin bir nefes çekip düştüğü pencereye tırmanıyor. Neydi amacı bilmiyorum, sanki o da bir iz peşinde gibi. Bunların hiçbiri tuhaf gelmiyor bana. Sokağın kalabalığı yürüdükçe azalmaya başlıyor ama durmaya hiç niyetim yok. Bin sene önce benimle yürümüş eski bir dostu buluyorum yanımda. Susarak yürüyor bir süre benimle, geçmişte hep olduğu gibi. Başını eğip sorgulayan gözlerle bakıyor ara ara. Ben de ona cevapsız bakışlarla karşılık veriyorum. Bir an gözlerim dalıyor ve geri döndüğümde yok olmuş...Zerre umursamıyorum gidişini. "Ne ilk, ne de son nasıl olsa" diyorum. Her gidenin ardından yeter miktarda bakmışım. "Artık konuşmak da yok geriye dönüp bakmak da" diye geçiyor aklımdan. Ne diye çıkmıştım yola ben? Ha evet, sevginin hiç bilmediğim izlerini arıyordum. Ağızdan çıkan sözlerde, yazılmış cümlelerde değil üstelik. Bu kez farklı. Yol inceldikçe insanlar tek tük görünür oluyor. Hayıflanmıyorum, bilakis içim ferahlıyor. Aradığım izler onlarda yok biliyorum. Hava artık tamamen kararıyor. Yolda bana eşlik eden bir kaç kedi, aylak bir köpek ve seyrek aralıklı sokak lambaları. Lambalardan biri önümde eğiliyor birden bire ve sırıtıyor bana. "Deli misin?" diyorum. "Sokak lambasıyla konuştuğunu hatırlatırım!" diyor dik dik bakarak. İtiyorum elimle, dokunur dokunmaz dikleştiriyor bedenini. Yürümeye devam ediyorum. Bu yol uzadıkça bir masalın içine karıştığımı hissediyorum. Zaman kırılıyor, paramparça oluyor sanki. Bunca tanıdık yüz yanılsamadan ibaretti belli ki. Düpedüz hayaldi. Yerkürenin daha önce keşfedilmemiş bir kıtasına düşmüş gibi hissediyorum. Tanıdık hiç bir şey kalmıyor etrafımda. Saatlardir, günlerdir, belki de haftalardır yürüdüğümü zannettiğim sokak, beni bilmediğim bir yere getiriyor bir şekilde. Sokağın eski parke taşları oynamaya başlıyor sonra. Tümüyle yerden ayrılıp önce havalanıyor, sonra kayıp gitmeye başlıyor ayaklarımın altından. Korkudan gözlerimi açamıyorum ilkin. "Ama hayır, yükseklik korkuma yenilmenin zamanı değil." diyorum içimden. Yavaşça dizlerimin üzerine oturup göz kapaklarımı aralıyorum...Çocukluğumuzun "pamuk tarlası" diye tarif ettiğimiz bulut kümelerinin arasındayım...Bulutların arasından önceleri tek tek görmeye başladığım ağaçlar giderek kalabalıklaşıyor. Bir süre sonra da hiç bilmediğim çeşit çeşit ağacın arasından masmavi bir deniz görünüyor. Gülümsüyorum..Adına "ikinci dünya" dedikleri yerde olduğumu anlıyorum. Ayaklarım altındaki sokak yavaşça duruyor. Yeniden yürümeye başlıyorum. Ama bu kez farklı. İçimi anlamsız bir huzur, sebepsiz bir mutluluk kaplıyor sanki. Meraklanmıyorum, kaygılanmıyorum artık. Yürümeye devam ederken birkaç yüz beliriyor yanımda. Onları gözlerinden ve gülümsemelerinden tanıyabiliyorum sadece. Konuşmak için ağzımı açmak istiyorum, parmaklarıyla dudaklarımı kapatıyorlar. Aralarından biri sessizce uzanıp kulağıma fısıldıyor "Hiç bir şey söylemene gerek yok, burada ne soru var ne kaygı..Biz seni hislerinden tanıyoruz, sen de bizi..Yaşamana bak, hoş geldin" diyor..Sevginin izlerini hiç bilmediğim yollarda buluyorum.  

25 Ekim 2015 Pazar

Kayıp Kahramanlar

Büyümek tercih değil aslında. Zorlanarak büyüyoruz, büyütülüyoruz. Ama sadece boyumuzla posumuzla, gittiğimiz okullarla, aldığımız kararlarla değil aslında. Bizi asıl büyümeye mecbur bırakan kahramanlarımız. Her çocuk için kahramanları çok özeldir ve çoğu zaman gizlidir. Sır gibi kalbimizde filizlendirir sonra özenle büyütürüz onları. İçten içe bizim masallardaki, okuduğumuz romanlardaki veya izlediğimiz filmlerdeki karakterlerden kahramanlar yarattığımızı zannededursunlar, asıl kahramanlarımız gerçek insanlardır. Etten kemikten bizim gibi birer "insan" olan varlıklarını süsler, gözümüzde devleştiririz. Yaşamımızdaki rolleri farklıdır elbet. Kimi anne-babasını, kimi yaşı büyük kardeşlerini, kimi de halasını-dayısını kahramanı yapar. İlla o kadar yakın olmak zorunda da değiller aslında. Karşı binadaki gizemli yaşlı adamı, bakkal amcayı, eve gelen televizyon tamircisini de kahramanlaştırabiliriz. Öğretmenler, yaşı bizden büyük okul arkadaşları vs vs aklınıza kim gelirse. Rollerinin bir önemi yok aslında. Kimisi büyük işler başararak bizi hayran bırakmıştır, kimisi ufacık bir hareketle. Kiminin vicdanına, inceliğine tutuluruz kiminin heybetli fiziksel özelliklerine kiminin de sadece yaşam hikayelerine. Ama öyle yada böyle kalbimizde kahramandırlar işte. Sonra birer birer yok olmaya başlarlar. Yaşamdan koparak, vicdanlarını yitirerek ya da zamanla yaptıkları basit hareketlerle gözümüzden bir bir düşerler. Onlar gözümüzden düşerken ruhumuz ezilir-büzülür. Beklenmedik davranışları hem onların kahramanlıklarını küçültür hem kendimizden utanır hale getirir. "Hani benim kahramanım" dersiniz ya içten içe, ne üzücüdür aslında. Hayır hayır, büyüdüğümüz için yitirmezler kahramanlıklarını. Onların güzelliklerini, özelliklerini yarı yolda bırakmalarıyla biz büyümeye zorlanırız. Yüzleri silikleşir, sesleri boğuklaşır..Kahramanlar azaldıkça çocukluk geride kalır. El sallar, belki de efkarlanıp arkalarından içeriz..

21 Ekim 2015 Çarşamba

"Sen" Sandığım Belki Benim Yüreğimdi

Çok mu rüya gördük? Uykumuzdan uyandık zannedip daha da derinine mi gömüldük rüyaların?Kabusla gerçek, hayalle rüya birbirine mi geçti? Birden kendimize getiren, yüzümüze tokat atan ne oldu? Yoksa korkular haklı mı çıktı? Aslında her şey aynı, herkes aynı, kim bilir..Farklı zannettiklerimiz belki bizim yanılgılarımızdan ibaret. Belki her şey bir yansıma; kendi ruhumuzdan, kendi kalbimizden güzel birer kopya. Gözümüzde güzelleştirdiğimiz, anlamlar verdiklerimiz aslında kendi illüzyonumuz. Öyle görmek-öyle düşünmek istediğimizden, çok fazla istediğimizden, bu yansımayı fark etmiyoruz. Belki duyduğumuz cümlelere istediğimiz anlamlar yüklüyor, kelimerin içini duygularla dolduruyor, davranışları gözümüzde büyütüyor, istediğimiz gibi anlıyoruz. Belki inanmak için direne direne hayaller üretiyor, en güzel senaryoları yaşadığımızı zannediyoruz. Yanlış karakterlere, yanlış dialoglar kurduruyor, mimikleri yanlış anlıyoruz. Belki gerçek olan sadece kendimiziz ve bizim dışımızdaki herkes illüzyon. Gerçek olmasına çok ihtiyaç duyduğumuz güzel yalanlar..Olamaz mı? Olabilir.

18 Ekim 2015 Pazar

Çatlak

Ne yaparsak yapalım, tüm tecrübelerimize rağmen, hayat her an ders vermeye devam eder. Yaşına başına bakıp dalga geçercesine hem de. "Artık şaşırmam" demek gülünçtür bir bakıma. Ama hayatın alaycılığına rağmen, inadına aldığın tüm geçmiş dersleri yok saymak ister insan. İnadına büyümemek, inadına aldanmak ister. Aldanmanın büyüsüne kaptırırsın kendini. Çünkü suyun akışını izlemek heyecan vericidir. Kimileri buna "insanlara olan umudu yitirmemek" der. Ama bana göre kendine olan umudunu yitirmemektir. Kendine dair umudun varsa hissetmeye dair hevesin sona ermez. Kurbanlık koyun gibi beklersin sadece, başına gelecekleri. Üzüleceğin kesindir üstelik, sevineceğin de. Ama sevinçle üzüntünün görünmez terazisi sadece kişinin kendisini ilgilendirir. Hesabı sadece kendine verir insan! İşte, tüm yaşanmışlıklara rağmen tezcanlı davrandığınızda şaşırırlar. Görüntünüzün ruhunuzla örtüşmediği noktalarda, yaşamınızla anlattıklarınız daha da alakasız durabilir; uzaktan elbet. Anlamalarını beklemezsiniz, dinlemelerini de. Hem zaten dinleme işi aslında hep size aittir. Siz dinlersiniz onlar konuşur. Bundan şikayet de etmezsiniz aslında.  Sonra yorgunluk kendini hissettirir. Yanına çokça da bıkkınlık gelir. Gücünüzü yitirsiniz. Sesinizi yükseltmeye, birine sarılmaya, dinlemeye veya konuşmaya dair zayıf hissedersiniz. Haliniz kalmaz kısaca. Kendi iç hesaplaşmalarınıza gelmiştir belki sıra. Kendinize dönersiniz, bir de en yakın bir avuç insana. Zaman geçer...Yaşının bin katı yaşamışsın hissi yavaşlatır hatta pas tutturur. Ta ki zihnindeki paslı çarkın yeniden dönmeye başlamasına kadar. Yüreğindeki çatlakların arasından su sızmaya başlar. Suyun akışı yavaştır ama tozu,kiri ve tüm zayıflıkları yıkar usulca. Bundan sonrası bambaşka bir hikayedir. Güç senin içindedir, halledersin nasıl olsa!!!

16 Ekim 2015 Cuma

Mucize

"Mucize" ne kocaman bir kelime. İçi uçsuz bucaksız imkansızlıklarla dolu sanki. İnsanın aklına neler neler getiriyor, ne beklentilere yol açıyor. Bir ağacın gölgesinde hayallere dalıp kendimize deli mucizeler çizebiliriz. Oysa ki mucize bizimle anlamlanıyor, bizimle büyüdükçe büyüyor. Sana mucize gelen ona sıradan olmuş ne önemi var? Ona mucize olanın sana ne faydası var? Hiç. Mucize, tamamen kişisel ve belki de en basit ayrıntılarda gizli. Mesela çocuğun ilk kez "anne" deyişidir mucize. Veya seneler geçse de aynı adama aynı hayranlıkla bakabilmektir, elinin sıcağının hiç tükenmeyişidir. Bazense mucize, bir insana en kuytu yaralarını göstermek, sesini duyunca ferahlamaktır. Belki mucize, aynı ana babadan olmadan "kardeş" hissetmekte, belki de onun canı acıdığında senin avuçlarına dikenlerin batmasıdır.  Kim bilir bir cümlenin kalbini yerle bir etmesinde veya küçücük bir gülüşün keyifsiz bir güne ışık olmasındadır. Uzaklarda aramaya gerek yok; mucize, damarlarında akan kanda, sevdiğin yemeğin damağında bıraktığı tatda, denizin kokusunu içine çekmekte, sevdiklerinle uyanmaktadır. Hepsini boşverin, "Mucize" sağlıkla tamamladığımız ve sevgiyi hissettiğimiz sıradan bir günün ta kendisidir aslında, görmek isteyene..

15 Ekim 2015 Perşembe

Ayaklarını Akıntıya Sarkıtan Çocuk

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
lüferler geçer senin içinden
küçük göçmen balıklar
-ama nereye giderler sisili sularda-
Gemilerle gezen bu şehrin sesini
ikimiz iki dilden duyarız da
duymaz gemiler.

Bir yerli-yabancı burada, bir yabancı-yerli orada
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyada bir anayurt bulunmaz sana, bana.

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
teslim olan sokaklardan geçtim koşarak
elimde altmış vaftiz şekeri
koşarak
koşarak
-ama nereye gidebilirdim başka-
bir sen sağ kalmıştın
bir de iki gözü iki renkli bir kedi

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyaya yenildikçe güzelleşir insan
inan bana

Kimbilir kimleri taşır
denizde ışıklar yüzdüren şu batık gemi
kimlere açılır lambaları yanan evlerin pencereleri
"sizi seviyorum" desem çıkar mı bir işiten
insan daha uzak yıldızından
daha yalnız dünyadan.

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
hangi yoldan geçsen incirler dokunurdu sana
vişne dalları, karadutlar
sana, bana dokunurdu yaprak döken ağaçlar
-ama nereye gidecektik ki iki başımıza-
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
ayak izlerimizdi saçılan yapraklar
yoksa birer lüfer miydiler suda?

Donakaldık
donakaldık, karşı karşıya
sur kapılarını tutan ak mermerden iki insandık
çekip gitsek yıkılacak bu şehir
kalsak
kalsak diyoruz ama
gemilerin halat attığı taşlar tanır da ikimizi
gemiler tanımaz
çığlık çığlığa dumanlar soluyarak
geçip giderler aya'ucumuzdan
-boş yere uçar martılar-

Boş yere bütün yolculuklar
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.

Gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.

Mehmet Yaşın / İstanbul, 1987

13 Ekim 2015 Salı

Ağlasa

Ne vakit gözleri yaşaracak olsa
yutkunur, 
derin bir nefes çeker içine,
sigara gibi..
Ağlamamayı zaferden sayar, övünür.
Oysa bilmez ki
göz yaşını içine akıtmasıdır
onu asıl zehirleyen.
Ağlasa şehir başına mı yıkılır zanneder?
Yoksa dünyası tersine mi döner?
Dönsün varsın dünya terse
ne olur ki?
Bir ağlasa,
yağmur yağar, fırtına kopar..
bir ağlasa dolu dolu
kıyamet bile kopar!

11 Ekim 2015 Pazar

Veysel Atılgan

Veysel; güzel gözlü çocuk; seni hiç tanımıyorum. Aileni, kökenini, yerini yurdunu bilmem. Tek bildiğim 9 yaşında babanla barış için yürümek istediğin. Sabah babanın elini tutarak sevinçle evden çıktığını hayal ediyorum. Haftasonu baba-oğul güzel vakit geçirecektiniz, heyecanlıydın. Hava pırıl pırıl güneşliydi. Ama o güzel sonbahar sabahı, hayat senin için sona erdi. Ani ve utanç vericiydi gidişin.  Barış yürüyüşü için yüzlerce insanlar buluşmuştunuz ve barış için yürüyecektiniz.  Daha yürüyüş başlayamadan bombalarla yarıda kaldı gülümseyişin. Baba-oğul çekip gittiniz bu dünyadan. Yarın okula gidemeyeceksin, annen seni bir daha öpemeyecek, hayatın senin için hazırladığı hiç bir süpriz senin olmayacak. Peki biz ne yapacağız? Seni içine sığdıramayan bu topraklarda sanki sen hiç ölmemişsin gibi nasıl yaşayacağız? Güzel gözlü oğlum; dün seninle birlikte onlarca insan zalimce öldürüldüler. Biz yine neye uğradığımızı şaşırdık yine çaresiz kaldık. Öfkemiz, nefretimiz getirecek belki sonumuzu. Belki insanlar gibi topraklar da bölünecek sonunda, bilemiyorum. Ama okuduğum onlarca ölüm hikayesi ve gördüğüm onlarca gülümseyen yüzden en çok sen kalacaksın aklımda. Güzel gözlerin içime işledi bir kere. "Ankara" dendiği an, "barış yürüyüşü" dendiği an, "katliam" dendiği an gülüşün düşecek aklıma. Ah güzel yavrum, seni keşke hiç tanımasaydım, adını bilmeseydim. Keşke "insan" bu kadar canavarlaşmasaydı hiç. Keşke insan ırkı bu kadar uzun sürdürmeseydi yaşamını. Seni babanın elinden tuttuğun güneşli bir haftasonu, hayattan koparacak kadar devam etmeseydi hayat. Kıyamet keşke çoktan kopmuş olsaydı da, sen bu şekilde ölmeseydin. Pazartesi sabahı okuluna gidemeyeceksin ama biz yaşamlarımıza devam edeceğiz. Kahvaltı yapacağız, işe gideceğiz, sevdiklerimize sarılacağız, belki yerli yersiz dertleneceğiz ama sen hayata dönmeyeceksin. Gözlerin hiç gülümsemeyecek artık. Yükümüz giderek ağırlaşıyor. Af dilesek boş, günahkarız.. Acaba diyorum bir umut; bir başka dünya var mıdır gidebildiğin? Acaba bizim kahrolduğumuz ölümün kurtuluşun olmuş mudur çocuk? Dedim ya benimki sadece bir umut! Hoşçakal...

6 Ekim 2015 Salı

Oyun

Kelimelerin peşindeyim;
her zaman öyleydim ben.
Onlar inanmanın tek yoluydu ya hani,
onlarsız ikna olamıyordum hiç..
Cımbızla seçer alır kalbimin odalarına saklardım onları.
Nerede duyduğumu, nerede okuduğumu hiç unutmazdım.
Hele ki bana hissettirdiklerini... 
Esirgediğin, dilinin ucuna gelen o kelimelerle ayakta kalıyorum ben.
Çok bekledim ama inanma yaşım geçti gitti ne yapalım!
Baktım ki sen söylemiyorsun,
baktım ki hiç çıkmayacaklar dudaklarından;
kendime dönüyorum hemen.
En sık sığındığım yer yorganımın altı,
sıcak, korunaklı, ses geçirmez.
Ağlıyorum doya doya..
Hani çocuklar ağladıktan sonra sızarlar ya,
işte o hesap bayılmak üzereyken bir ses duyuyorum,
gözlerimi açıyorum...
Yine onlar gelmiş...kelimeler.
Odanın her yanındalar işte.
En çok da gülümsemeyen dudaklarına hapsolmuş kelimeler.
Seviyorlar, özlüyorlar, ne bileyim
benimle ilgili hep güzel şeyler anlatıyorlar.
Sonra kikirdeye kikirdeye harflere bölünüyorlar. 
Ne mi yapıyorlar tepemde?
Nereden başlasam anlatmaya;
Mesele "F" geliyor ellerini uzatıyor bana;
önce ürküyorum ama 
öyle yumuşak öyle güzel okşuyor ki saçlarımı...
tam gözlerimi kapatacak gibi oluyorum hoop
"İ" geliyor zıpayarak, alnıma kocaman bir buse konduruyor.
Çocuklaşıyorum, hoşuma gidiyor bu oyun.
kendimi teslim ediyorum harflere...
sonra "D" geliyor bir kaç bakışla ısıtıyor içimi, 
"Y" geliyor anlat derdini diyor, anlatıyorum,
"Ö" elimi hiç bırakmıyor,
"B"  ara ara gelip sarılıyor uzun uzun,
sonra "A" çıkageliyor gülümsetiyor beni...
Saatler sürüyor bu masal, bırakmıyorlar benimle oynamayı..
Sabah oluyor, uyanıyorum, seni arıyorum..
her zamanki gibi  "Özledim" diyen ben oluyorum.

1 Ekim 2015 Perşembe

İflah Olur mu?

*Kafa Dergisi'nin Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır*
Kimselerin bilmediği "seni" görmeyeli kaç hayat geçti sayamadım. Nerelerdeydin? Kendini içine hapsettiğin kale duvarlarının arkasından nasıl çıkabildin? Kim bilir belki o duvarları tırnaklarınla kazıyarak inceltin?
Senin senelerce verdiğin emeklere inat hiç beklemediğin anda biri gelip o duvara yaslandı, hayır hayır kötü bir niyeti yoktu belli ki, soluklanmak istedi sadece. Omzunu dayadığı an yerle bir oldu duvarların. Şimdi iflah olur mu parmak uçların? Üzülme, artık yalnız kalmayacaksın. Hiç kimse bu kadar sevilerek yalnız kalmaz. Sesini de duyacaklar, yüzünü de görecekler artık.
Duvarlar yıkıldı, bak etrafına. Kim var sana doğru bakan? Ağlarken acını paylaşan evinin duvarları kadar yakınında aslında. Özenle bak, göreceksin. Evet biliyorum aklına getiremezdin kendi kendine ona veda ederken. Şimdi görüntüsüyle yaralarını kanatan her bir renk, seneler önce onu kör etmişti. Görmedin, bilmedin. Gözleri yeniden renkleri seçene kadar gizlendi hayattan. Yalnızlığı başka suretlerde, ama belki hiç ummayacağın kadar çok yaşadı. Kalbinin aksine, sana baktığı gözleri hep aynı, gözlerinden tutun. Kalbine dokunamazsın belki ama, gözlerini bırakma.
Hatırlar mısın sen de; bir hevesle alıp alıp okumadığın kitaplar gibiydi seninle hikayemiz? Sonu olmayacak, başlangıcı silik. İlk adım kimindi onu bile hatırlayamıyoruz. Gidişat en başından belliydi sivri köşelerinden; hırpalanacaktık, kaçarı yoktu. Bütün diğer hikayeler gibi yarım yamalak, yara bere dolu ve eksik olacaktı. Biz hayatı hep fazla fazla yaşadık aslında.
O yara berelerin içinde küçücük bir kıymık canımızı deli gibi yaktı. Bir çiçeğin tomurcuklanması bizi deli gibi mutlu etti en basitinden. İnsanların kötülüğü bize hep birkaç beden fazla geldi. Çok çabuk güldük, çok kolay ağladık. Kimse anlamadı. Aslında hep gülümserdi yüzlerimiz, derdimiz basitti; insan olabilmek. Peki bunca çabanın karşılığı ne oldu? Hiç. Elimizde avucumuzda kalanları tek tek topladık seninle. Bıkmadık, ama her durakta biraz daha yorulduğumuzu fark ettik.
İnsanlar gelip geçtiler kalabalıklar halinde. Bize nasıl şaşkın ve hatta nasıl tuhaf bakarlardı. Umursamazdık, çoktan almıştık dersimizi. O yüzden bazen deli dediler arkamızdan ve çoğu zaman hiç dokunamadılar. Geçtik, gittik; hem hayattan hem birbirimizden.
Şimdi başka hayatları yaşamış, başka başka yollardan geçmiş ve hiç inanmayacak kadar yorulmuşuz. Birbirimizi uzaktan görüyoruz ama uzanmaya mecalimiz yok. Sen kendi dünyanda ben kendi dünyamda. Kim bilir, belki yeniden inanacak kadar çocuklaşırız.

Gönül - Feridun Düzağaç

Gönül, aldanır aşka
Aldatır aşkı,
Kirletir, incitir.
Gönül, susuverir bazen
Bir yalnızlık yazar sessiz harflerden

Bana sulhsün, zulüm değil
Gönül bir gülsün, bazen benim gülüm değil

Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül

Gönül, hep aradı durdu
Sonunda imkansızın kıyılarına vurdu
Gönül, hiç usanmadı, hiş uslanmadı
Hep acıtana kondu

Aradığım ne kaldıysa inan buna gönlüm 
dünden de uzakta

Gel gidelim uzaklara
Sen düşünü düşüme, başını göğsüme yasla gönül

27 Eylül 2015 Pazar

Yaz Biter

Caanım yaz, nasıl da direniyor sırasını savmamak için. Yağmuruyla, insanı ürküten gök gürültüleriyle uyarılarını sertleştirmeye başlayan sonbahara ayak diriyor. Elinde bir tek parlaklığı azalan güneşi kalmış yaz'ın. O da yetmedi mi çaresizce son nem bulutlarını ileri sürüyor üzerimize. Eylül'e güveni tam, Ağustos'un gidişine aldırmıyor. "Nasıl olsa koca bir ay daha var hüküm sürebileceğim" diye düşünüyor. Salına salına dolaşıyor sokaklarda, sahillerde..Ama zalim zaman mevsimlerin göz yaşına bakar mı?  Yavaştan boynu bükülüyor işte. Yaz'la sarmaş dolaş dans eden Eylül'ün son günleri geliyor. Sonbahardan kendini çekse, sırtını sıcak günlere dayasa da Eylül, elinden ne gelir? Ekim koca sesiyle gümbür gümbür geliyor. "Ey yaz güzeli, arka sıraya geç bakalım, sahne benim!" diyor tok tok. Gülümseyerek alıyor sazı eline; bir omzunda serinleten yağmur bulutları, diğer omzunda yaprakları dallardan ayıran rüzgarları, başlıyor çalmaya..Şimdilik kar-kış uzak duruyor ya; kendinden emin, keyifli. Hiç düşünmüyor sırasını savacağı günleri, hükmünün tadını çıkarıyor sonbahar...