4 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Küçük Emzik Meselesi

Ben her zaman emzik kullanımından yana oldum. Bebekleri de anneleri de rahatlatan bir varlık kendisi. Hele ki parmak emme riskini düşünürsek bence faydalı. Bizim ufaklığın emzikle tanışması oldukça erken oldu. 3 günlükken emme sorunu yaşadığından yardımcı olması için vermiştik ve gerçekten de işe yaramıştı. Emmeyi öğrenmesine büyük katkı sağladı. O ilk emzik onun minik suratının yarısını kapatıyordu sanki, hey gidi günler. Deniz anne sütü almayı 1 yaşında bıraktı, kendi isteğiyle. Fakat yalancı meme aynen devam etti. 2 yaşını doldurduktan sonra bir kaç kez yeltendim bıraktırmaya fakat iki kez hemen akabine ateşlendi, kıyamadım. Mayıs'ta kreşe başladık, yeterince büyük bir değişim yaşıyor diye yine kıyamadım. Fakat kullanımı çok tuhaflaşmıştı. Uyurken ağzına istiyor ama uyur uyumaz da atıyordu. Sanki oyuncak gibi olmuştu. Bir ağzında bir elinde iki emzikle dolaşır olmuştu son zamanlarda. Bu durum canımı da sıkmaya başladı açıkçası. Araştırdım, düşündüm, sordum soruşturdum ama çok zorlanacağımı düşündüğümden cesaret edemiyordum. Ta ki ateşli olduğu bir gün onunla evde kalana kadar. 3 emzikle geziyordu. Huysuzluk anlarından birinde ben de sinirlendim ve emziği kapıda doğru fırlattım. "yeter artık kocaman kız oldun hala bunlarla geziyorsun artık yok meme isteme" deyiverdim. Beni tamamen anladı "meme yok" dedi. Yaklaşık yarım saat sonra sordu "meme?", "meme istemeyecektin hani" dedim. Bir şey demedi ama sonrasında gitti buldu emziğini, yine hasta diye kıyamadım. Ta ki 2 gün sonraya kadar. Yine elinde çift emzikle dolaşıyordu. Birden bu işi sonlandırmaya karar verdim. "Deniz hani artık meme kullanmayacaktın, kocaman kız oldun. Meme bebekler içindir. Hem çok pis olmuş bu meme, gel atalım çöpe" dedim. Yine anlar bakışlarıyla baktı elimden tuttu mutfağa getirdi beni. Çöpe uzattı ve attı. Hayretimi belli etmeden "aferin sana kızım meme artık pis oldu, bundan sonra küçük bebekler kullansın sen büyüdün" dedim. Hemen diğer emzikleri ortadan kaldırıp sakladım. İnanılmaz ama çok basit oldu. İlk gün hiç lafını etmedi. Ertesi gün sordu, "biliyorsun sen kendin attın, artık meme yok" dedim. Beni teyit edercesine "meme ditti" dedi. Vicdanım sızladı, çok üzüldüm açıkçası. Sanki ondan çok beni sarstı bu olay ama geri dönüş de mümkün değildi tabi ki. Ara ara sordu ama sanki gururundan istemiyor gibi davranıp " meme ööykk meme pis" demeye başladı. Cidden her soruşunda içim acıdı ama vermedim. 1 aydan fazla zaman geçti böylece. Emzik devrimiz de böylece, az acılı olarak kapandı. Darısı tüm bıraktırmak isteyenlere...   

1 Ağustos 2014 Cuma

Life and Death

"Life and death, 
 energy and peace.
 if I stop today it was still worth it.
 Even the terrible mistakes that I made
 and would have unmade if I could.
 The pains that have burned me and
 scarred my soul, it was worth it,
 for having been allowed to walk where I've walked,
 which was to hell on earth,
 heaven on earth, back again, 
 into, under, far in between,
 through it  and above"

 GIA CARANCI (1960-1986)

Güzellik

"Güzellik" neye kime göre doğru ? Topluma göre mi, uzmanlara göre mi, kadına erkeğe göre mi?  Senin için "güzel" nedir, kimdir...Kitlelerin güzel dediğine mi kapılırsın, sırf sana güzel görüne mi? Aslında uğruna insanların hayatlarını harcadıkları şey çok basit değil mi? Bir insanı güzel yapan bedeni değil öncelikle yüzüdür bana kalırsa. Yüzündeki ufacık bir detaya takılırsın...Sadece basit bir mimik, anlık bir kıpırdanış, gözlerinin gülünce veya ağlayınca şekil değiştirmesi, dudakların hareketleri veya kararlı bir bakışın verdiği ifade...Kimisi sadece ağlarken güzelleşir kimi sadece içerken..Bazısı aşıkken güzel olur kimisi kavgada. Sadece bir kişinin yanında güzel de olabilir insan veya hiç olmazsa annesine güzeldir. Öfkeyle güzeldir, acıyla güzeldir, coşkuyla güzeldir belki, kim bilir. Duruştur güzel olan, güzel hissettiren veya görünen. Görece-li denmesi de bundan belki de. Aslında küçük bir çocuk gibidir insanlar, her birinin güzelliğini görürsün, dikkatli bak. Veya dikkati de boş ver. Nasıl olsa sana görünecek. Senin gördüğünü  koca dünya görmeyecek olsa bile sana güzel olacak ya yeter işte..Emin ol, eninde sonunda keşfedeceksin ve aklına kazınacak. Belki bin kişiye anlatsan anlamayacak ama senin için fark etmeyecek. Hem ne derler bilirsin..."dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey...."

31 Temmuz 2014 Perşembe

Sevgiliye

Yazmak çok tuhaf. Öyle hadi yazayım dediğinde değil asla. Tam tersi en olmadık zamanlarda üzerine üzerine gelir cümleler. Bazen iş güç esnasında veya zihnimin karmakarışık düşünceleri arasında kaybolmuşken rahatlamak için kulaklığı takıp müzik dinliyorum. Yolda yürürken, ofiste çalışırken veya en olmadık zamanda üzerime gelen cümleler çoğu zaman bir paragrafı bile oluşturmayacak kadar birbirinden aykırı ve alakasızlar. Yazmak isterken uçup gidenler oluyor. Bazen notlar alıyorum, sonra dönüp baktığımda kendim bile anlamıyorum. Sen bana hangi cümleyi ne için yazdığımı bildiğini söylüyorsun ya, ben bilemiyorum sevgilim...Geçmişe mi, bugüne mi, öfkelere-pişmanlıklara mı veya sadece bir an'a mı yazıyorum bilmiyorum. Hepsini paylaşmak zor. Ama genellikle cümleler acılar üzüntüler üzerine yazılıyor. Acı'dan beslenen varlıklar olduğumuz doğru. Acı'larımıza bağlanıyor, onu seviyor, suyunu verip içimizde büyütüyoruz. Çoğu zaman uyusa da uyandırıp dün doğmuşcasına bağrımıza basıyoruz. Neden bilmem? Mazoşist yanımızdan mı? Yoksa acı dediğimiz şey etimizden et mi? Onu tamamen kopartıp atamamak kendimize olan sevgimizden mi yoksa acının kaynağına duyulan öfkeden mi? Bir yerlerde saklı da olsa dursun ki öfke taze kalsın istiyoruz bana kalırsa. Onu gömer ve unutursak yeniden aynı yaralanmalara maruz kalabiliriz elbet. Güçsüz olduğumuzu düşündüren müzmin acı aslında dünyanın tüm kazananlarına karşı bizi ayakta tutuyor.Herneyse demek istediğim insanlar değil çoğu zaman kaynak. Ben hep bir sahneye yazıyorum veya bir duyguya. Mesela hiç söyleyemediğim bir cümleyi seneler sonra unutmuyorum veya aklıma kazınan bir sahneye. Bu halimi çok sevdiğimi söyleyemem ama hep böyleydim, kendimi bildiğim ilk çocukluk senelerinden beri. İnsanları inceler, kalbime döner ve kafamdan yazardım. Böyle bir tuhaflık. Normal olmadığımı kabul ediyorum. Ben hiç bir duyguyu, hiç bir yaşanmışlığı eskitemiyorum. Sadece büyüyorum, değişiyorum ve o-nların suretleri de benimle birlikte değişiyor. İçinden geçtiğim manzaraya ağzı açık hayret ve telaşla baktığımdan heralde, o anı yaşarken hali hazırda bir şey çıkmıyor benden. Düşünceler de duygular da yığılmıyor önüme. Sonrasında arkamda kaldığında her şey, dönüp bir tabloyu seyreder gibi bakıyor, yeniden yaşıyor hissediyor ve yazıyorum. 
Peki ya sen tek sevgilim?  İnsanlar, yollar, yaşlar, manzaralar ve duygular geride kalıp suret değiştirirken yanımda hiç değişmeyen ve o manzaraya arkamda kalmadan bakabildiğim tek varlıksın. Senin için hissettiklerim öncesinde can yakan veya bayram sevinci yaşatan her duygudan; acılardan veya mutluluklardan apayrı bir yerde. Benim seni anlatmam mümkün mü? Hala ağzım açık bakıyorum sana, bana olan sevgine, ruhumun her hırçınlığında yanımda duruşuna, ellerimi hiç bırakmayışına. Sen benim mutluluğumsun. Sen hayatımdaki herkese ve herşeye inatsın. Bakma sen yazdıklarıma, deliliklerime, hüzünlenmelerime...Hepsini sadece seninle temizliyor, temize çekiyorum. 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Para Para Para

Para keşke hiç olmasaymış? 
Para en mühim şey? 
Parasız olmaz? 
Para amaç değil araç olmalı?
Param olsun mutlu olurum?
Sevgi ve sağlık için para bile anlamsız?

Hangisini savunuyorsunuz, size göre hangisi diğerinden daha doğru veya daha yanlış? Kafanız mı karıştı? Benim de :) Lanet varlık hayatımızın tam ortasında. İstediğin kadar önemseme, istediğin kadar "amaç" haline getirme, hayatının merkezi yapma, "ihtiyacım olanı bana yeter" diye kendini kandır. Kazın ayağı öyle değil. Para ile elde edemeyeceğimiz güzellikler hala her şeyden önce gelse de paranın eksik bıraktıkları da hayli fazla, kabul edelim. Parasız mutlu olunur elbet, hele ki cidden anlamsız tüketimlerden uzak durursak. Ama peki parasızlığın veya "az para"nın sebep oldukları? Örnek mi istiyorsunuz; Para yüzünden sevmediğimiz işlere, kurumlara ve hatta sevmediğimiz insanlara katlanmak, istemediğimiz yerlerde yaşamak, sevdiğimiz insanlardan uzak kalmak veya sevdiklerimizi uzaklara göndermek, insanların "hobi" dedikleri tutkularımızı mesleğimiz haline getirememek, istediğin an istediğin yere gidememek, anında yanına koşmak istediğin insana uzaktan bakabilmek, yardım elini kullanamamak, insanların onun yüzünden bencilleşmeleri-kötüleşmeleri-değişmeleri, uğruna susmak zorunda kaldığımız, tepkisizleştiğimiz her şey, ertelemek zorunda kaldıklarımız ve tabi geleceğe güvenle bakamamak....Çok mu sizce? Bence sadece küçücük bir kısmı ve hatta "hayati" olmayanlarını sıraladım. Peki ya paranın yol açtığı kavgalar-savaşlar, açlık, fakirlik, sadece paranın tedavi edebildiği hastalıklar ? Ya zenginlerin arsız hırsları ve kibirleri ? Hala "para mühim değil tezini" savunur musunuz peki? Hiç sanmam. O derece hayalperest düşünebilmek için ya çocuk olmalı insan yada modern hayattan uzakta yaşamalı. Lanet para hiç olmasaymış keşke. Çünkü yol açtıkları en basitinden en ölümcül'üne kadar malesef önemi. Çaresizce mahkumuz kendisine. Tüm bunların farkındayım ama yine de ruhumu asla ele geçiremeyeceksin olmaz olasıca "para"...Kararlıyım...

11 Temmuz 2014 Cuma

Kızıma Mektup

Kim bilir ne kadar büyüdün bunları okuduğuna göre...Dönüp arkana bakmaya başladın mı güzel kızım ? Zaman ne mühim şey şimdi anladın mı? Hayat zor ama basit aslında. Her şey dönemden ibaret işte görüyorsun. Hayat uzun bir yol derler. Çoğu şey geçici, çoğu şeyin bir dönemi var; insanların, sevgilerin, tutkuların, ilgi alanlarının bile dönemi var. Gelir ve geçer. O dönemin tadını çıkarmak elinde kalan tek teselli aslında. Yoksa yalnızlık hep seninle. Her zaman kendine dönersin, kendinle yaşarsın en çok çünkü. Bazen şehirler de insanlar da geçip giderler hayatından. Arkalarından uzun seneler baktıkların, sadece adını anıp gülümsediklerin ve hatta tamamen geride bırakabildiklerin olacaktır. Ama bu yüzden sevmekten, inanmaktan caymayacaksın meraklanma. Hem öyle yaşanır mı? Sevmek güzel her şeye rağmen. Sevmek ve neredeyse kendin kadar inanmak. Hoş inanmadan sevmek zaten tad vermez biliyorsun değil mi ? İnanacaksın sevdiğin her bir hücreye. Aynı yolu yürüdüğüne, gerçek olduğuna, seni sevdiğine, zamanı gelince arkasını dönmeyeceğine inanacaksın. Bir avuç insan da olsa fark etmez. Bir gülümsemesine yüzyıllar sonra hala dalıp gidebildiğin dostların, tüm marazlarını göstereceğin sevgilin, kırıp döksen de seni affedecek ailen olacak. Bunlara sahipsen ne iş yaptığının, kaç para kazandığının, kapının ardındaki yabancıların seni hangi sıfatlarla andığının önemi olmayacak zaten. Sen zaten mutlu olacaksın. Babandan da benden de aldıklarını görüyor ve hayrete kapılıyorum hala. O kadar bize benziyorsun ki. Tabi ki bizden çok çok ötede olacağını biliyorum ve sabırsızlanıyorum. Seni büyürken izlemek her yaşında apayrı bir keyif olacak :) 
Güzel gözlerin hep şimdiki kadar pırıl pırıl baksın dünyaya. Aynı merakla, aynı sevecenlikle. Dünyanın, hayatın, insanların hiç bir kötülüğü güzelliklerini kaybetmene yol açmasın sakın. Sen güzelsin, çok güzelsin. Benim için dünyadaki en güzel varlıksın. Yanında, arkanda, kalbinde olduğum sürece umudunu yitirmemen için elimden geleni yapacağım. Yeter ki sen hep sen kal; Serserilik yap, ellerini ceplerine sokup yürü uzun uzun, nereye gidersen git sokaklarını gez, insanlarını keşfet, eski eşyaları ara, bir sürü cümle yaz, daha fazlasın oku, sevdiklerini deli gibi sakla. Geçmişini unutmak zoruna mı gidiyor, gitmesin evlat. Hatalarını da sevinçlerini de aynı kefede, aynı derece sakla, unutma, arkanı dönme. Değmeyecek insanlar için yıpratma kendini ama seviyorsan asla nefrete döndürme duygularını...Asıl nefret duygusuna değmez kimse, hiç bir şey. Nadiren sus, hep konuş, bol bol dinle. Müziği yanından ayırma. Kan bağını kalbin kadar ciddiye alma. Sevgini de üzüntülerini de yüzünde göster, sözlerinle anlat. Parmak uçlarınla dokun, kollarınla sarıl, severken sözcükleri esirgeme ne kendinden ne sevdiklerinden. 
Veya...Sen nasıl istersen öyle yap evlat. Biliyorum ki güzelini yapacaksın zaten. Hem ben nasıl olsa seni her zaman, büyük bir güçle, yorgun kalbim dün hayata gelmişcesine taptaze, bıkmadan seveceğim seni.

 "Öyle Bakma Çünkü
  Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden 
  dünyaya,
  hayret, hasret ve biraz da
  bayat bayram şekeri kederiyle bakan,
  aklı cambaz, yanağı al,
  sesi çilek aroması
  bir çocuk oturuyor
  gözlerinde..." 

  Y.E.

8 Temmuz 2014 Salı

Hesaplaşma

Sen kimsin? Kim olabilirsin? 
Kendinde o gücü, o değeri nasıl bulabiliyorsun da;
benim adına "sevgi" dediğimi kendince sınıflandırıyorsun.
Ne haddine? Onca hakkı nasıl verdin kendine?
Hani nerede sevmenin defteri kitabı?
Yoksa kendince tanımlar da mı yazdın?
Sevginin şekli şeması olmaz demedi mi kimse sana?
Kandırma kendini...
Azı-çoğu, rengi, kokusu olacak,
Şaşılacak şey değil ki bu..
Değişmez, taşınmaz, ellerine sığmaz..
Keşke sen de bilseydin de 
avuçlarını doldurabilseydin..
Yazık etmişsin kendine..
N'oldu? Ürkecek bir şey yok,
Deli ben miyim sen mi?
Geç olmadan bir daha düşün!
Hadi oradan.

20 Haziran 2014 Cuma

Kısa

Kollarını uzatmak zoruna gidiyorsa;
sesinle sarıl bana, gülümseyerek sarıl,
konuşarak, yazarak, susarak sarıl,
nasıl olsa hissederim..
"Seviyorum" demek zor geliyorsa;
hiç gitmeyerek, bitmeyerek söyle,
nasıl olsa duyarım..


13 Haziran 2014 Cuma

Kendime Mektup 2

Hayat sürprizlerini üst üste mi vermeyi seviyor acaba? Oysa hiç de halim yoktu. Üşengeçliğin zirvesinde geziniyorum aslına bakarsan. Yorgunum ve bunun sebebini kimsenin anladığını düşünmüyorum.İçimde ve dışımda insanları temize çekmekten mi yoksa seneler süren sessizlikten mi bilmiyorum ama yorgunum. Belki hayat şuaralar durmadan düşünmeme sebep oluyordur. Soluklanmama izin verse dışarı kontrolsüz taşan öfkemin sona ereceğini görecekler aslında. Haklıymışsın meğer sen. Zamansız yüklenmişim dertleri en dertsiz günlerimde. O günleri daha umarsız geçirmeliymişim. Çocukken şımarık, gençken hırçın olmalıymışım. Hataları o günlerde yapmalı, kapıları sesli kapatmalı, kavga etmeli, belki ilk biramı o günlerde içmeliymişim. Sokaklardan eve hep geç vakitlerde dönmeliymişim belki de. Ben hiç yaşadığım yaşın insanı olamadım haklısın. 30'umdan sonra tanıdım kendimi. Yaraları bereleri, tozlu raflara sakladıklarımı yeni yeni kabullendim ve belki sevmeye bile başladım o tüm arazları. 30'umda öğrendim içmeyi, insanları boş vermeyi. 30'umdan sonra serseriliği ele aldım -ruhen-. Peki şimdi aynalara farklı mı bakıyorum sence? İnsanlar da görüyorlar mı benim gördüklerimi? Vedasız ayrılıklar yaşadığımı, bıkmadığım dinlediğim o eski şarkıları boşuna sevmediğimi, yanlış insanlara inanmış olabileceğimi, geçmişte bir yerlerde affetmeyi boşa harcadığımı ve kulağımdaki müzik sustuğu an yazamadığımı herkes görüyor mudur bana bakınca? Mecburiyetlerden bıkıp usandığım yüzüme de yansıyor mudur? Mecburen yaptığım en ufak davranıştan, istemeden yazdığım her cümleden, gönülsüz dudaklarımdan çıkan bir satır sözden, istemediğin gittiğim yerlerden, istemeden gördüğüm insanlara kadar ne çok şeyden bıktığım belli olmuyor mudur sahiden? Ama bunlardan herkes yorulur öyle değil mi? Madem kabullenme süreciydi en sancılı olan,tüm bu mecburiyetlerden ve hatta tüm mahcubiyetlerden teker teker arındığımızda özgür olacağız ne dersin? Ağlamaktan kahkaha atmak kadar çekinmediğimiz gün belki...Ya da insanları ayırmadan sevebilmenin güzelliğinden utanmadığımız gün...Etrafımda silikleşen kalabalığa değil de hep en sevdiklerime yansıttığım yanlışlarım üzüyor beni sadece. Bundan başka da üzüntüm yok artık. Hesabını veremeyeceğim bir hayalim, bir anı'm da yok. Her bir zerresiyle barışıyorum. Bilmez misin sanki, neşeyi de melankoli kadar severim ben. Bilirim ki kimse sonuna kadar çekmez suratsız mutsuz insanları. Haksız da sayılmazlar. Hüzün de güzeldir ama anlamsız yere kendini ve etrafındakileri mutsuz etmek cidden çekilmez. O yüzden buradan dönüp gidelim. Belki bir gün kendimizi o Ege kasabasında bulur, aynı anda mutlu olur, sadece çekirdek kadroyla devam ederiz yola...Sen hep yanımda kal..

10 Haziran 2014 Salı

Zaman Siler Demiştin

Bir gün sen geçmiş zamandın
bense yanında anlamların
gezinirken uzaklarda akşamları
her şey geçer demiştin
geçmeyen şeyler var şarkılarımda
zaman siler demiştin
silinmiyor yaşananlar
bir durak var yüreğimde
beklerken hep geciktiğim
sürüklerken beni sana mevsimlerim
her kaçış kendini yakalar
kaçamadığım şeyler var şarkılarında
her aşk bir mavi masal anlatılmayan

Murat Çelik


10 Mayıs 2014 Cumartesi

Anneler Günü'nün Şarkısı

"Sadece ikimizin uyandığı saatlerde duruyor zaman
 çünkü sadece sen tutuklarsın beni apansız uyanış gibi
 gel kızım sokul bana,bir kez daha alayım kokusunu benim küçük bahçemin
 büyüsen de, gitsen de, hala bekliyor gibi beni senin küçük ellerin..."

Anneler Günü'nü bile ticaret dönüştüren bir dünya ve kutlamaya utandıran bir memlekette sürdükçe hayatlarımız, yeterince tadını çıkaramayacağız. Annelere alınan saçma hediyeler, göstermelik ilgiler,bitmeyen anlamsız reklamlar hepimizi bunaltmaya devam edecek. Öte yandan çocukları zalim dünya tarafından hesapsız ve aniden ellerinden alınmış anneler, annelerini zamansız kaybetmiş çocuklar varken neyi kutlayabiliriz ki zaten. Kutlamak ne zaman utandırmayacak bizi? Hiç mi?
O yüzden bu hüzünlü şarkı geldi belki aklıma. Çünkü annem'e olan sevgim anne olunca kat kat büyüdü..Çünkü ben Deniz'in annesi sıfatımı sahip olduğum her şeyden çok sevdim. Çünkü kızımla baş başa geçirdiğimiz sessiz anlarda gözlerinin içiyle ve sonrasında dudaklarını kıvırarak bana gülümsemesine hep hayran kaldım. Çünkü bu sonsuz sevgi kendimi de bana daha çok sevdirdi. Ve evet tüm anneler gibi O ömrümün sonuna dek küçük elli kızım kalacak..
Canım annem, Canım kızım, kalbimin iki yanısınız...iyi ki varsınız....



7 Mayıs 2014 Çarşamba

Deneme 5

Bir zamanlar bize "Güneş Çocuklar" demişlerdi; 
duyarlıyız, duygusalız, özenliyiz diye.
Sonra büyüdük yorgun ruhlara dönüştük. 
Hayata yetişelim diye koşturup dururken 
tepeden tırnağa duygudan oluşan çocukluğumuzu ihmal ettik. 
Ama ihmal ettiğimiz sadece çocukluk oldu. 
Hala tepeden tırnağa duygudan oluşan bu ruhlar 
duyarsızlıklar içinde ve yetişkin dünyasında 
ancak yaralı devam edebiliyorlar hayatlarına. 
Bu yüzden mutluluklarımız ve sevinçlerimiz bir yanda dursa bile; 
hüzünleri, yalnızlıkları ve acılarımızı özenle saklıyoruz. 
Onlar olmadan mutlu satırları bile yazamayacağımızı biliyoruz çünkü.

25 Nisan 2014 Cuma

Babamın Hikayesi


Blog'da sevdiklerimden söz etmeyi, onları anlatmayı çok seviyorum. Belki çok alışılagelmiş bir durum değil bu ama ben blogger'lık bilmem zaten. Burası canımın istediğini özgürce yazıp yayımladığım bir platform. O yüzden çoklarına ters de gelse, sevdiğim insanları anlatmak güzel benim için. Belki hemen hemen herkesten bir şeyler anlattım. Babam hariç. Sanırım onu anlatması en zoru. Oturup yazabilsem hayatı roman olacak insanlardan çünkü. Yaşamının her dönemi ayrı bir hikaye. Çocukluğunda küçük bir Anadolu şehrinden 5 kardeşi ve anne babasıyla İstanbul'a göç etmesinden tutun, azimli ve sıkıntılı okul yaşamı, tırnaklarıyla kazıyarak sağladığı başarısı, aile babası olmasındaki yol ve kendini geliştirmekten asla vazgeçmeyişi uzun uzun yazmaya değer gerçekten. Şimdi ise hayatının bambaşka bir dönemine adım atıyor. Artık aktif iş yaşamı sona eriyor. Yaşıtı her insanın gururlanacağı bir iş yaşamı geçirdi ve bana kalırsa tam vaktinde mesleğini zirvede bırakıyor. Şimdi onu herkesin hayallerindeki yaşam bekliyor. Sağlıkla ve gönlünce bir emeklilik. Hayallerinin evini alnının teriyle ve anneciğimin desteğiyle kendine yeni yaşam alanı olarak tamamladı. İkinci baharını Sarıkonak'ında geçirecek. Özgürce gezecek, dolaşacak, torunlarıyla zaman geçirecek ve biz de bunun için her gün dua edeceğiz. Elbette herkesin babası kendisi için en iyi babadır ama benim babam harikadır :) Kahramanımdır çünkü. Kocaman yetişkin insanlar olduğumuz halde bizi her zaman destekleyen, kötü günlerimizde yanımızda olan, yol gösteren, asla kalbimizi kırmayan bir baba nasıl kahraman olmaz ki?
Hayatı çocukluğundan itibaren çalışmakla, çabalamakla geçti belki ama dürüstlükten hiç sapmadı. Hep azimliydi ve inançlıydı. Çalışınca dürüst olunca her şeyin üstesinden gelineceğini, hayatta tek önemli şeyin huzurlu bir aile olduğunu anlattı bizlere. Paraya hiç önem vermedi, haksızlıklara asla boyun eğmedi ve iyi insan olmayı öğretti bize. Hakikaten de onun kızı olmak bana hep gurur verdi. Baba olmanın en güzel yolunun arkadaş olmaktan geçtiğine en güzel kanıttır benim babam. Ne kadar şanslıydım ki ona her şeyimi rahatlıkla anlatabildim. Ne mutlu bana ki o da beni hep anladı. Umarım ona ömrümün sonuna kadar layık bir evlat olabilirim. Canım babam..İyi ki varsın. Senin ışığın olmasa dünyam bu kadar aydınlık olamazdı.



17 Nisan 2014 Perşembe

Kreş'e Alıştırma Turları

Deniz kız 26. ayını dolduruyor. Anneannemiz ve babannemiz müthiş bir özveri ile onu bu çağına getirdiler. Emekleri ve fedakarlıkları büyük. Onlar sayesinde bugüne kadar gözümüz arkada kalmadan işimize gücümüze baktık. Ama tabi ki modern çağın değişimleri gereği Deniz kız evde sıkılmaya başladı. Beklentilerini ancak kendi yaşıtlarıyla karşılayabilecek zamanlarına ulaştı. Büyük annelerin de dinlenme zamanları geldi haliyle. Biz de birkaç ay önce araştırmaya başladığımız sürece böylece adım attık. Evime oldukça yakın, 30 senelik deneyime sahip Çekirdek Yuva böylece hayatımıza girdi. Deniz 2 hafta boyunca "oyun grubu" adı altında günde 2 saatini yuvada geçirecek. Umduğumuz gibi olursa Mayıs'ta 1 aylık yarım gün süreci yaşayacak, ardından da tam gün. Henüz o dönemleri düşünmek istemiyorum. Onunla beraber adım adım ilerlemek işime geliyor :) Çünkü halen onu kapıda bekleyen bir anneanne var. Ama eninde sonunda yalnız kalması gerekecek. Sanırım Deniz için de bizim için de asıl zorluk o noktada başlayacak. O günler geldikçe deneyimlerimizi paylaşacağım elbet. Fakat şimdilik Deniz çok mutlu. Tam istediği ortamı yakaladı. İlk günden sonra arkasına el sallamaya bile başlamış hatta. Onun parklarda oyuncaklardan çok çocuklarla ilgilenmesinden sosyal olacağını tahmin etmiştik ki tahminimiz şuana kadar doğru çıktı. Sosyalleşmekten çok memnun. Deniz yemek yemeye başlamadığı için bu konuda ne yapacağı muamma elbet. Bez konusu da yine beklemedeki bir diğer konu. Ortama iyice alıştığında tuvalet eğitimi de başlayacak. Şuan için tek sıkıntı boya kalemlerini elinden saatlerce bırakmak istememesi. Enteresan bir konu bu. Paylaşmayı sevse de geriye kalan tüm kalemlerle takıntılı şekilde dolaşıyor. Kaleme karşı büyük bir düşkünlük söz konusu. Ama her biri pedagog olan öğretmenleri bunun da zamanla değişeceğini söylüyorlar. Sınıfında zarar verici bir çocuğa rastlamasam da çocuk milleti bu belli olmaz ama Deniz hanım birey olmaya adım attı madem, kendisini kollamayı da öğrenecek. Kendi kendine yemek yemek, tuvalete gitmek, kalemleri doğru şekilde tutup boyama yapmak, tüm sınıfa uyum sağlayarak oyunlar oynamak, kendini ifade etmeyi geliştirmek gibi bir sürü gelişim aşamaları var önünce. Bunlardan bizim adımıza en heyecan verici olanı Denizce lisanından Türkçe'ye geçişi olacak tabi. Cümlelerini ve kelimelerini arttırmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.Onunla konuşmak şimdiden bu kadar güzelken, ilerleyen cümlelerle ne kadar keyif alacağımız şimdiden belli. Umarım günlerin güven için ve keyifle geçen canım kızım....Hepimize hayırlı olsun :)

16 Nisan 2014 Çarşamba

Nazlı'm İlk Göz Ağrım

Nazlı benim biricik yeğenim, ilk kızım,ilk yavrum, ilk göz ağrım. Daha varlığını öğrendiğim an "hala" oldum ben. Müthiş bir heyecandı onu beklemek. Sonra biraz erken de olsa doğdu, minicikti. Önce dünyanın en tatlı bebeği sonra en güzel çocuğu oldu. Ağbime benzedi, bana benzedi, bazen çocukluğuma benzedi. "Kan çeker" deyimi ne demek bana öğretti. Canım kuzum; bezini değiştirdiğim, süt içirdiğim, kokusunu içime çekmekten bıkmadığım ilk kuzu'm oldu.
Bir bebekle nasıl anlaşılır, neler paylaşılır hep onunla deneyimledim. İstabul'a geldiklerinde, sabah erkenden kalıp onu görmeye gider, sabah tazeliğinde onu severdim. Neşesi günümü güzelleştirirdi. O gerçi eniştesini benden çok sevdi hep ama olsun :) Tıpkı ağbi hasreti gibi yeğen hasreti de çektim ben, çekiyorum. Kuzum uzaklarda yaşıyor çünkü. Ama varlığı hep benimle. Onu uzaktan da olsa seyrediyor, nasıl hızla ve müthiş bir şekilde büyüdüğünü hayranlıkla takip ediyorum. 
Kendine olan müthiş güvenini, insanlarla iletişimini, aynı anda 3 dili öğrenmesini, bisiklete binmesini, kayak yapmasını, piyano çalmasını izliyorum. Belki fiziken çok şey kaçırıyorum, yanında olamadığım her an için kahroluyorum ama İsviçre'de nasıl güzel bir hayatı yaşadığını bilince içim rahat ediyor ve manen onun yanında olmaya çalışıyorum.Hala ilk "hala" dediği gün gibi mutlu ediyor bana seslenişi. Hala ilk gördüğüm günkü gibi "bebek" benim için görüntüsü.. Nazlı her zaman özel bir çocuk oldu. Etrafını hemen etkisi altına almayı bilen, kararlı, çok hareketli ve neşeli bir çocuk oldu. Şimdi neredeyse 7 yaşında. 
Büyüdü ve kızımın ablası oldu. Deniz'i sabırsızlıkla bekledi, önce kıskandı ama sonra çok sevdi. Onu korumaya,kollamaya, bir şeyler öğretmeye başladı. Deniz'i her görüşmelerinde biraz daha kendine hayran bırakmaya başladı. Şimdi belki benden çok Deniz'i özlüyor ama kuzumla aramızdaki bağ sanki daha çok kuvvetlendi. Teknoloji sayesinde ekranlardan görüyoruz sık sık birbirimizi. Yetinmeye çalışıyoruz yani. Oradan öpüyor oradan sarılıyor bize. Deniz'le konuşup onu güldürüyor. Ama olsun, uzaklık hangi gerçek sevgiye hangi sonsuz hasrete dokunabilmiş ki sanki? Ona hep çok düşkündüm. Çocuk sevgimden mi, henüz anne olmadan hayatıma girdiğinden mi yoksa sadece onun sevgiyi hak eden kocaman kalbinden mi bilmiyorum ama ilk kızımı çok sevdiğimi biliyorum. O bana ilkleri yaşattı, çocukların dünyasını öğretti ve sevgisini hep sıcacık tuttu. Canım yeğenim benim hep biriciğim olarak kalacak. Onu hep ilk günkü heyecanla, sürekli artan bir duyguyla seveceğim. Canım yeğenim önce özverili fedakar anne ve babasıyla sonra bizlerle uzun sağlıklı ve mutlu bir ömür geçirsin. Ben nası olsa büyüdükçe onu hayranlıkla izlemeye devam edeceğim.
                                                   
                                               
                                            

Hasret

Hasret tuhaf bir cisim. 
Özü güzeldir aslında ama bazen istemez insan. 
Saklamak veya yok etmek ister. 
Avucuna alıp ellerin acıyıncaya kadar kazdığın toprağa gömersin. 
Sonra uzaktan yeri anlaşılmasın diye elinden geleni yaparsın. 
Mesela üzerine taşlar, otlar filan koyarsın.
Düşün ki etrafında birbirine benzer yüzlerce taş var üstelik. 
Arkanı dönüp bir kaç adım attığında gözden kaybetmek istersin. 
Koşup gelsen de bulamayacağına eminsin ama 
o hasret seni bulmak istediğinde hooop elinle gömmüş gibi bulursun. 
Pardon ya elimizle gömmedik mi zaten :) 
İster ertesi gün ister mevsimler sonra çıkıp gelsen 
yine yerini kaybetmeden çıkarırsın onu. 
Bile isteye de değil üstelik, 
bir anda o üzerine örtülü çukurun başında bulursun kendini. 
Şaşılacak şey inatla toprakta çürümez meret,
sadece üzeri tozlanır.
Tozunu alıp yine sarıp sarmalarsın hasret'ini. 
Her neye her kime duyarsan duy, 
"hasret" hep aynı yerde seninle...
Arkana dönme boşuna. 

10 Nisan 2014 Perşembe

Fırtına'm

Bir Hikaye'den

"Fırtına yeni dindi. O öyle çok konuşmuşum ki, sesimi çıkaracak halim yok. Hani insanlara bıkmadan sarılırsın da ardından kollarını kaldıracak gücün kalmaz ya aynen öyle işte. Bu konuşmaların çoğunluğu kendimle olanlar aslında. Ve sanki senelerdir kendime söylemediklerimi son birkaç ayda söyledim. Bazen fısıldadım, bazen bağıra çağıra haykırdım kendi yüzüme. Cümleler tokat gibi çarptı,incitti. Yürüdüm, koştum, nefesim kesilecek gibi oldu. Tüm bu süreçte kalbinde dinlendim en sevdiklerimin, hasretlerini yara izi gibi bana bırakanları düşündüm hiç durmadan, eksik kaldım, fazla oldum. Ara ara Tanrı ile de konuştum elbet; biraz sığınarak biraz da hesap sorarak. Sonra küstüm kendime. Kendime küs kaldığım o günlerde hırçınlığım beni bile yaraladı. Küfretmeyi, sarhoş olmayı öğrendim hızlıca. İçinden çıkamadığım akvaryumdan kurtuldum. Ama iyi geldiğini itiraf etmeliyim. Meğer ruhumdan önce göz kapaklarıma, ellerime sonra sokaklara ve hızla şehre dökülmesi gerekenler varmış. Damarlarımda mı geziniyorlardı bilmiyorum. Belki doğuştan kırık dökük kalbimin yarım açılmış kapağında, bilmiyorum.Sonuçta bunca seneden sonra yanıma gelmek istemişler, nasıl geri çevirirdim? Ben de kabullenmeyi seçtim elbet. Onları da pamukların arasına sarmalayıp özenle saklayacaktım. Günler geçti. Mevsimler belki de hatırlamıyorum. Neden bilmem, kendimle konuşmalarımdan bıkmış olmalıyım ki, en sevdiklerime de anlattım. Bilsinler beni ben gibi...Zaten göz bebeğimden geçen bütün alt yazıları okuyan onlar değil mi? Sonra onlarla konuşmalarım başladı....Hatta yazdım..Uzun uzun yazdım. Belki kurduğum cümleler en zoruydu ama vazgeçmedim. Saklamadım da ilk kez. Sadece içimi dökmek istedim. Bunca hesaplaşma boşa gitmemeliydi. Şimdi ne mi oldu? Fırtına duruldu. Veya içimde demlenmekte. Sessizce bekliyorum. Ama eskisinden daha az korkarak. Yeniden başlamak için asla geç değildir. Çünkü hayat hep hayat'tır."

9 Nisan 2014 Çarşamba

Zor Günler

Birdenbire günlerdir yazmadığımı fark ettim. Blog'a yazmak içimden gelmedi. Twitter desen cehennem gibi zaten. Zor günler geçirdik ve geçiriyoruz. Bir zaman sonra belgesellerle, kitaplarla anlatılacak tarihi günleri yaşarken artık çoğunluğumuz mutsuz hissediyoruz. Gerginiz, öfkeliyiz, kırgınız. İnsanlığımızı yitirmemeye inat ettiğimizden hala bu ülkede olan biten siyasi veya toplumsal olaylara şaşırıyoruz. Bir yandan bir kısmı cahil bir kısmı salt kötü İnsanların tüm geleceğimizi etkileyen anlamsız tercihleri diğer yandan adaletsizliğin artık sıradanlaştığı durumlar... Ama üzerimize örtülen ölü toprağı çoktan kalktı, kendi sınırlarımızın nerelere uzandığını gördük zaten. Yine direnip yine sesimizi çıkaracağız elbet.Zaman alacak ama vazgeçmeyeceğiz. Kötülüğün bizi ele geçirmesine izin vermeyeceğiz. Ama yine de yaşadığımız topraklar bizi mutsuz etmek için her gün tuzaklar kuruyor sanki. Kulaklarımızı tıkamadıkça, gözlerimizi bağlamadıkça karşımıza çıkan sarsıcı haberler duyduk özellikle çocukları hedef alan. Sonu gelmeyen anlamsız ölümler, kazalar bizi iyice bıkkınlaştırdı. Normal yaşama dönemez olduk. Duyarsız insanların o rahatlığına neredeyse imrenir olduk. Artık twitterda aşktan ve dostluktan sevinçle veya efkarla bahsedebildiğimiz günleri özlüyoruz. Aylak aylak dizi seyrettiğimiz, çocuklarımıza sarılırken içimizin sızlamadığı, gün boyu aklımıza gelen endişelerin kat be kat çoğalmadığı günleri özlüyoruz. Korkularımız bizi şehirden de içindeki insanlardan da gitgide uzaklaştırıyor. Ve tüm bu huzursuzluk günlük yaşamımızı etkiliyor. Peki çözüm ne? Susup oturmak mı, eğlenmeyi unutmak mı veya gittikçe kabuğumuza çekilmek mi? Hiç sanmıyorum. Bir şekilde bu günleri geride bırakmanın yolunu bulacağız. Madem gittikçe dibe batıyoruz, sonraki aşama yukarı çıkmak olacaktır elbet. 

Deniz'in Pazartesi Sendromu

Pazartesi sendromu çocuklarda da en az bizdeki kadar yoğun yaşanıyor. 
Çocukluğu hayatın vazgeçilmezlerinden olduğunu Deniz'le giderek fark 
eder oldum. Hafta sonun geldiğini ve sona erdiğini fark ediyor ve bunu 
davranışlarına net olarak yansıtıyor. 
Örneğin: 
- Cumartesi sabahları mutlaka erkenden uyanıyor. Amaç "madem beraberiz 
gün erkenden başlasın".
- Hafta sonu evdeysek asla uyumak istemiyor, uyutmaya çalışınca çok 
büyük tepki veriyor. Sadece bebek arabasında gezerken veya arabada 
bir yerden bir yere giderken sızıyor o kadar. 
- Cumartesi ve Pazar bize gösterdiği sevgi ve ilgi inanılmaz boyutlara geliyor 
ve pazar gecesi yatmamak için elinden geleni yapıyor.
- Pazartesi sabahı mutlaka huysuz ve ağlayarak uyanıyor.Giyinmemek için 
uğraşıyor,evde olmadık şeylerle uğraşıp beni çıkmamak için oyalamaya çalışıyor. 
Onu giydirip hazırlasam bile kucağımdan inmek istemiyor. Böylece benim 
hazırlanmamı da geciktiriyor aklı sıra. Onu zorla giydirmeye çalışınca kızıyor 
ve ağlıyor. Onu pusetine oturtmamam için büyük tepkiler veriyor ve sonunda 
oturduğunda küsüp surat asıyor. Anneme giderken yol boyu da yüzüme bakmıyor.
Onu bıraktığımda üstünkörü bir "baybay" diyor.Tüm hafta bambaşka davransa bile, 
Pazartesi sabahları mutlaka böyle geçiyor.
Tabi bendeki pazartesi sendromu da bu sayede de kat be kat artıyor. Bütün gün 
onu düşünüp akşama nasıl gönlünü alacağımı hesaplıyorum. Ama kuzum akşam beni 
görünce öyle tatlı "annee" diyor ki, endişeler hep boşa çıkıyor.

21 Mart 2014 Cuma

Özgürlüğümüz Kısıtlanamaz : #TwitterBlockedinTurkey

Aşağıdaki yazı ortak yayındır :
Dün gece yarısı ülkemizde anayasa ihlal edilmiştir. Uluslar arası bir sosyal paylaşım ağı olan Twitter’a erişim farklı mahkeme kararları ile engellenmiş, halkın kendisini ifade etme ve haber alma özgürlüğü kısıtlanmıştır.

T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan dün Bursa’da düzenlediği seçim mitinginde “Twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız Uluslararası camia şöyle der, böyle der hiç umurumda değil. Herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü görecek.” dedikten ve Başbakanlık Basın Müşavirliği’nin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bazı linklerin kaldırılmasına ilişkin mahkemelerden çıkarmış oldukları kararların uygulanması konusunda Twitter yetkililerinin duyarsız kaldıkları bir süreç söz konusudur. Mahkeme kararlarını umursamama, hukukun gereğini yerine getirmeme biçimindeki bu tutumda bir değişiklik gözlenmemesi halinde, vatandaşlarımızın mağduriyetini gidermek için teknik olarak, Twitter’e erişimin engellenmesinden başka çare kalmayabileceği belirtilmektedir” açıklamasından sadece bir kaç saat sonra gece yarısı Twitter’a Türkiye’den erişim yasaklanmıştır. Internet servis sağlayıcılarına ulaşan mahkeme kararları ile Twitter’a ülke sınırları içinden erişim kapatılmış, mobil cihazlarda kullanılan 3G erişimi de aynı şekilde engellenmiştir.
Yasakların ve sansürün bir çözüm olmadığını, sosyal medyanın susturulamayacağını, özgürlüklerin sansür yoluyla kısıtlanamayacağını herkesin görmesi, bilmesi gerekir. Bunu dün gece Twitter yasaklandıktan kısa bir süre sonra DNS ayarlarında değişiklik yaparak veya VPN, Hotspot Shield gibi bazı programlar üzerinden mecraya giren milyonlarca Türk kullanıcısı da göstermiştir.
Sayıları 12 milyona yaklaşan Türkiyeli Twitter kullanıcıları #TwitterBlockedinTurkey etiketiyle konuyu bir saat içinde Twitter’da dünya çapında en çok konuşulan etikete taşımış,farklı etiketlerle gece boyunca TT listesinde kalarak, dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Yasaklamadan sonraki ilk 4 saat içinde 2,5 milyondan fazla Türkçe tweet gönderildiği hesaplanmaktadır. Şu anda dünya basını Türkiye’deki Twitter yasağını öncelikli haber olarak vermekte, bunun özgürlükleri baltalama yönünde bir girişim olduğunu söylemektedir.
Biz, ülkemizin geleceğini oluşturacak çocukları yetiştiren anne babalar olarak Gezi Parkı direnişi ile tırmanan ve 17 Aralık süreciyle hızlanan şiddet ve sansür uygulamalarını esefle izlemekteyiz. Türkiye’nin gerçek demokrasiden gün be gün uzaklaşmasından, meclisinden medyasına, emniyet güçlerinden yargısına kadar her türlü sistemin çivisinin çıkmış olmasından derin bir endişe duymaktayız.
Dün geceki yasak kararıyla Türkiye dünya üzerinde Twitter’a erişimin engellendiği Çin dışındaki tek ülke olmuştur. Bunun utancı ve ayıbı bu yasağı getirmeye cesaret edenlere ait olmakla birlikte, ağırlığını omuzlarımızda taşımaktayız.
Bu ülkenin gelecek nesillerinin özgür bireyler olarak büyümesini en çok isteyen ve bunun için emek veren anne babalar olarak hükümetin son aylarda giderek artan baskıcı tavırlarını kabul etmiyor ve bu sansürü şiddetle kınıyoruz.
Herkesi gerek internet üzerinden, gerekse etrafımıza bu durumu anlatarak konuyu protesto etmeye ve nihai olarak da 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak olan yerel seçimlerde vatandaşlık hak ve sorumluluğu olan oy kullanma görevini mutlaka yerine getirmeye davet ediyoruz.
Blogger Anne ve Babalar

11 Mart 2014 Salı

BERKİN ELVAN

Ne kadar kötü bir gün. Yine ne kadar karanlık her yer. Yemek-içmek, gülümsemek her şey anlamsız. Çocuğumu iki kat fazla öptüm bu sabah. "Bu berbat memlekette onu nasıl koruyacağım" korkusu bir yanda, acı çeken bir anneyi düşünmek diğer yanda. Ne çalışmak geliyor içimden ne konuşmak. İnsan eliyle durup dururken kaybolup sonsuza giden bir çocuk var. Ardında kalan sevenleri var. Gencecik bir evlat öldürüldü; kötü, vicdansız insan eliyle. Yaptıkları kötülüğün bile arkasında durmaktan aciz ve ardından kitleleri sürükleyen insanlardan söz ediyoruz. Öfkemiz hiç dinmiyor, giderek artıyor. Gördüğümüzü herkes görsün, cahilliklerine kılıf uydurmasınlar istiyoruz. "HIRSIZ" ve "KATİL" olanların kuklası olmasın kimse, maşa olmasın istiyoruz. Ama olmuyor işte. Kalpleri zihinleri ruhları çürümüş sanki. Batmadan çıkmayacak bu ülke, yerin dibini boylamadan feraha ermeyeceğiz artık. Bugün bir çocuk daha öldü. Acıyı paylaşmaya giden, tepki vermeye giden insanlar hastane önünde saldırıya uğradı. Hastane odalarında yatan hastalar gaz yedi. Tüm bunların bir bahanesi, özrü dahi olmayacakken hala katilleri savunanlar olacak ne yazık ki. Onlar kendilerine ait zannettikleri "din" adı altında küçüldükçe duyduğumuz nefret büyüyecek. Oysa yaşadıklarını zannettikleri "din" i insanoğluna gönderen yüce güç, Tanrı-Allah affetmeyecek hiç birini. Peki biz bunca öfkeyle nasıl yaşayacağız, çocuklarımızı nasıl büyüteceğiz, hayatımızı nasıl sürdüreceğiz. Yanı başında "oy vereceğim" diyebilen bir insanın yüzüne haykırmadan nasıl durabileceğiz artık. 
Ah Berkin keşke o ekmeği almaya hiç çıkmasaydın evden. Nereden bilebilirdin seni korumakla yükümlü bir memurun seni öldüreceğini? Ah Berkin keşke dayanabilseydin, bizi böyle umutsuz bırakmasaydın ardında...Ama kimbilir belki de gerçekten başka bir dünya vardır? Belki bu lanet dünyanın ardına orada mutlu olacaksın, olamaz mı? Belki şimdiden oradan bize gülümsüyor ve "siz de kurtulacaksınız" diyorsundur, olamaz mı? Umarım böyledir, umarım şimdi mutlusundur. Eğer öyleyse bizim için dua et. Bu katillerden kurtulmamız için melekler gönder yanımıza. Biz seni koruyamadık, sen bize yardım et lütfen. Affet...

10 Mart 2014 Pazartesi

Mahalle'm


Mahalle hayatını seven kaldı gerçekten? O büyük dev yapay ilçeleri sevmeyen,istemeyen reddeden kaldı mı benden başka? Sokağındaki taşlara kadar ezbere bilmenin tadına varan var mı? Esnafı ezbere tanıyan, parklarını seven, yıkılan apartmanlara, kapanan dükkanlara hüzünlenen kaldı mı? Komşuluk zaten öldü ölecek, zaten insanlar bir metrekarelik alanda selam vermeden yaşar oldular, en azından ruhu olan ömrün geçtiği mahalle yaşamı bize kalsın.Ben Şehremini'de doğdum. Hayattaki ilk senelerimin ardından önce İçerenköy, sonra da Kozyatağı'nda yaşadım. 32 senem hep mahalle yaşantısı içinde geçti. O zamandan bu zamana şehir değişti. Büyük siteler, dev suni mahalleler kuruldu. İçlerinde parklar bahçeler spor salonları hatta marketleri olan. "Her ihtiyacı karşılar" diye tanıtıldı. İnsanları şehrin "çarşı"larından, eski mahallelerinden uzaklaştırdı. Ama benim mahalle sevgim hiç değişmedi. Olanaklarını, güzelliklerini bilsem de şehrin merkezine uzak dev siteleri sevemedim gitti. Oldum olası apartmandan adım atınca sokağa ulaşmayı, mahallenin içine düşmeyi sevdim ben. Sallana sallana yürüyeceğim, büyük marketlere inat küçük esnaftan alışveriş yapacağım, her köşesini gözü kapalı yürüyebileceğim mahallemde olmayı sevdim.
Mahalle dediğin yerde esnaf çoktur. Kasap, bakkal, fırın, tuhafiyeci, ayakkabı tamircisine kadar her şey bir kaç sokakta dizilmiştir. Herkes kendi işine gücüne bakar. Seni tanırlar, sohbet ederler, geçerken selam verirler. Anıların olur, evin olur, hayatının parçası olur. Tüm bu anlattıklarımı bana düşündüren olay geçen gün gerçekleşti. Mahalledeki kırtasiyeden kızıma oyuncak alırken birden durup düşündüm; ortaokulda kalemlerimi defterlerimi aldığım dükkan değil miydi burası? Yine aynı esnaf değil miydi o günlerde defterlerimi seçmeme yardımcı olan? Şimdi aynı adamdan kızıma oyuncak alabiliyorum. Aradan geçen uzun seneleri düşündüm ve gülümsedim. Evet ben mahalle hayatına aitim. Varsın eskisin sokaklar, dükkanlar ve evler. Alışkanlıklarım gibi onlar da yaşlansınlar ama benimle kalsınlar, razıyım.  Hiç bir zaman sokaklarda oynadığımız senelere geri dönemeyecek olsak bile yine de elimizde kalanı seviyorum. Kıymetini bilelim ki geçmişte birer anıya                                                                       dönüşmesin mahalle yaşamı. Ona ait son kırıntıları özenle                                                                           saklayalım.

Deneme 4

Vakit gece yarısı,yatmadan kızımın odasına girdim. Önce kokusu karşıladı beni sonra yastığına sarılmış minik elleri. Uykudan önce bir doz güzelliğini doldurdum zihnime,
bebek kokusunu içime çektim. Artık yatabilirim. Oysa gecenin en sessiz en ihtiyaç duyulan saatlerindeyim. Sessizlikte ve evin alacakaranlığında zihnimin en yalnız ama en bencil anlarının tadını çıkarmalıyım. Sadece kendimi düşünmeye ihtiyacım var. Sadece kendimle konuşup kimseyi dinlememe ihtiyacım var. İnsan çoluk çocuğa karışınca, zihninden sürekli ev-iş-çocuk vs. geçmeye başlayınca anlıyor kendi değerini. Daha doğrusu kendisiyle yalnız kalabildiği anların değerini. Tuhaf. Oysa ben değil miydim yalnız yürümekten bile nefret eden? "Düşünme artık" dediğin an dinlemiyor ki beynin. Geçmişini, bugününü, geleceğini yığıyor önüne. Eksiklikler, tanımsızlıklar bir yanında, minnet duydukların diğer yanda. 
Engel olamadığın her şeyi kabullenmek en iyisi değil mi? O zaman kendini dinle, kendinle konuş. Bulutlar dağılacak az da olsa. Konuşacak bir şey  bulamadığın olursa eğer, o zaman gecenin sessizliğini dinlersin. Herkes yalnız değil mi aslında? O zaman tadını çıkaralım hadi. Kitap okuyarak, yürüyerek veya sadece loş ışıkta yalnız oturup sessizliği dinleyerek kendimize dönelim. 

9 Mart 2014 Pazar

Kadın Olmak

Kadın yaşamının asla yeterince saygı görmediği bir toplumdur Türk toplumu. Acı ama gerçek. Bu yüzden eşitsizliğin zehir acısı tadını çok iyi biliriz biz kadınlar. Daha çocuk yaşlarda başlar ve hayatın her anında karşımıza tokat gibi çarpar bu eşitsizlik. Eşitsizlğin ve şiddetin bunca hissedildiği bir toplumda Kadınlar Günü'nden söz etmek bir yandan komik bir yandan da çok gereklidir aslında.
Kadın olmayı anlatılmalıdır. Üstelik sadece erkeklere değil kadınlara da anlatmak lazımdır. Önce biz sevmeliyiz çünkü kadın olmayı ve kadın olmanın güzelliklerini. Birbirimizi savunmalı, destek olmalı, arka çıkmalıyız.
Kadın olmak yüksek ökçeli ayakkabılarla gezmekten, her an bakımlı ve fit olmaktan, kapris yapmaktan veya erkek yardımına muhtaç olmaktan ibaret değildir. Kadın güçlüdür. Doğanın ona verdiği "bebek taşımak ve doğurmak"özelliğini taşır.  "Anne"olur ve insan büyütür, sürekli bir vicdan muhasebesiyle yaşar. "Çocuk"olur, bir ömür anne babasına sahip çıkar. "Eş"olur, sevdiği adama aşıktır ama ondan şevkatini,dostluğunu hiç esirgemez. "Kardeş" olur sonsuz fekadardır, "dost"olur dostunun diğer yarısı gibi yaşar, bir adım arkasındadır, vazgeçmez. "İş kadını" olur, erkek egemen toplumda -aklının bir köşesinde sürekli evi ve çocuğu olduğu halde- elinden gelenin en iyisini yapar, mesleğinde cesurdur. Bu yüzden kadın hayranlık uyandırır. Elimizdeki bu güçle ve güzellikle toplumu değiştirme çabasından vazgeçmemeliyiz. Çalışkan,cesur,güzel ve şefkatli olabildiğimizi gösterebiliriz.Her gün ve her adımla. Bu dünya kadın zarifliği kadın naifliği ve şefkatiyle ayakta. Bu bir feminizm yazısı değil,bu yukarıdaki fotoğrafla gurur duyma yazısıdır.
Her eşitsizliğin hakkından gelebilme umuduyla iyi ki varsınız!!!

7 Mart 2014 Cuma

Küçük Kızın Ev Partisi

18 Şubat Salı gününe denk geldi. Ufaklık tıpkı geçen seneki gibi o gün de ateşlenip bizi biraz üzse de yine de güzel bir sofra, şarap  ve küçük bir pasta ile mini bir kutlama yaptık. Teyzemizin katılımı bize moral verdi. 
Asıl kutlama ise pazar günü idi. Geçen sene 1. yaşına özel yaptığımız büyük ve kalabalık kutlamanın aksine bu sene aile içi ev partisi yapmaya karar verdik. Yemeklerimizi hep beraber hazırladık. Geçen sene yaptığımız kitap ayraçlarından bu sene de yine yaptırdık. Babamızın mavi renkler kullanıp her ay için seçtiği fotoğraflardan oluşan ayraçlar misafirlerimiz için hazırdı. Bu ayraçlar ileride hem ona hatıra olacağı için hem de bakınca 1 senede nasıl değiştiğini görmemizi sağladığı içi bizi mutlu ediyor. 
Süslemede "Denizci" temasını tercih edip mavi-pembe renkleri kullandık. Babamız salonumuzu özenle süslerken, ben yemekler ve sofra ile ilgilendim. Pastamızı da Tutku Pastanesin'de yine deniz temalı olarak hazırlattık. Deniz pembe-beyaz çok şirin bir elbise giydi. Genel olarak etrafında tüm sevdiklerini gördüğü için çok sevinçliydi. 2. yaşın malum gerginliklerini ara ara yansıtsa da onun bugün sonuna kadar şımarmasına izin verdik. 
Fotoğraflarımız tripodumuz yardımıyla çekildi, pastamızdaki 2 mum hep birlikte üflendi. Deniz Ege abisiyle yeni oyuncaklarını paylaştı ve ilerleyen anlarda müzik eşliğinde bol bol oynarak bizi yine güldürdü. Dayısı başta olmak üzere yakın akraba ve arkadaşlarımızın telefonları, mesajları kendisine özenle iletildi.
Bu sene geçen seneki kadar şaşkın değildi tabi. Yürüyen, koşan, konuşan, merak eden ve daha çok şey bilen bir çocuk artık Deniz kızı. Ama sanıyoruz ki bundan sonraki doğum günlerinde daha çok bilinçlenecek ve kutlamasının farkında olacak, daha çok eğlenecek. Bize gelince, o mutlu olunca biz her zaman mutluyuz. 
                                              

18 Şubat 2014 Salı

Deniz İki Yaşında

Daha dün değil miydi 1.5 yaşı hakkında yazdığım gün? Hızlı ve macera dolu bir altı ay daha geçti. Deniz kızım bugün 2 yaşında. O büyülü gün üzerinden 24 ay geçmiş. O telaşı, heyecanı ve mutluluğu unutmak mümkün mü hiç? Onun minicik bedeniyle bana sokulmasını, dünyaya şaşkın gözlerle bakışını, pamuk bedeninin şeker kokusunu unutmak? Her anne gibi ben de o günleri çok özlüyor, "ah şimdi olsa daha da çok tadını çıkarırdım" diyorum.Hiç geri gelmeyecek o günler ama, kızım benim için hep bebek kalacak. Büyürken yanında olmak, hayata dair her keşfinde onu seyretmek, iyi-kötü günlerinde en yakını olmak benim için en büyük mutluluk olacak. 
"Güzel kızım, bal böceğim benim, iyi ki doğdun. İyi ki hayatımıza girdin. Sen benim bütün korkularımı yendiğim, dünyanın tüm umutsuzluklarına ayak direyen umudum'sun. Geçen seneye göre çok daha farkındasın dünyanın. Ayaklarının üzerinde meraklı gözlerinle ve ellerinde bakıyor, konuşabildiğince soruyor ve anlatıyorsun. Gittikçe büyüyecek daha da merak edecek, keşfedeceksin. Biz de babanla sana her şeyi anlatacağız. Ellerin hep ellerimizde olacak. Okula gidişini, arkadaşlıklarını, genç kız olduğunu, sevgilerini, başarılarını görüp yanında olacağınız. En büyük dileğim sevgi dolu, umut dolu olman. İnsanları, hayvanları ve doğaya ait her şeyi sevmen. Direnmeyi, mücadele etmeyi, vazgeçmemeyi bilmen....Bunlara sahip olduktan sonra güzel bir yaşamın olacağına eminim. Sağlık, sevgi ve şans hep seninle olsun. Kendi ayaklarının üzerinde durabildiğin güne dek hep bir adım yanında beni bulacaksın. Melek kızım, seni çok seviyorum. Doğum günün kutlu olsun."

14 Şubat 2014 Cuma

Çekirdek Kadro


Bir araya ilk geldiğimiz gün tarih Ekim 2000'di.Şaşkın çömezler olarak Edebiyat Fakültesine girmiştik o gün. Tedirgin ve yalnızdık. Etrafı izliyor, insanları tanımaya çalışıyorduk. Çok farklı yaşamlardan gelip o yüksek tavanlar altında toplanmıştık. Daha ilk günden birbirimizle konuşmuş,  8 kişilik kızlar tayfasının temellerini sessiz sedasız atmıştık. Dün akşam bu fotoğraf çekildiğinde tarih Şubat 2014'tü. O zamanlar mahşerin dört atlısı diye kendi kendimize takılırdık ya hakikaten de çekirdek kadro hiç değişmedi. Elbet sadece bu kadro olarak kalmadık. 4 arkadaşımız daha kısa sürede eklendi aramıza. Seneler geçti, aileler kuruldu, uzak semtlere, farklı şehirlere gidildi. Görüşmeden geçen zamanlara, değişen hayatlarımıza rağmen hiç ayrılmadık. 14 sene sonra buluştuğunda hala aynı çocuk kahkahaları atabildiğimize, her şeyi rahatça konuşabildiğimize, birbirimizin bakışından ne söylediğini anladığımıza göre biz yine aynı yüksek tavanların altındaki fakülteli kızlarız demektir. Sonsuza dek bu kadro ve diğer 4 arkadaşımız hep beraber olacağız demektir. Fotoğraflarda gözlerimizin içi hep aynı gülecek demektir...

4 Şubat 2014 Salı

Benim Annem Canım Annem

Git gide sen oluyorum anne; saçlarım, gözlerim, bakışım sen oluyor. Küçükken bakmaya doyamadığım gençlik fotoğraflarındaki kadına dönüşüyorum. Tek fark sen hep daha güzelsin..Sadece yüzüm gözüm de değil,ruhum da sana benziyor artık. Hele ki "anne" olduktan sonra.Evet ben de her şapşal evlat gibi "asıl" değerini anne olunca anladım. Sıkıntılarını, verdiğin yaşam mücadelelesini, emeklerini, yaptığın fedakarlıkları,titizliğini, bana gösterdiğin özeni anne olunca çok daha iyi anladım. Gençliğini, en güzel günlerini bize feda ettin. Her şeyimiz tam olsun diye gündüz okulda akşam evde çalıştın durdun. Çok yoruldun. Ne şanslıyım ki kızımı da sen büyüttün, 2 yaşına getirdin. Gözlerim arkada kalmadan işime gücüme baktım senin sayende. O da senin sıcaklığınla büyüdü, ne güzel. Şimdi Deniz'e ne zaman baksam, senin gibi bir annem olduğu için şükrediyorum. Çünkü seni örnek alıyorum, senin gibi olmaya çabalıyorum. Ne kadar uğraşsam da başaramam belki elimden geleni yapıyorum. Büyüdüm, 32 yaşıma geldim anne. Ama hala sana muhtacım aslında, sensiz bir hayat düşünemiyorum. Hala kokunu içime çekmek bir bebek gibi huzur veriyor,iyi ediyor beni..Bu yaşa geldim ellerin yine üzerimde, ne güzel. Senin desteğin olmasa asla bugünlere gelemezdim, biliyorum. Annem, güzel annem, seni çok seviyorum. İyi ki doğdun, iyi ki benim annem oldun :)

3 Şubat 2014 Pazartesi

2 Yaş Sendromu Gerçek Mi?

Büyüklerimiz "Bizim zamanımızda sendrom filan yoktu, yaramaz veya hareketli çocuk vardı" diyorlar. Haksız da sayılmazlar. Tabi ki nesiller geçtikçe değişen her şey gibi çocuklar da değişti. Bizim küçüklüğümüzde "hareketlendi, laf dinlemiyor" dedikleri, şimdilerde ""2 Yaş Sendromu" adını aldı. Uzmanlar bu dönemin çocuğun gelişimi açısından gayet normal olduğunu söylüyor ve ekliyorlar: "bu dönem bir nevi ilk ergenlik". Çocuklar bebeklikten çıkarken bağımsızlıklarını ilan edip, istedikleri gibi davranmayı keşfediyorlar. Bu duruma da "sendrom" deniliyor :) Biz ebeveynlere düşen ise sabretmek sanırım. Ben de kendi kızımdaki örnekleri verip naçizhane tecrübelerimi paylaşmak istedim.



Deniz'deki Sendrom Belirtileri:
-Hiç yemek seçmeyen çocuk en sevdiği yemeklerde bile sorun çıkarmaya başladı. 
-Önündeki yemekleri fırlatıp atmaya başladı.
-Durup dururken kendince bir şeye öfkelenip sinir krizi geçiriyor. Hiç durmadan ağlama, tiz çığlıklar atma, kendini yerlere atma, ne desek ne yapsak reddetme, eline geçirdiğini fırlatma vs. gibi tepkileri 15-20 dakika sürdürüyüyor. 
-"Yapma" denilen şeyi biz ilgilendiğimiz sürece inatla yapmaya devam ediyor.
-Altını veya üzerini değiştirirken kesinlikle çok kızıyor.
-Özlediği çizgi filmi kapatınca eskiden hiç umursamazdı, şimdi ciddi tepki veriyor.
-Dışarıda sadece kendi istediği yöne yürümek, istediği şeyi yapmak istiyor.

Peki biz anne babalar bu duruma karşı neler yapabiliriz:
Önce sakin ve sabırlı olmayı öğrenmemiz gerekiyor ki kabul edelim bu hiç kolay değil :) Kriz geçirdiği anlarda onunla ilgilenmeyip sakinleşmesini beklemeliyiz. İnat ettiği şeyi elinden almak yerine dikkatini başka yöne çekmeye çalışmalıyız. Evet bazen bizler de delirebiliriz, sesimiz yükselebilir ama bunun da dozuna dikkat etmek lazım. Çünkü bağırmak malesef sonucu değiştirmeyecek. Çocuğa bağırmak hem ondaki stresi arttırır hem de bizde sonradan duyacağımız vicdan azabına sebep olur. Malesef stres altında benim de kızıma bağırdığım oluyor ve sonradan bu beni çok üzüyor. Çünkü karşımda 2 yaşında ve henüz konuşamayan, derdini anlatamayan bir varlık var. Hayattaki her şey onun için yepyeni ve her daim sığındığı anne-babasının sabrını hak ediyor. Sonuç olarak bu durum çocuklarımızın bireyselleşmeye başlaması anlamına geliyor ve kızıp öfkelenmek yerine, normal bir gelişim gösterdiği için sevinmeliyiz aslında.
Tüm anne babalara,en çok da henüz kendini ifade etmekte zorlanan kuzucuklara kolay gelsin...

Ali İsmail Korkmaz

Sadece  o değil, başka çocuklar da yitip gitti malesef. Gözümüzün önünde yok edildiler. Gezi'nin umut dolu yüzleri kendilerine "insan" diyen yaratıklar yüzünden soldular. Fakat nedense bizleri en çok etkileyen "Ali" oldu. Onun çocuk gülümsemesi hepimizin içine işledi. Genç, pırıl pırıl, tertemiz bir çocuktu "O". Ailesinin kuzusu, arkadaşlarının Ali'si hepimizin arkadaşı, kardeşi, oğlu oluverdi sanki. Gülen gözleri Gezi Park'ı deyince ilk aklımıza düşen, zaman zaman bizi yıldıran ama en çok da umut verenlerdendi. Sadece demokratik hakkını kullanmıştı Ali. Anayasanın ona verdiği hak ile, Atatürk'ün miras bıraktığı ödev bilinci ile haksızlıkalara karşı durmak için sokaklardaydı. Ama tahammül edemediler. O'nu biber gazından kaçarken saklandığı sokakta bir grup yobaz insan müsveddesi döverek öldürdü. Elinde hiç bir silah bulunmayan 19 yaşında bir çocuğu "durun, yapmayın" yalvarmalarına rağmen dövmeye devam ettiler. Hiç biri insan değil gözümüzde. Ne bu işi bizzat yapanlar, ne sığındığı doktor, ne arkasından saçma sağan konuşabilen yetkililer. En çok kanımızı donduran ise onu tedavi etmekle yükümlü doktor. Zamanında tedavi etmedi Ali'yi ve belki yaşama şansını göz göre göre aldı. Şimdi "Ali" ve ölen diğer gençler için ayakta durma, isimlerini unutturmama zamanı. Susmadan, bıkmadan, unutmalarına izin vermeden ALİ İSMAİL KORKMAZ demeye devam etmeliyiz. Katilleri en küçüğünden en büyüğüne yargılanmalı, cezalandırılmalı. Onlar hak ettiklerini önce bu dünyada gözlerimizin önünde bulmalılar ki diğer dünya için bir umut olsun. Gencecik insanların hayatlarını ellerinden alamazlar. Alırlarsa da büyük bedeller ödeyeceklerini görmeliler. Yoksa çocuklarımızı nasıl "geleceğe güvenli" olarak büyütebiliriz. Bu ülkenin esnafına, polisine, doktoruna nasıl yeniden güvenebiliriz? 
Ah Ali, güzel çocuk..Keşke yanımızda olsaydın...Sensiz hep eksik kalacağız. Umarım "ikinci bir dünya" gerçektir. Gerçekse bu dünyadan çok daha güzel olsun ki, tüm hayallerini orada gerçekleştir ve gülmeye devam et.