5 Ağustos 2014 Salı

Sevgili Olmayı Unutmamalı

"Sevgi neydi, sevgi emekti" der Asya, ne kadar eskimeyen bir cümle. Seneler geçerken önce sevgili, sonra eş ve ebeveyn oluyorsun sırasıyla...Eğer bu süreçte sevgin ve dostluğun değişmiyorsa sadece büyüyorsa, o zaman şanslısın. Şanslı olduğun sürece de elindekini koruyup kollamanın sorumluluğunu da taşımalısın. Kavga ettiğin, öfkelendiğin, kırıp döktüğün zamanlarda yalnız olduğun geçmişi veya O'na hasret geçirdiğin günleri düşünmelisin. Onsuz günlerini hatırlayıp hiç kızgın kalamıyorsan zaten senin sevgine hiç bir zarar gelmez. Nazarmış, kötü gözmüş, negatif enerjiymiş falan filan geç git. Seviyorsun işte, pamuklara sarıyorsun sevdiğini, ne güzel. Anne baba olmak elbet aynı evde yaşamaktan daha büyük bir adım.  Birlikte takım olmayı, beraber hareket etmeyi, en zorlu günlerle başa çıkabilmeyi, birbirine yaşam alanı, nefes alma zamanı bırakmayı öğreniyorsun. Aynı kaygıları eş zamanlı yaşıyor, aynı sorumluluğu taşıyorsun. Küçücük bir insan yavrusunu büyütmeye çabalıyorsun. Sokaktayken, işteyken aslında her anında o insan yavrusunu düşünüp ona göre hareket ediyorsun. Zaman zaman yalnızlığı veya baş başa kalmayı da özlüyorsun. Kendini sakın suçlama bunun için. Takım olmanın - eş olmanın faydası tam da burada zaten. En bunaldığın anları en iyi yine O anlar çünkü. Tabi sen de onunkini.  "Biraz ferahlarsın evden çık" diyebilmek, "Çok yoruldun bugün tüm ev işlerini ben hallederim" diyebilmek aranızdaki bağı en kalın halatlardan, kırılmaz zincirlere dönüştürüyor. Artık anne veya babasın, daha fedakarsın, daha anlayışlısın. Biliyorsun ki o mutlu olursa ev daha huzurlu, çocuğun daha mutlu olacak. Hem, kapının dışındaki hayat yeterince yaralayıcı değil mi? Kapının içindekilerin yaralarını sarmak herkese iyi gelmez mi? Onun kaygılarını gider, yaralarını sar, gamzelerini ortaya çıkart. Dünyanın en mutlu yeri sevdiğinin gülümsemesi değil mi sanki? O kapının içinde mutluysan, dışarıda ne kadar mutsuz olabilirsin ki en fazla bir düşün! Her ne olursa olsun, o senin görmek için sabırsızlandığın, telefonunu beklediğin, ilk günlerde ellerini titreten insan değil mi? Ona vakit ayır, anne baba oldun diye, sevdiğini unutma. Birinci kural neydi? "Mutlu anne-baba eşittir mutlu çocuk"...Unutma...

Sarıkonak'ta Hayatın Dayanılmaz Hafifliği

Sonunda tatil günü gelip çatmıştı. İlk kez Antalya'ya Temmuz ayında gidiyorduk. Babamın emekli olmasıyla bizimkilerin Antalya'da geçirdikleri zaman  da hayli uzadı. Şehir merkezine 20 dakika mesafede köye bağlı sakin bir sokakta bahçeli, bol ağaçlı ve hatta bostan-lı bir ev olunca, biz zavallı şehirliler için tam bir "sığınılacak liman" haline geldi. Annemlerin orada geçirdikleri bol zaman bizim Sarıkonak'ı tam bir ev haline getirmiş. Hele ki 2.5 yaşında bir çocukla zaman geçirmek için ideal tatil mekanı. Deniz geçen sene burada tatil yapmıştı ama o zaman çok küçüktü. Bu kez daha bilinçli, daha gelişmiş-anlamış ve meraklı bir şekilde zaman geçirecekti. Bu da bizi daha çok heyecanlandırdı elbet. İlk heyecanımız ufaklığın uçakta kendi koltuğunda oturmasıydı. Kuzum bizi hiç üzmedi.Meraklı meraklı baktı sadece. Bir tek uçağın hızla havalanması onu biraz ürküttü o kadar. "kork kork" diyerek elimize tutundu yavrucak.  
Sonrasında hava limanında anneanne ve dedesine kavuşma anı görülmeye değerdi. Eve vardığımızda uyuduğundan nereye geldiğini sabah uyanınca fark etti. Gün ışıklarıyla etrafını fark ettiğinde gözleri kocaman kocaman açıldı sevinçten. Yanında bir sürü sevdiği insan nereye koşturacağını neyi inceleyeceğini şaşırdı tabi :) İstediği gibi vakit geçirmek bir çocuk için ancak böyle tanımlanabilir. Şımarmak serbest, anne babası işe gitmiyor, bahçe var havuz var, her an yiyebilecek taze meyveler var, daha ne olsun. Bir hafta boyunca neredeyse birkaç sefer dışında ev-bahçe-bostan mıntıkasından ayrılmadık. Deniz'i şehrin yakıcı sıcağından korumayı tercih ettiğimizden sahile onu götürmedik. Deniz keyfini Eylül'e bıraktık her zamanki gibi. Biz sezon açılışımızı Kemer yolundaki Çaltıcak Koyu'nda gerçekleştirdik elbet :) Bizim küçük hanım evde ve bahçede son derece mutluydu. Bahçeden ayrılmak, içeri girmek istemiyordu. Gerçi sadece uyku vakitlerinde eve giriyordu zaten. 
Kolluklarıyla yüzme keyfine vardı, üşüme derdi olmadan suya oynadı; bostandan sebze meyve topladı, çimenlerde koşturdu; toprakla üstünü başını yüzünü gözünü kirletti; koyunlar, karıncalar, tavuklar ve kamlumbağalar ile arkadaş oldu. Alıp başını arabasız, insansız tozlu köy sokaklarında yürüdü. Keyfi yerinde olan sadece Deniz değildi elbet.  Bizim için de huzurlu, sakin, tüm streslerden uzak bir haftaydı. Ayaklarımızı topraktan ayırmadık neredeyse. Serinlemek kolaydı, öğle uykuları kolaydı, Deniz'in uyuduğu saatlerde kitap okuyup bira içmek çok kolaydı :) Hele ki içimizi yakıp kavuran ülke meselelerinden uzak durmak ikimize de çok iyi geldi. Bu yaşımda ilk kez topraktan sebze, meyve topladım. Hep sofrada görmeye alıştığım sebzeleri toprakta gördüm. Topladığım sebzelerle salata yaptım; doğal lezzetin tadına vardım. Benim için şaşırtıcı olan 2 gün önce parmak kadar olan salatalıkların, minicik kavunların birkaç günde kocaman olmalarıydı. Deniz'in bu yaşında bunları keşfedip birebir yaşamasından ötürü ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. İyi ki dedesi böyle bir mekan yaratmıştı. Umarım uzun uzun seneler tüm negatif enerjimizi burada atar, bunaldığımızda toprağa, suya, doğaya teslim oluruz. Teslim olmak iyi geldi. Bizim küçük cadı yine bazı hayvancıklarla arkadaş oldu. Karıncaların yuvalarına hızla girip çıkmaları, koyunların sürü halinde dolaşmaları onu çok şaşırttı. Bizimki koyunları gezdiren küçük çoban kızla sohbet etti, bahçeye kaçan yavru kamlumbağa'ya "kanka" ismini verdi. Ve tabi komşunun tavuklarına çok güldü. Ama onu en çok şaşırtan birden bire kora halinde şarkı söylemeye başlayan ağustos böcekleriydi. Onları göremediğinden sesin geldiği yeri merakla araştırdı. Neyse ki artık söylediğimiz her şeyi anlıyor veya anlamış gibi yapıyor :) Bunun gibi aklıma gelmeyen daha bir sürü şey. Tüm bu süreçle sevdiklerimizle zaman geçirmek, hasret gidermek, keyifli rakı sofraları, ara verilen diyetler fazladan mutluluklardı :) Kendimiz için ayrı keyif ama tüm anne babalar gibi çocuğun mutluluğunu, huzurunu seyretmek apayrı bir keyif. Ve şehirden ne kadar uzaklaşabilsek o kadar iyi. Madem mahkumuz kalabalıklarda yaşamaya madem hayat bunu gerektiriyor; boşluklarda toprağa, denize, yeşile kaçmalıyız. Depolanan enerji ile dünya daha katlanılabilir... Bekle bizi Antalya, her daim bir ayağımız orada.  Deniz hanım sen de gezmeye iyice alış. Bu anne baba ile tüm tatillerin bu kadar durağan olmayacak. Seneye başlıyoruz daha yorucu seyahatlere :)                                                   
                                                          Doya doya kirlenmek
                                                              Merhaba tavuklar
                                                                  Bostan-cılık

                                                   Yarın yine gelin tamam mı?                                                          
                              
                          Oh be kendi koltuğum ne rahat                    Ey özgürlük
                       
                                         Yüzmek mi?                        Aldım başımı gidiyorum
                            
                              Bu acur da boyum kadar         Korkma sana bişi yapmam ( yaptı )
     

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Küçük Emzik Meselesi

Ben her zaman emzik kullanımından yana oldum. Bebekleri de anneleri de rahatlatan bir varlık kendisi. Hele ki parmak emme riskini düşünürsek bence faydalı. Bizim ufaklığın emzikle tanışması oldukça erken oldu. 3 günlükken emme sorunu yaşadığından yardımcı olması için vermiştik ve gerçekten de işe yaramıştı. Emmeyi öğrenmesine büyük katkı sağladı. O ilk emzik onun minik suratının yarısını kapatıyordu sanki, hey gidi günler. Deniz anne sütü almayı 1 yaşında bıraktı, kendi isteğiyle. Fakat yalancı meme aynen devam etti. 2 yaşını doldurduktan sonra bir kaç kez yeltendim bıraktırmaya fakat iki kez hemen akabine ateşlendi, kıyamadım. Mayıs'ta kreşe başladık, yeterince büyük bir değişim yaşıyor diye yine kıyamadım. Fakat kullanımı çok tuhaflaşmıştı. Uyurken ağzına istiyor ama uyur uyumaz da atıyordu. Sanki oyuncak gibi olmuştu. Bir ağzında bir elinde iki emzikle dolaşır olmuştu son zamanlarda. Bu durum canımı da sıkmaya başladı açıkçası. Araştırdım, düşündüm, sordum soruşturdum ama çok zorlanacağımı düşündüğümden cesaret edemiyordum. Ta ki ateşli olduğu bir gün onunla evde kalana kadar. 3 emzikle geziyordu. Huysuzluk anlarından birinde ben de sinirlendim ve emziği kapıda doğru fırlattım. "yeter artık kocaman kız oldun hala bunlarla geziyorsun artık yok meme isteme" deyiverdim. Beni tamamen anladı "meme yok" dedi. Yaklaşık yarım saat sonra sordu "meme?", "meme istemeyecektin hani" dedim. Bir şey demedi ama sonrasında gitti buldu emziğini, yine hasta diye kıyamadım. Ta ki 2 gün sonraya kadar. Yine elinde çift emzikle dolaşıyordu. Birden bu işi sonlandırmaya karar verdim. "Deniz hani artık meme kullanmayacaktın, kocaman kız oldun. Meme bebekler içindir. Hem çok pis olmuş bu meme, gel atalım çöpe" dedim. Yine anlar bakışlarıyla baktı elimden tuttu mutfağa getirdi beni. Çöpe uzattı ve attı. Hayretimi belli etmeden "aferin sana kızım meme artık pis oldu, bundan sonra küçük bebekler kullansın sen büyüdün" dedim. Hemen diğer emzikleri ortadan kaldırıp sakladım. İnanılmaz ama çok basit oldu. İlk gün hiç lafını etmedi. Ertesi gün sordu, "biliyorsun sen kendin attın, artık meme yok" dedim. Beni teyit edercesine "meme ditti" dedi. Vicdanım sızladı, çok üzüldüm açıkçası. Sanki ondan çok beni sarstı bu olay ama geri dönüş de mümkün değildi tabi ki. Ara ara sordu ama sanki gururundan istemiyor gibi davranıp " meme ööykk meme pis" demeye başladı. Cidden her soruşunda içim acıdı ama vermedim. 1 aydan fazla zaman geçti böylece. Emzik devrimiz de böylece, az acılı olarak kapandı. Darısı tüm bıraktırmak isteyenlere...   

1 Ağustos 2014 Cuma

Life and Death

"Life and death, 
 energy and peace.
 if I stop today it was still worth it.
 Even the terrible mistakes that I made
 and would have unmade if I could.
 The pains that have burned me and
 scarred my soul, it was worth it,
 for having been allowed to walk where I've walked,
 which was to hell on earth,
 heaven on earth, back again, 
 into, under, far in between,
 through it  and above"

 GIA CARANCI (1960-1986)

Güzellik

"Güzellik" neye kime göre doğru ? Topluma göre mi, uzmanlara göre mi, kadına erkeğe göre mi?  Senin için "güzel" nedir, kimdir...Kitlelerin güzel dediğine mi kapılırsın, sırf sana güzel görüne mi? Aslında uğruna insanların hayatlarını harcadıkları şey çok basit değil mi? Bir insanı güzel yapan bedeni değil öncelikle yüzüdür bana kalırsa. Yüzündeki ufacık bir detaya takılırsın...Sadece basit bir mimik, anlık bir kıpırdanış, gözlerinin gülünce veya ağlayınca şekil değiştirmesi, dudakların hareketleri veya kararlı bir bakışın verdiği ifade...Kimisi sadece ağlarken güzelleşir kimi sadece içerken..Bazısı aşıkken güzel olur kimisi kavgada. Sadece bir kişinin yanında güzel de olabilir insan veya hiç olmazsa annesine güzeldir. Öfkeyle güzeldir, acıyla güzeldir, coşkuyla güzeldir belki, kim bilir. Duruştur güzel olan, güzel hissettiren veya görünen. Görece-li denmesi de bundan belki de. Aslında küçük bir çocuk gibidir insanlar, her birinin güzelliğini görürsün, dikkatli bak. Veya dikkati de boş ver. Nasıl olsa sana görünecek. Senin gördüğünü  koca dünya görmeyecek olsa bile sana güzel olacak ya yeter işte..Emin ol, eninde sonunda keşfedeceksin ve aklına kazınacak. Belki bin kişiye anlatsan anlamayacak ama senin için fark etmeyecek. Hem ne derler bilirsin..."dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey...."

31 Temmuz 2014 Perşembe

Sevgiliye

Yazmak çok tuhaf. Öyle hadi yazayım dediğinde değil asla. Tam tersi en olmadık zamanlarda üzerine üzerine gelir cümleler. Bazen iş güç esnasında veya zihnimin karmakarışık düşünceleri arasında kaybolmuşken rahatlamak için kulaklığı takıp müzik dinliyorum. Yolda yürürken, ofiste çalışırken veya en olmadık zamanda üzerime gelen cümleler çoğu zaman bir paragrafı bile oluşturmayacak kadar birbirinden aykırı ve alakasızlar. Yazmak isterken uçup gidenler oluyor. Bazen notlar alıyorum, sonra dönüp baktığımda kendim bile anlamıyorum. Sen bana hangi cümleyi ne için yazdığımı bildiğini söylüyorsun ya, ben bilemiyorum sevgilim...Geçmişe mi, bugüne mi, öfkelere-pişmanlıklara mı veya sadece bir an'a mı yazıyorum bilmiyorum. Hepsini paylaşmak zor. Ama genellikle cümleler acılar üzüntüler üzerine yazılıyor. Acı'dan beslenen varlıklar olduğumuz doğru. Acı'larımıza bağlanıyor, onu seviyor, suyunu verip içimizde büyütüyoruz. Çoğu zaman uyusa da uyandırıp dün doğmuşcasına bağrımıza basıyoruz. Neden bilmem? Mazoşist yanımızdan mı? Yoksa acı dediğimiz şey etimizden et mi? Onu tamamen kopartıp atamamak kendimize olan sevgimizden mi yoksa acının kaynağına duyulan öfkeden mi? Bir yerlerde saklı da olsa dursun ki öfke taze kalsın istiyoruz bana kalırsa. Onu gömer ve unutursak yeniden aynı yaralanmalara maruz kalabiliriz elbet. Güçsüz olduğumuzu düşündüren müzmin acı aslında dünyanın tüm kazananlarına karşı bizi ayakta tutuyor.Herneyse demek istediğim insanlar değil çoğu zaman kaynak. Ben hep bir sahneye yazıyorum veya bir duyguya. Mesela hiç söyleyemediğim bir cümleyi seneler sonra unutmuyorum veya aklıma kazınan bir sahneye. Bu halimi çok sevdiğimi söyleyemem ama hep böyleydim, kendimi bildiğim ilk çocukluk senelerinden beri. İnsanları inceler, kalbime döner ve kafamdan yazardım. Böyle bir tuhaflık. Normal olmadığımı kabul ediyorum. Ben hiç bir duyguyu, hiç bir yaşanmışlığı eskitemiyorum. Sadece büyüyorum, değişiyorum ve o-nların suretleri de benimle birlikte değişiyor. İçinden geçtiğim manzaraya ağzı açık hayret ve telaşla baktığımdan heralde, o anı yaşarken hali hazırda bir şey çıkmıyor benden. Düşünceler de duygular da yığılmıyor önüme. Sonrasında arkamda kaldığında her şey, dönüp bir tabloyu seyreder gibi bakıyor, yeniden yaşıyor hissediyor ve yazıyorum. 
Peki ya sen tek sevgilim?  İnsanlar, yollar, yaşlar, manzaralar ve duygular geride kalıp suret değiştirirken yanımda hiç değişmeyen ve o manzaraya arkamda kalmadan bakabildiğim tek varlıksın. Senin için hissettiklerim öncesinde can yakan veya bayram sevinci yaşatan her duygudan; acılardan veya mutluluklardan apayrı bir yerde. Benim seni anlatmam mümkün mü? Hala ağzım açık bakıyorum sana, bana olan sevgine, ruhumun her hırçınlığında yanımda duruşuna, ellerimi hiç bırakmayışına. Sen benim mutluluğumsun. Sen hayatımdaki herkese ve herşeye inatsın. Bakma sen yazdıklarıma, deliliklerime, hüzünlenmelerime...Hepsini sadece seninle temizliyor, temize çekiyorum. 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Para Para Para

Para keşke hiç olmasaymış? 
Para en mühim şey? 
Parasız olmaz? 
Para amaç değil araç olmalı?
Param olsun mutlu olurum?
Sevgi ve sağlık için para bile anlamsız?

Hangisini savunuyorsunuz, size göre hangisi diğerinden daha doğru veya daha yanlış? Kafanız mı karıştı? Benim de :) Lanet varlık hayatımızın tam ortasında. İstediğin kadar önemseme, istediğin kadar "amaç" haline getirme, hayatının merkezi yapma, "ihtiyacım olanı bana yeter" diye kendini kandır. Kazın ayağı öyle değil. Para ile elde edemeyeceğimiz güzellikler hala her şeyden önce gelse de paranın eksik bıraktıkları da hayli fazla, kabul edelim. Parasız mutlu olunur elbet, hele ki cidden anlamsız tüketimlerden uzak durursak. Ama peki parasızlığın veya "az para"nın sebep oldukları? Örnek mi istiyorsunuz; Para yüzünden sevmediğimiz işlere, kurumlara ve hatta sevmediğimiz insanlara katlanmak, istemediğimiz yerlerde yaşamak, sevdiğimiz insanlardan uzak kalmak veya sevdiklerimizi uzaklara göndermek, insanların "hobi" dedikleri tutkularımızı mesleğimiz haline getirememek, istediğin an istediğin yere gidememek, anında yanına koşmak istediğin insana uzaktan bakabilmek, yardım elini kullanamamak, insanların onun yüzünden bencilleşmeleri-kötüleşmeleri-değişmeleri, uğruna susmak zorunda kaldığımız, tepkisizleştiğimiz her şey, ertelemek zorunda kaldıklarımız ve tabi geleceğe güvenle bakamamak....Çok mu sizce? Bence sadece küçücük bir kısmı ve hatta "hayati" olmayanlarını sıraladım. Peki ya paranın yol açtığı kavgalar-savaşlar, açlık, fakirlik, sadece paranın tedavi edebildiği hastalıklar ? Ya zenginlerin arsız hırsları ve kibirleri ? Hala "para mühim değil tezini" savunur musunuz peki? Hiç sanmam. O derece hayalperest düşünebilmek için ya çocuk olmalı insan yada modern hayattan uzakta yaşamalı. Lanet para hiç olmasaymış keşke. Çünkü yol açtıkları en basitinden en ölümcül'üne kadar malesef önemi. Çaresizce mahkumuz kendisine. Tüm bunların farkındayım ama yine de ruhumu asla ele geçiremeyeceksin olmaz olasıca "para"...Kararlıyım...

11 Temmuz 2014 Cuma

Kızıma Mektup

Kim bilir ne kadar büyüdün bunları okuduğuna göre...Dönüp arkana bakmaya başladın mı güzel kızım ? Zaman ne mühim şey şimdi anladın mı? Hayat zor ama basit aslında. Her şey dönemden ibaret işte görüyorsun. Hayat uzun bir yol derler. Çoğu şey geçici, çoğu şeyin bir dönemi var; insanların, sevgilerin, tutkuların, ilgi alanlarının bile dönemi var. Gelir ve geçer. O dönemin tadını çıkarmak elinde kalan tek teselli aslında. Yoksa yalnızlık hep seninle. Her zaman kendine dönersin, kendinle yaşarsın en çok çünkü. Bazen şehirler de insanlar da geçip giderler hayatından. Arkalarından uzun seneler baktıkların, sadece adını anıp gülümsediklerin ve hatta tamamen geride bırakabildiklerin olacaktır. Ama bu yüzden sevmekten, inanmaktan caymayacaksın meraklanma. Hem öyle yaşanır mı? Sevmek güzel her şeye rağmen. Sevmek ve neredeyse kendin kadar inanmak. Hoş inanmadan sevmek zaten tad vermez biliyorsun değil mi ? İnanacaksın sevdiğin her bir hücreye. Aynı yolu yürüdüğüne, gerçek olduğuna, seni sevdiğine, zamanı gelince arkasını dönmeyeceğine inanacaksın. Bir avuç insan da olsa fark etmez. Bir gülümsemesine yüzyıllar sonra hala dalıp gidebildiğin dostların, tüm marazlarını göstereceğin sevgilin, kırıp döksen de seni affedecek ailen olacak. Bunlara sahipsen ne iş yaptığının, kaç para kazandığının, kapının ardındaki yabancıların seni hangi sıfatlarla andığının önemi olmayacak zaten. Sen zaten mutlu olacaksın. Babandan da benden de aldıklarını görüyor ve hayrete kapılıyorum hala. O kadar bize benziyorsun ki. Tabi ki bizden çok çok ötede olacağını biliyorum ve sabırsızlanıyorum. Seni büyürken izlemek her yaşında apayrı bir keyif olacak :) 
Güzel gözlerin hep şimdiki kadar pırıl pırıl baksın dünyaya. Aynı merakla, aynı sevecenlikle. Dünyanın, hayatın, insanların hiç bir kötülüğü güzelliklerini kaybetmene yol açmasın sakın. Sen güzelsin, çok güzelsin. Benim için dünyadaki en güzel varlıksın. Yanında, arkanda, kalbinde olduğum sürece umudunu yitirmemen için elimden geleni yapacağım. Yeter ki sen hep sen kal; Serserilik yap, ellerini ceplerine sokup yürü uzun uzun, nereye gidersen git sokaklarını gez, insanlarını keşfet, eski eşyaları ara, bir sürü cümle yaz, daha fazlasın oku, sevdiklerini deli gibi sakla. Geçmişini unutmak zoruna mı gidiyor, gitmesin evlat. Hatalarını da sevinçlerini de aynı kefede, aynı derece sakla, unutma, arkanı dönme. Değmeyecek insanlar için yıpratma kendini ama seviyorsan asla nefrete döndürme duygularını...Asıl nefret duygusuna değmez kimse, hiç bir şey. Nadiren sus, hep konuş, bol bol dinle. Müziği yanından ayırma. Kan bağını kalbin kadar ciddiye alma. Sevgini de üzüntülerini de yüzünde göster, sözlerinle anlat. Parmak uçlarınla dokun, kollarınla sarıl, severken sözcükleri esirgeme ne kendinden ne sevdiklerinden. 
Veya...Sen nasıl istersen öyle yap evlat. Biliyorum ki güzelini yapacaksın zaten. Hem ben nasıl olsa seni her zaman, büyük bir güçle, yorgun kalbim dün hayata gelmişcesine taptaze, bıkmadan seveceğim seni.

 "Öyle Bakma Çünkü
  Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden 
  dünyaya,
  hayret, hasret ve biraz da
  bayat bayram şekeri kederiyle bakan,
  aklı cambaz, yanağı al,
  sesi çilek aroması
  bir çocuk oturuyor
  gözlerinde..." 

  Y.E.

8 Temmuz 2014 Salı

Hesaplaşma

Sen kimsin? Kim olabilirsin? 
Kendinde o gücü, o değeri nasıl bulabiliyorsun da;
benim adına "sevgi" dediğimi kendince sınıflandırıyorsun.
Ne haddine? Onca hakkı nasıl verdin kendine?
Hani nerede sevmenin defteri kitabı?
Yoksa kendince tanımlar da mı yazdın?
Sevginin şekli şeması olmaz demedi mi kimse sana?
Kandırma kendini...
Azı-çoğu, rengi, kokusu olacak,
Şaşılacak şey değil ki bu..
Değişmez, taşınmaz, ellerine sığmaz..
Keşke sen de bilseydin de 
avuçlarını doldurabilseydin..
Yazık etmişsin kendine..
N'oldu? Ürkecek bir şey yok,
Deli ben miyim sen mi?
Geç olmadan bir daha düşün!
Hadi oradan.

20 Haziran 2014 Cuma

Kısa

Kollarını uzatmak zoruna gidiyorsa;
sesinle sarıl bana, gülümseyerek sarıl,
konuşarak, yazarak, susarak sarıl,
nasıl olsa hissederim..
"Seviyorum" demek zor geliyorsa;
hiç gitmeyerek, bitmeyerek söyle,
nasıl olsa duyarım..


13 Haziran 2014 Cuma

Kendime Mektup 2

Hayat sürprizlerini üst üste mi vermeyi seviyor acaba? Oysa hiç de halim yoktu. Üşengeçliğin zirvesinde geziniyorum aslına bakarsan. Yorgunum ve bunun sebebini kimsenin anladığını düşünmüyorum.İçimde ve dışımda insanları temize çekmekten mi yoksa seneler süren sessizlikten mi bilmiyorum ama yorgunum. Belki hayat şuaralar durmadan düşünmeme sebep oluyordur. Soluklanmama izin verse dışarı kontrolsüz taşan öfkemin sona ereceğini görecekler aslında. Haklıymışsın meğer sen. Zamansız yüklenmişim dertleri en dertsiz günlerimde. O günleri daha umarsız geçirmeliymişim. Çocukken şımarık, gençken hırçın olmalıymışım. Hataları o günlerde yapmalı, kapıları sesli kapatmalı, kavga etmeli, belki ilk biramı o günlerde içmeliymişim. Sokaklardan eve hep geç vakitlerde dönmeliymişim belki de. Ben hiç yaşadığım yaşın insanı olamadım haklısın. 30'umdan sonra tanıdım kendimi. Yaraları bereleri, tozlu raflara sakladıklarımı yeni yeni kabullendim ve belki sevmeye bile başladım o tüm arazları. 30'umda öğrendim içmeyi, insanları boş vermeyi. 30'umdan sonra serseriliği ele aldım -ruhen-. Peki şimdi aynalara farklı mı bakıyorum sence? İnsanlar da görüyorlar mı benim gördüklerimi? Vedasız ayrılıklar yaşadığımı, bıkmadığım dinlediğim o eski şarkıları boşuna sevmediğimi, yanlış insanlara inanmış olabileceğimi, geçmişte bir yerlerde affetmeyi boşa harcadığımı ve kulağımdaki müzik sustuğu an yazamadığımı herkes görüyor mudur bana bakınca? Mecburiyetlerden bıkıp usandığım yüzüme de yansıyor mudur? Mecburen yaptığım en ufak davranıştan, istemeden yazdığım her cümleden, gönülsüz dudaklarımdan çıkan bir satır sözden, istemediğin gittiğim yerlerden, istemeden gördüğüm insanlara kadar ne çok şeyden bıktığım belli olmuyor mudur sahiden? Ama bunlardan herkes yorulur öyle değil mi? Madem kabullenme süreciydi en sancılı olan,tüm bu mecburiyetlerden ve hatta tüm mahcubiyetlerden teker teker arındığımızda özgür olacağız ne dersin? Ağlamaktan kahkaha atmak kadar çekinmediğimiz gün belki...Ya da insanları ayırmadan sevebilmenin güzelliğinden utanmadığımız gün...Etrafımda silikleşen kalabalığa değil de hep en sevdiklerime yansıttığım yanlışlarım üzüyor beni sadece. Bundan başka da üzüntüm yok artık. Hesabını veremeyeceğim bir hayalim, bir anı'm da yok. Her bir zerresiyle barışıyorum. Bilmez misin sanki, neşeyi de melankoli kadar severim ben. Bilirim ki kimse sonuna kadar çekmez suratsız mutsuz insanları. Haksız da sayılmazlar. Hüzün de güzeldir ama anlamsız yere kendini ve etrafındakileri mutsuz etmek cidden çekilmez. O yüzden buradan dönüp gidelim. Belki bir gün kendimizi o Ege kasabasında bulur, aynı anda mutlu olur, sadece çekirdek kadroyla devam ederiz yola...Sen hep yanımda kal..

10 Haziran 2014 Salı

Zaman Siler Demiştin

Bir gün sen geçmiş zamandın
bense yanında anlamların
gezinirken uzaklarda akşamları
her şey geçer demiştin
geçmeyen şeyler var şarkılarımda
zaman siler demiştin
silinmiyor yaşananlar
bir durak var yüreğimde
beklerken hep geciktiğim
sürüklerken beni sana mevsimlerim
her kaçış kendini yakalar
kaçamadığım şeyler var şarkılarında
her aşk bir mavi masal anlatılmayan

Murat Çelik


10 Mayıs 2014 Cumartesi

Anneler Günü'nün Şarkısı

"Sadece ikimizin uyandığı saatlerde duruyor zaman
 çünkü sadece sen tutuklarsın beni apansız uyanış gibi
 gel kızım sokul bana,bir kez daha alayım kokusunu benim küçük bahçemin
 büyüsen de, gitsen de, hala bekliyor gibi beni senin küçük ellerin..."

Anneler Günü'nü bile ticaret dönüştüren bir dünya ve kutlamaya utandıran bir memlekette sürdükçe hayatlarımız, yeterince tadını çıkaramayacağız. Annelere alınan saçma hediyeler, göstermelik ilgiler,bitmeyen anlamsız reklamlar hepimizi bunaltmaya devam edecek. Öte yandan çocukları zalim dünya tarafından hesapsız ve aniden ellerinden alınmış anneler, annelerini zamansız kaybetmiş çocuklar varken neyi kutlayabiliriz ki zaten. Kutlamak ne zaman utandırmayacak bizi? Hiç mi?
O yüzden bu hüzünlü şarkı geldi belki aklıma. Çünkü annem'e olan sevgim anne olunca kat kat büyüdü..Çünkü ben Deniz'in annesi sıfatımı sahip olduğum her şeyden çok sevdim. Çünkü kızımla baş başa geçirdiğimiz sessiz anlarda gözlerinin içiyle ve sonrasında dudaklarını kıvırarak bana gülümsemesine hep hayran kaldım. Çünkü bu sonsuz sevgi kendimi de bana daha çok sevdirdi. Ve evet tüm anneler gibi O ömrümün sonuna dek küçük elli kızım kalacak..
Canım annem, Canım kızım, kalbimin iki yanısınız...iyi ki varsınız....



7 Mayıs 2014 Çarşamba

Deneme 5

Bir zamanlar bize "Güneş Çocuklar" demişlerdi; 
duyarlıyız, duygusalız, özenliyiz diye.
Sonra büyüdük yorgun ruhlara dönüştük. 
Hayata yetişelim diye koşturup dururken 
tepeden tırnağa duygudan oluşan çocukluğumuzu ihmal ettik. 
Ama ihmal ettiğimiz sadece çocukluk oldu. 
Hala tepeden tırnağa duygudan oluşan bu ruhlar 
duyarsızlıklar içinde ve yetişkin dünyasında 
ancak yaralı devam edebiliyorlar hayatlarına. 
Bu yüzden mutluluklarımız ve sevinçlerimiz bir yanda dursa bile; 
hüzünleri, yalnızlıkları ve acılarımızı özenle saklıyoruz. 
Onlar olmadan mutlu satırları bile yazamayacağımızı biliyoruz çünkü.

25 Nisan 2014 Cuma

Babamın Hikayesi


Blog'da sevdiklerimden söz etmeyi, onları anlatmayı çok seviyorum. Belki çok alışılagelmiş bir durum değil bu ama ben blogger'lık bilmem zaten. Burası canımın istediğini özgürce yazıp yayımladığım bir platform. O yüzden çoklarına ters de gelse, sevdiğim insanları anlatmak güzel benim için. Belki hemen hemen herkesten bir şeyler anlattım. Babam hariç. Sanırım onu anlatması en zoru. Oturup yazabilsem hayatı roman olacak insanlardan çünkü. Yaşamının her dönemi ayrı bir hikaye. Çocukluğunda küçük bir Anadolu şehrinden 5 kardeşi ve anne babasıyla İstanbul'a göç etmesinden tutun, azimli ve sıkıntılı okul yaşamı, tırnaklarıyla kazıyarak sağladığı başarısı, aile babası olmasındaki yol ve kendini geliştirmekten asla vazgeçmeyişi uzun uzun yazmaya değer gerçekten. Şimdi ise hayatının bambaşka bir dönemine adım atıyor. Artık aktif iş yaşamı sona eriyor. Yaşıtı her insanın gururlanacağı bir iş yaşamı geçirdi ve bana kalırsa tam vaktinde mesleğini zirvede bırakıyor. Şimdi onu herkesin hayallerindeki yaşam bekliyor. Sağlıkla ve gönlünce bir emeklilik. Hayallerinin evini alnının teriyle ve anneciğimin desteğiyle kendine yeni yaşam alanı olarak tamamladı. İkinci baharını Sarıkonak'ında geçirecek. Özgürce gezecek, dolaşacak, torunlarıyla zaman geçirecek ve biz de bunun için her gün dua edeceğiz. Elbette herkesin babası kendisi için en iyi babadır ama benim babam harikadır :) Kahramanımdır çünkü. Kocaman yetişkin insanlar olduğumuz halde bizi her zaman destekleyen, kötü günlerimizde yanımızda olan, yol gösteren, asla kalbimizi kırmayan bir baba nasıl kahraman olmaz ki?
Hayatı çocukluğundan itibaren çalışmakla, çabalamakla geçti belki ama dürüstlükten hiç sapmadı. Hep azimliydi ve inançlıydı. Çalışınca dürüst olunca her şeyin üstesinden gelineceğini, hayatta tek önemli şeyin huzurlu bir aile olduğunu anlattı bizlere. Paraya hiç önem vermedi, haksızlıklara asla boyun eğmedi ve iyi insan olmayı öğretti bize. Hakikaten de onun kızı olmak bana hep gurur verdi. Baba olmanın en güzel yolunun arkadaş olmaktan geçtiğine en güzel kanıttır benim babam. Ne kadar şanslıydım ki ona her şeyimi rahatlıkla anlatabildim. Ne mutlu bana ki o da beni hep anladı. Umarım ona ömrümün sonuna kadar layık bir evlat olabilirim. Canım babam..İyi ki varsın. Senin ışığın olmasa dünyam bu kadar aydınlık olamazdı.



17 Nisan 2014 Perşembe

Kreş'e Alıştırma Turları

Deniz kız 26. ayını dolduruyor. Anneannemiz ve babannemiz müthiş bir özveri ile onu bu çağına getirdiler. Emekleri ve fedakarlıkları büyük. Onlar sayesinde bugüne kadar gözümüz arkada kalmadan işimize gücümüze baktık. Ama tabi ki modern çağın değişimleri gereği Deniz kız evde sıkılmaya başladı. Beklentilerini ancak kendi yaşıtlarıyla karşılayabilecek zamanlarına ulaştı. Büyük annelerin de dinlenme zamanları geldi haliyle. Biz de birkaç ay önce araştırmaya başladığımız sürece böylece adım attık. Evime oldukça yakın, 30 senelik deneyime sahip Çekirdek Yuva böylece hayatımıza girdi. Deniz 2 hafta boyunca "oyun grubu" adı altında günde 2 saatini yuvada geçirecek. Umduğumuz gibi olursa Mayıs'ta 1 aylık yarım gün süreci yaşayacak, ardından da tam gün. Henüz o dönemleri düşünmek istemiyorum. Onunla beraber adım adım ilerlemek işime geliyor :) Çünkü halen onu kapıda bekleyen bir anneanne var. Ama eninde sonunda yalnız kalması gerekecek. Sanırım Deniz için de bizim için de asıl zorluk o noktada başlayacak. O günler geldikçe deneyimlerimizi paylaşacağım elbet. Fakat şimdilik Deniz çok mutlu. Tam istediği ortamı yakaladı. İlk günden sonra arkasına el sallamaya bile başlamış hatta. Onun parklarda oyuncaklardan çok çocuklarla ilgilenmesinden sosyal olacağını tahmin etmiştik ki tahminimiz şuana kadar doğru çıktı. Sosyalleşmekten çok memnun. Deniz yemek yemeye başlamadığı için bu konuda ne yapacağı muamma elbet. Bez konusu da yine beklemedeki bir diğer konu. Ortama iyice alıştığında tuvalet eğitimi de başlayacak. Şuan için tek sıkıntı boya kalemlerini elinden saatlerce bırakmak istememesi. Enteresan bir konu bu. Paylaşmayı sevse de geriye kalan tüm kalemlerle takıntılı şekilde dolaşıyor. Kaleme karşı büyük bir düşkünlük söz konusu. Ama her biri pedagog olan öğretmenleri bunun da zamanla değişeceğini söylüyorlar. Sınıfında zarar verici bir çocuğa rastlamasam da çocuk milleti bu belli olmaz ama Deniz hanım birey olmaya adım attı madem, kendisini kollamayı da öğrenecek. Kendi kendine yemek yemek, tuvalete gitmek, kalemleri doğru şekilde tutup boyama yapmak, tüm sınıfa uyum sağlayarak oyunlar oynamak, kendini ifade etmeyi geliştirmek gibi bir sürü gelişim aşamaları var önünce. Bunlardan bizim adımıza en heyecan verici olanı Denizce lisanından Türkçe'ye geçişi olacak tabi. Cümlelerini ve kelimelerini arttırmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.Onunla konuşmak şimdiden bu kadar güzelken, ilerleyen cümlelerle ne kadar keyif alacağımız şimdiden belli. Umarım günlerin güven için ve keyifle geçen canım kızım....Hepimize hayırlı olsun :)

16 Nisan 2014 Çarşamba

Nazlı'm İlk Göz Ağrım

Nazlı benim biricik yeğenim, ilk kızım,ilk yavrum, ilk göz ağrım. Daha varlığını öğrendiğim an "hala" oldum ben. Müthiş bir heyecandı onu beklemek. Sonra biraz erken de olsa doğdu, minicikti. Önce dünyanın en tatlı bebeği sonra en güzel çocuğu oldu. Ağbime benzedi, bana benzedi, bazen çocukluğuma benzedi. "Kan çeker" deyimi ne demek bana öğretti. Canım kuzum; bezini değiştirdiğim, süt içirdiğim, kokusunu içime çekmekten bıkmadığım ilk kuzu'm oldu.
Bir bebekle nasıl anlaşılır, neler paylaşılır hep onunla deneyimledim. İstabul'a geldiklerinde, sabah erkenden kalıp onu görmeye gider, sabah tazeliğinde onu severdim. Neşesi günümü güzelleştirirdi. O gerçi eniştesini benden çok sevdi hep ama olsun :) Tıpkı ağbi hasreti gibi yeğen hasreti de çektim ben, çekiyorum. Kuzum uzaklarda yaşıyor çünkü. Ama varlığı hep benimle. Onu uzaktan da olsa seyrediyor, nasıl hızla ve müthiş bir şekilde büyüdüğünü hayranlıkla takip ediyorum. 
Kendine olan müthiş güvenini, insanlarla iletişimini, aynı anda 3 dili öğrenmesini, bisiklete binmesini, kayak yapmasını, piyano çalmasını izliyorum. Belki fiziken çok şey kaçırıyorum, yanında olamadığım her an için kahroluyorum ama İsviçre'de nasıl güzel bir hayatı yaşadığını bilince içim rahat ediyor ve manen onun yanında olmaya çalışıyorum.Hala ilk "hala" dediği gün gibi mutlu ediyor bana seslenişi. Hala ilk gördüğüm günkü gibi "bebek" benim için görüntüsü.. Nazlı her zaman özel bir çocuk oldu. Etrafını hemen etkisi altına almayı bilen, kararlı, çok hareketli ve neşeli bir çocuk oldu. Şimdi neredeyse 7 yaşında. 
Büyüdü ve kızımın ablası oldu. Deniz'i sabırsızlıkla bekledi, önce kıskandı ama sonra çok sevdi. Onu korumaya,kollamaya, bir şeyler öğretmeye başladı. Deniz'i her görüşmelerinde biraz daha kendine hayran bırakmaya başladı. Şimdi belki benden çok Deniz'i özlüyor ama kuzumla aramızdaki bağ sanki daha çok kuvvetlendi. Teknoloji sayesinde ekranlardan görüyoruz sık sık birbirimizi. Yetinmeye çalışıyoruz yani. Oradan öpüyor oradan sarılıyor bize. Deniz'le konuşup onu güldürüyor. Ama olsun, uzaklık hangi gerçek sevgiye hangi sonsuz hasrete dokunabilmiş ki sanki? Ona hep çok düşkündüm. Çocuk sevgimden mi, henüz anne olmadan hayatıma girdiğinden mi yoksa sadece onun sevgiyi hak eden kocaman kalbinden mi bilmiyorum ama ilk kızımı çok sevdiğimi biliyorum. O bana ilkleri yaşattı, çocukların dünyasını öğretti ve sevgisini hep sıcacık tuttu. Canım yeğenim benim hep biriciğim olarak kalacak. Onu hep ilk günkü heyecanla, sürekli artan bir duyguyla seveceğim. Canım yeğenim önce özverili fedakar anne ve babasıyla sonra bizlerle uzun sağlıklı ve mutlu bir ömür geçirsin. Ben nası olsa büyüdükçe onu hayranlıkla izlemeye devam edeceğim.
                                                   
                                               
                                            

Hasret

Hasret tuhaf bir cisim. 
Özü güzeldir aslında ama bazen istemez insan. 
Saklamak veya yok etmek ister. 
Avucuna alıp ellerin acıyıncaya kadar kazdığın toprağa gömersin. 
Sonra uzaktan yeri anlaşılmasın diye elinden geleni yaparsın. 
Mesela üzerine taşlar, otlar filan koyarsın.
Düşün ki etrafında birbirine benzer yüzlerce taş var üstelik. 
Arkanı dönüp bir kaç adım attığında gözden kaybetmek istersin. 
Koşup gelsen de bulamayacağına eminsin ama 
o hasret seni bulmak istediğinde hooop elinle gömmüş gibi bulursun. 
Pardon ya elimizle gömmedik mi zaten :) 
İster ertesi gün ister mevsimler sonra çıkıp gelsen 
yine yerini kaybetmeden çıkarırsın onu. 
Bile isteye de değil üstelik, 
bir anda o üzerine örtülü çukurun başında bulursun kendini. 
Şaşılacak şey inatla toprakta çürümez meret,
sadece üzeri tozlanır.
Tozunu alıp yine sarıp sarmalarsın hasret'ini. 
Her neye her kime duyarsan duy, 
"hasret" hep aynı yerde seninle...
Arkana dönme boşuna. 

10 Nisan 2014 Perşembe

Fırtına'm

Bir Hikaye'den

"Fırtına yeni dindi. O öyle çok konuşmuşum ki, sesimi çıkaracak halim yok. Hani insanlara bıkmadan sarılırsın da ardından kollarını kaldıracak gücün kalmaz ya aynen öyle işte. Bu konuşmaların çoğunluğu kendimle olanlar aslında. Ve sanki senelerdir kendime söylemediklerimi son birkaç ayda söyledim. Bazen fısıldadım, bazen bağıra çağıra haykırdım kendi yüzüme. Cümleler tokat gibi çarptı,incitti. Yürüdüm, koştum, nefesim kesilecek gibi oldu. Tüm bu süreçte kalbinde dinlendim en sevdiklerimin, hasretlerini yara izi gibi bana bırakanları düşündüm hiç durmadan, eksik kaldım, fazla oldum. Ara ara Tanrı ile de konuştum elbet; biraz sığınarak biraz da hesap sorarak. Sonra küstüm kendime. Kendime küs kaldığım o günlerde hırçınlığım beni bile yaraladı. Küfretmeyi, sarhoş olmayı öğrendim hızlıca. İçinden çıkamadığım akvaryumdan kurtuldum. Ama iyi geldiğini itiraf etmeliyim. Meğer ruhumdan önce göz kapaklarıma, ellerime sonra sokaklara ve hızla şehre dökülmesi gerekenler varmış. Damarlarımda mı geziniyorlardı bilmiyorum. Belki doğuştan kırık dökük kalbimin yarım açılmış kapağında, bilmiyorum.Sonuçta bunca seneden sonra yanıma gelmek istemişler, nasıl geri çevirirdim? Ben de kabullenmeyi seçtim elbet. Onları da pamukların arasına sarmalayıp özenle saklayacaktım. Günler geçti. Mevsimler belki de hatırlamıyorum. Neden bilmem, kendimle konuşmalarımdan bıkmış olmalıyım ki, en sevdiklerime de anlattım. Bilsinler beni ben gibi...Zaten göz bebeğimden geçen bütün alt yazıları okuyan onlar değil mi? Sonra onlarla konuşmalarım başladı....Hatta yazdım..Uzun uzun yazdım. Belki kurduğum cümleler en zoruydu ama vazgeçmedim. Saklamadım da ilk kez. Sadece içimi dökmek istedim. Bunca hesaplaşma boşa gitmemeliydi. Şimdi ne mi oldu? Fırtına duruldu. Veya içimde demlenmekte. Sessizce bekliyorum. Ama eskisinden daha az korkarak. Yeniden başlamak için asla geç değildir. Çünkü hayat hep hayat'tır."

9 Nisan 2014 Çarşamba

Zor Günler

Birdenbire günlerdir yazmadığımı fark ettim. Blog'a yazmak içimden gelmedi. Twitter desen cehennem gibi zaten. Zor günler geçirdik ve geçiriyoruz. Bir zaman sonra belgesellerle, kitaplarla anlatılacak tarihi günleri yaşarken artık çoğunluğumuz mutsuz hissediyoruz. Gerginiz, öfkeliyiz, kırgınız. İnsanlığımızı yitirmemeye inat ettiğimizden hala bu ülkede olan biten siyasi veya toplumsal olaylara şaşırıyoruz. Bir yandan bir kısmı cahil bir kısmı salt kötü İnsanların tüm geleceğimizi etkileyen anlamsız tercihleri diğer yandan adaletsizliğin artık sıradanlaştığı durumlar... Ama üzerimize örtülen ölü toprağı çoktan kalktı, kendi sınırlarımızın nerelere uzandığını gördük zaten. Yine direnip yine sesimizi çıkaracağız elbet.Zaman alacak ama vazgeçmeyeceğiz. Kötülüğün bizi ele geçirmesine izin vermeyeceğiz. Ama yine de yaşadığımız topraklar bizi mutsuz etmek için her gün tuzaklar kuruyor sanki. Kulaklarımızı tıkamadıkça, gözlerimizi bağlamadıkça karşımıza çıkan sarsıcı haberler duyduk özellikle çocukları hedef alan. Sonu gelmeyen anlamsız ölümler, kazalar bizi iyice bıkkınlaştırdı. Normal yaşama dönemez olduk. Duyarsız insanların o rahatlığına neredeyse imrenir olduk. Artık twitterda aşktan ve dostluktan sevinçle veya efkarla bahsedebildiğimiz günleri özlüyoruz. Aylak aylak dizi seyrettiğimiz, çocuklarımıza sarılırken içimizin sızlamadığı, gün boyu aklımıza gelen endişelerin kat be kat çoğalmadığı günleri özlüyoruz. Korkularımız bizi şehirden de içindeki insanlardan da gitgide uzaklaştırıyor. Ve tüm bu huzursuzluk günlük yaşamımızı etkiliyor. Peki çözüm ne? Susup oturmak mı, eğlenmeyi unutmak mı veya gittikçe kabuğumuza çekilmek mi? Hiç sanmıyorum. Bir şekilde bu günleri geride bırakmanın yolunu bulacağız. Madem gittikçe dibe batıyoruz, sonraki aşama yukarı çıkmak olacaktır elbet.