28 Nisan 2016 Perşembe

Küskünlük

İçimde sessiz sedasız oturan, kimsenin bilmediği, görmedigi bir küskünlük var. Kimi zaman öfkeyle sarmaş dolaş, kimi zaman yalnız ve sakin. Bazen öyle derinlerde duruyor ki, ben bile unutuyorum varlığını. "Tamam" diyorum, "çıktı gitti ruhumdan". Ama her defasında zehir gibi yanılıyorum. Bazen uykuya dalmış, bazen de ayaklarını uzatmış beni seyrediyor buluyorum onu. Nasıl hesapsız, nasıl çocukça yaşadığımı görüyor ve alay ediyor benimle. Sinsi sinsi inanmamı bekliyor. İnandığım an, kırılmamı bekliyor bu kez. Tam da o anlarda öfkeyle burun buruna geliyor. Didişiyor, bağırışıyor hatta yumruk yumruğa kavga ediyor bazen.
"Haydi, çıkart sesini, tepki ver; hiç bir sevgi içine attıklarınla yaralanmadan sürmez. Sen sustukça, sessiz kaldıkça, derdini anlatmadıkça büyür içinde, tırmalar durur seni" diyor Öfke... Küskünlük durur mu hiç, cevap veriyor:
"Yapamam, verdiğim tepkiyi anlayacak, yargılamayacak kimse yok. Hem benim konuşmama ne gerek var; sussam da bilmeli, konuşsam da. Kırmamalı bu kadar kolay" diyor. Öfke, küçüldükça susuyor, sustukça küçülüyor.. Küskünlük bu tartışmadan galip de gelse mutlu hissetmiyor kendini, köşesine çekiliyor, ne konuşuyor ne tebessüm ediyor. Bense iki arada bir derede kalıyorum. Aklımla kalbim arsında hırpalanırken, gidip küskünlüğe sarılıyor, onunla ağlıyorum.

26 Nisan 2016 Salı

Bir Gün Gelecek

Bir gün anlayacaksın beni,
Yaşın, 
yalnızlığın, kimsesizliğin yaşı olacak.
Duvarlara bakacaksın uzun uzun.
Sığındığın romanlar,eskisi kadar içine çekmeyecek seni.
Evin içinde dört döneceksin, 
ara ara camdan bakacaksın kim bilir. 
İzlediğin filmlerin bile sana tat vermeyeceği günlerden söz ediyorum.
Sinemaya gitmeyecek,
sokak sokak gezemeyeceksin o günlerde.
Anneni, babanı çoktan yitirmiş olacaksın.
Arkadaşların seyrekleşmiş olacak,
geriye kalanlar torun peşine düşmüş,
belki seni çoktan geride bırakmış olacaklar.
Şehir olanca gri günlerini yaşatırken,
tüm ruhunla baharı özleyeceksin,
Bir daha hiç gelmeyecek o baharı...
İşini özleyeceksin belki,
Kalabalığa kendini attığın, 
o yoğun, o yorgun günler bile güzel görünecek gözüne.
Eline kalem-kağıt alacaksın ama yazamayacaksın.
Konuşmak, konuşmak, çenen ağrıyana dek konuşmak isteyeceksin;
konuşacak tek kelime çıkmayacak mühür tutmuş dudaklarından.
Eskilere karışmak isteyecek, 
sakladığın tozlanmış kutuları açacaksın bir bir.
Her birinin içinden fırlayan yüzlerce anı çarpacak yüzüne.
Onlarla tek tek boğuşacaksın.
Öfken, hüznüne rakip olacak belki.
Kimi fotoğrafları yırtacak, kimisine sarılıp ağlayacaksın.
Düşüneceksin uzun uzun,
geçmiş ve bitmek üzere bir ömrü, uzun uzun düşüneceksin.
İşte tam da bu sırada aklına düşeceğim..
Beni, eninde sonunda anlayacaksın.
Yok olmuş bir sevgiyi canın acıyarak fark edeceksin.
Anlayacaksın; 
ben de senin ömrün kadar geçmiş, gitmiş olacağım.

22 Nisan 2016 Cuma

Kırılgan Bir Çocuğum Ben - Murathan Mungan

Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
gözükara cesaretimden
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz saray..

Murathan Mungan

21 Nisan 2016 Perşembe

Firuze

Bir gün dönüp bakınca düşler 
İçmiş olursa yudum yudum yudum yılları
Ağla, ağla Firuze ağla
Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu

Kıskanır rengini baharda yeşiller
Sevda büyüsü gibisin sen Firuze
Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu
Üzüm buğusu gibisin sen Firuze
Duru bir su gibi, bazen volkan gibi
Bazen bir deli rüzgar gibi
Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş
Acelen ne bekle Firuze

Bir gün dönüp bakınca düşler
İçmiş olursa yudum yudum yudum yılları
Ağla, ağla Firuze ağla
Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu

Acılı bir bakış yerleşirse eğer
Kirpiğinin ucundan gözbebeğine
Herşeyin bedeli var, güzelliğinin de
Bir gün gelir ödenir, öde Firuze
Duru bir su gibi, bazen volkan gibi
Bazen bir deli rüzgar gibi
Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş
Acelen ne bekle Firuze..

Atilla Özdemiroğlu Anısına

12 Nisan 2016 Salı

Kırmızı Fular

Seni sen yapan, kırmızı bir fulardı gördüğüm, hani çok sık kullandığın. Sakince boynundan yere düştü. Hangi ara kurtulmuştu senden, sen nasıl olup da fark etmemiştin bilmiyorum. Ardından, uzanıp yerden aldım; ellerimde tanıdık bir titreme, gizlice çantama sakladım. Bu saçma sapan bir telaştı içimdeki, oysa sen çoktan kaybolmuştun. Etrafıma bakındım, yakınlarda bir yerlerde olmalıydın, emindim. Belki de beni izliyordun. Çantama elimi atmadan iyice inceledim ortalığı. İki küçük sokak köpeği dışında in cin top oynuyordu sanki. Yürüyüp bir apartman girişine oturdum. Kırmızı fuları çıkardım çantadan, hiç bir şey yapmadan öylece tuttum elimde. Gözüm hala sokaktaydı. Ellerimin saçma titremesinin geçmesini bekledim, çantama bağlayıp yürümeye başladım. Beni görüp görmemen artık umurumda değildi. Yürürken bir an başım döner gibi oldu, gözlerimi kapayıp açtım; o eski mahallede buldum kendimi. Her iki yanda ufak tefek dükkanlar, ortasına gelince genişleyen bir cadde. Fırının önünden geçerken sesini duydum "bekle ekmek alacağım şuradan". Ben ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, ekmeği alıp geldin, yüzünde kocaman bir gülümseme. Yol boyu konuştun hiç durmadan. Cevap vermiyordum sana, sense bunu hiç garipsemiyordun. Eve girer girmez sarıldın bana, sımsıkı. Dünyayı başıma yıkan bir sarılmaydı bu. "Yine aynı his" dedim içimden. Sofrayı önceden hazırlamıştın sanki. Neşe içinde gösterdin bana. "Hadi oturalım" diyerek. Öyle şaşkındım ki, midemden gelen açlık seslerine inat, tek bir lokma bile yiyemiyordum. Duvardaki aynaya takılıyor gözlerim. Zayıfım çok zayıf. Çocuk yüzüm dikkatimi çekiyor. Henüz kaz ayakları belirmemiş gözlerimin çevresinde, hoşuma gidiyor. Tam sofraya döneceğim karşıma çıkıyorsun, "hadi çıkalım" derken boynunda yine aynı fular. Gözlerimi yumuyorum sımsıkı, hoop sokaktayım tekrar..Hemen çantama bakıyorum, çantam boş, bağladığım fular yok olmuş. İyice seyrediyorum etrafımı, neler döndüğünü anlamak istiyorum. Sokakta aynı iki köpek, başka kimse yok..

10 Nisan 2016 Pazar

Salise

Bir salisede hissedilen kilolarca duygu..Kimisi anlamsız yürek sızıları, kimisi muazzam ve şapsal sevinçler.. İşte o saliselik anları yüzlerce satır ile anlatmak istiyorum. Uçlarda gezinen hissiyatın dehşet güzelliği beni sarhoş ediyor mesela..İşte bunu doya doya, hissettiğim kadar yazabilmek de istiyorum. Aynı anda beynime üşüşen kelimeleri derleyip toparlayamıyorum..Gözlerimi yumuyorum sonra, derin ve ardı ardına nefesler almak istiyorum. Sakinleşmeli ve bu duygu yoğunluğuyla baş edebilmeliyim. Sadece üstesinden gelmek de yetmez artık bana. Bunca duyguyu bir şekilde güzelleştirmeliyim. İçimde öylece kalmamalılar. Yazmalıyım...derken yumduğum gözlerimi açıyorum. Ofisin tuvaletinde aynanın karşısında buluyorum kendimi. Şimdi masama dönüp onlarca e-postayı yanıtlamalı ve benim dışımdaki dünya ile mücadele etmeliyim. Herkes gibi. 

7 Nisan 2016 Perşembe

Giden'e

Sen ne vakit uçağa binip şehri arkanda bıraksan,
sanki en çok ben kalıyorum geride,
en çok ben eksiliyorum..
Havası, suyu değişiyor sokakların,
yürürken eksiliyorum,
koşarken eksiliyorum..
Yokluğun içime işliyor.
Sen hep gidiyorsun, ben hep el sallıyorum.
Sonra senin yorgunluğunu hatırlıyorum,
gidip gelmelerin sende bıraktığı izleri hissediyor,
dayanamıyor, yanına geliyorum..
Sen ne vakit gitsen, 
hemen ardından yanında buluyorum kendimi.
Aynaya bakıyorum, yüzümün yarısı yok;
kalbime dönüyorum, yarısı yok..
Sesim seninle, ellerim seninle..
Yalnız gidemiyorsun işte,
her seferinde beni de alıyorsun yanına.
Uçakta yanındaki koltukta oturuyorum mesela,
otel odasında yanındaki yatakta uyuyorum.
Sen çalışmaktan yorgun düştüğünde,
başını omzuma dayıyorum.
Yalnız hissettiğinde sıkı sıkı sarıyorum..
Konuşmak istediğinde, sesleniyor-dinliyorum.
Sen ne zaman gitsen kardeşim,
seninle geliyor, 
biraz biraz yanında yaşıyorum..

5 Nisan 2016 Salı

Onarmak Zordur - Özdemir Asaf

Şarkılar değil de
Hep kulaklar bitiyor,
Onarmak zordur.

Bir yürek üşümüş
Kapamış kapılarını,
Onarmak zordur.

Bir şey yitirilmiş
Hiç eskimeyecektir,
Onarmak zordur.

İnsanın içine düşen korku
Özgürlüğünden olmuştur,
Onarmak zordur.

Ölümü düşünmek yenilmek,
Sevmek ölümü yenmektir,
Onarmak zordur.

Özdemir Asaf

3 Nisan 2016 Pazar

Ruh'um

Ruhum masmavi bugün,
gözümde sağlam bakışların,
kulaklarımda güçlü kelimelerin..
Sesindeki şefkate sımsıkı bağlı,
huzurla dinleniyorum..
Ruhum yeniden umut dolu bugün,
yeniden ayağa kalkmanın sevinciyle,
elimde yedi düvele karşı duran bir güç;
bilirim her şeyin üstesinden gelebilirim,
hatta kendimi yeniden sevebilirim.
Beynimde, şarabın tatlı sarhoşluğu
yüreğim ne vakit ayık ki?
Beden dersen, yaş hesabından çoktan caymış;
bırakmış kendini zamanın bir yanı pamuk,
bir yanı dikenli ellerine...
Ruhum mutlu, çok mutlu bugün,
özenli direnişlerin hep güzelliklere çıkan
dar sokaklarından geliyorum.
Adımlarımdaki telaş duruldu;
sakin ama kararlı yürüyorum.
Yanımda, güven veren adımlarını,
hayata kafa tutan nefesini duyuyorum.
Artık sendeki beni görüyorum..
Ruhum küçük bir çocuk bugün,
sil baştan büyütülmek isteyen haylaz bir çocuk,
bayram sevinçleriyle yarışıyor,
gülümsüyor....gülümsüyor....
İçinden dışına hep aynı masumiyetle taşıyor.
Bilmem hissediyor musun;
ruhum seni çokça ve çocukça seviyor..


22 Mart 2016 Salı

Tek

Oysa bazen tek istediğin, başını dizlerine dayamak, ellerini saçlarında, yüzünde hissetmektir. Hayatın tüm tasasını unutmak an meselesidir çünkü. Bütün o günlük telaşların yok oluverir, bilirsin. Sana kalsa iki çift laf etmeyeceğin insanların seni hırpalamaya çalışmalarına boş verirsin mesela. Şehrin negatif enerjisi, dünyanın kötülüğünün yükü sıyrılır bedeninden; sadece sıcak bir bakışla, iki kelimenin güzelliğiyle. Ellerini, yüzünü acıtan soğukta, durmadan okursun içini ısıtan cümleleri. Vazgeçmeyi saliselik bile düşünmezsin. "Dostluk" ve "Sevgi" dersin, en hakikatli şey yeryüzünde. Uğruna yaşanacak....Dostluğa bağlanmak ister kırılmaya hazır yüreğin. Ah o yerle bir eden hassaslığımız. Bir kaç cümle fazladan konuşsan veya duysan ağlamanın kaçınılmaz olacağı "o" tuhaf anlar...Konuşman gereken yerde susar, susman gerektiğinde ağız dolusu konuşursun. "Neden" dersin hep kendi kendine...Nerede fazlayım, nerede eksik? Kendinle kalır, kendine kalırsın. Her şey bir yana; çaba görmek istersin, sabır ve dirayet. Anlaşılmak istersin. Yokluğuna alıştıklarını bulduğundaysa, şaşırır ve korkarsın. Oysa insanlığın en kalıcı hatasıdır belki, beklemek..

21 Mart 2016 Pazartesi

Sessizlik

Bazı günler sessizlik iyi geliyor. Kimse konuşmasın, şehir tamamen sussun istiyorsun. Sevdiğin insanların bile sesine kapatmak istiyorsun kulaklarını. Ve bir adım daha gidecek olursak kendi iç sesini bile susturuyorsun. Sakinliğe, dinginliğe tutunmak istiyorsun. Şehirlerimizde  ardı ardına bombaların patladığı lanetli günlerden geçiyoruz. Birlikte öldüğümüz halde hale "bir" olamıyoruz maalesef. Koca bir ülke ayrı ayrı gayrı artık. Çünkü arsız insanlar her yerdeler. Sadece farklı fikirlere sahip oldukları için değil, fikirsizliklerinden, zalimliklerinden içim buz gibi oluyor. Alışveriş yaptığın esnaf olarak, iş yaptığın insan olarak, aynı toplu taşımada her gün karşılaştığın insan olarak, yakın arkadaşının ailesi olarak veya komşun olarak her yerdeler. Senin gibi bakmaları değil isteğin; bu kadar belirgin kötülüklere karşı durmalarını istiyorsun. Ama artık umut yok. Umudumu kaybettiğim anlar birbirine ekleniyor. Bir delikanlının "abla yarım saat sonra evdeyim" dedikten 2 dakika sonra ölmesiyle, bir bebeğin arabasında tatlı tatlı etrafına bakınırken ağır yaralanmasıyla, gezmeye gelen ve mutlu mesut doğum gününü geçiren turistin yüzünde patlayan gülümsemesiyle yok oluyor içimdeki umut. Daha kötüsü dünyanın her yerinde her an yaşanıyor tüm bunlar. Tabi yakınlaştıkça gerçekliği daha çarpıcı, daha yakıcı oluyor.  Tedirgin yaşıyoruz. Güzel olan ne varsa donup kalıyor aklına daha gelir gelmez. Hakkın yok gibi hissediyorsun. Bu sene, ilk yaz bile umut vermiyor. Çocuğuna bakıp vicdan azabı duyuyorsun. Onları nasıl kurtaracağız, bilmiyorsun. Elinden gelen tek şey, sabahları şehrin merkezine giden sevdiğine daha sıkı sarılmak..Başka ne yapsan boş geliyor. Daha ne kadar kötü olacak diye düşünürken, susup izliyorsun sadece. Sessizlik...

2 Mart 2016 Çarşamba

Bir Şey Söyle

Bir şey söyle
Sözü aşsın öze değsin.
Bir şey söyle,
Yanındayım mesela

Turgut Uyar

15 Şubat 2016 Pazartesi

Yazmak Huydur Bende

Yazmak; çoğu zaman abartılı ve hatta hayalidir. Bir mizansenin içine, o an hissettiğin ne varsa alır, sarıp sarmalar ve yazarsın. Düşlerin, üzüntülerin, anıların, küçücük bir anın hissettirdikleri veya sadece gözlemlediklerini yazarsın. Bazen bir insanla, bazense cansız bir varlıkla bile konuşursun yazarken. Sohbet eder gibisindir o an, konuşamadıklarını anlatır gibi... Karşındaki seni hiç yargılamayacak, hiç kırmayacakmış gibi hesapsız konuşursun yazdığın kişiyle. Onu hiç dahil olmadığı günlere, hayallere katarsın. Veya geleceğinde kurgularsın. Şahit olmadığı anılarını paylaşır, yanındaymışcasına sorular sorarsın. Gerçekte hiç bilmeyeceklerini söyler, dışa vuramadığın tepkilerini yazarsın, tabi yine hayali. Öte yandan bazen hiç kimsedir yazdığın..Olaylar kadar kişiler de birer hayalden ibarettir. Cümlelerin hitapsız, şekilsiz ve zamansızdır; öznesi olmayan, yüklemi desen eğri büğrü. Belki çok insana manasız ve hatta yalan gelir bu durum. İlle ki birilerine, belirli durumlara yazılabileceğine inanmayı tercih ederler. Cümlelerin bir hiçliğe yazılmış olabileceğini anlamazlar. Oysa "hiçliğe" hitaben yazmanın keyfi muazzamdır. Bazen birinden başlarsın bir paragrafa, bir bakmışsın ki bambaşka birinde son bulmuş. Bazen yanındakine bazense en uzaktakine...Ruhlarının bile duymayacağı mektuplar yazılır onlara.. Mektupları imzasız bırakıp hayallere devam edilir. Çünkü hayal kahramanları ne hesap sorar, ne şaşırır, ne de yargılar. Tüm bunlar bir yana; hayata dair kaygı ve üzüntülerini, insanlara dair hayal kırıklıklarını yazabildiğin insanlar vardır. Gerçek insanlar. Bencilce dertleşirsin onlara yazarken, anlatırsın canını sıkan ne varsa. Öyle güzeldir ki karşındaki, sessizce okur..Kendi kendine yazmanın yetmediği anlarda, nefes almana-ruhunu ferahlatmana sadece okuyarak yardımcı olur. 

11 Şubat 2016 Perşembe

Penguen - Birhan Keskin

Bana sırtını dönme
biliyorum, sana benziyorum
ve içinde saklı tuttuğun yele.

Benim de içimde saklı tuttuğum
buzlu kıyılar, çığlık hatıraları.
Ben de senin kadar kaçkınım ve yaralı.

Kim bağışlayacak beni, penguen.
Çizdim senin beyaz ve narin yerini.

Bir yanım bembeyaz ışık
kör ediyor, bir yanım zehir gece.
Parktaki salıncağa binmeyi
beceremedim bugün ben de.
Penguen bana sırtını dönme.

Unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
Dünya yordu bizi. 
Benim de söyleyemediklerim var. 
Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
Uzun bir yolu geliyoruz seninle, 
yolu, geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.

Penguen,
kim bağışlayacak beni?
Çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde unuttuğun ince metalle.

O büyük ve muazzam zamanda unuttum
Kanatlarım çok oldu üşüyor benim
Bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
Bu yüzden eğik boynum.

Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı,
Bundan gözlerimdeki kayalık,
İçimdeki serseri buzullar,
Dürtme içimdeki narı
Üstümde beyaz gömlek var.


Birhan Keskin

5 Şubat 2016 Cuma

Deniz Fenerim

Tanırım kendimi
Hiddetim taşar benim
Dalga dalga,
Hırçın hırçın
Tokat gibi vurur sözlerim
Yıpratır bedenini.
Bilirim seni,
Hüzün etrafı sarmışken
Sessiz kalırsın belli belirsiz.
Ben bilirim seni,
Acı bir tebessüm
Belli belirsiz bir tebessüm.
Hayranım sana
Sabrına
Sakince karşımda durup
Meydan okuyan o tavrına
Varlığına..
Korkmuyorum
Ruhumdaki fırtınada boğulmaktan,
Karanlıkta yollarımı kaybetmekten.
Biliyorum kurtarırsın beni sen
Işığım, deniz fenerim..

1 Şubat 2016 Pazartesi

Umuttur

Sev beni, alış bana
kimse ürkütemez bağlandığımız güzelliğin utkusunu
sev beni, bir dağ gölgesi kadar sev
şimdilik bırak musluğun sızmasını damın akmasını
bir tırnak gibi büyü domuz bir tırnak gibi
zorlayarak her bir yanı
çünkü biraz sonra umut başlar her günkü,
aslında bir alıştırmadır umut
öbürlerinin azıcık nefes diye bağışladığı
baharı beklemeye benzer
hain ve olmayanadır çünkü
umutsuzluğu taşır yanında
oysa nasıl olsa gelecektir bahar denen tarih
önüne durulmaz mantığıyla doğanın
yeşilden olma birim
sudan gelme itmeyle


Turgut Uyar

Ihlamur Günlükleri

Kaybetmiş de bulmuş gibi sev beni, geçer. 
Parmak uçlarımdan öpse mazeretin, tamirim mümkün.
Ne yöne dönsem, yüzüm sen.
Telaşla köşeyi döndüğümde gözlerime çarpmanı çok isterdim
ve toplarken kirpiklerim için özür dilemeni.
Sana en güzel ben yenilirdim
bunu hatırla.
Şimdi aynanın köşesine iliştirilmiş fotoğraf gibiyim, 
her baktığında oradayım ama aslen yokum.
Kapağı tam kapatılmamış anılar, 
yerinden oynayan kaldırım taşları gibi sizin de dengenizi bozuyor mu bazen
Artık biz arası dört mevsim süren iki şehir kadar uzak cevaplarız birbirimiz için.
Acıyı hatırlatan elinde kalan ip midir
uçup giden balon mu?
Tesadüf, diyen de var. 
Oysa göz, gönlün aradığına denk geliyor hep.
“Kalbiniz” dedim,
Ne muhteşem bir kusur
Benim olsun!

Başak Buğday, Ihlamur Günlükleri

28 Ocak 2016 Perşembe

Kendi Olarak Sana Gelen

Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, 
seni isteyen- 
sensiz de olabilecekken,senin ile olmayı seçen- 
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- - 
O, işte...

Oruç Aruoba
-hani-

23 Ocak 2016 Cumartesi

Basitin Çözümsüzlüğü

İnsan çözümlenmesi en karmaşık varlık; her kim olursa olsun basitliğine zıt bir karmaşası var. O kişinin hayatınızdaki yeri önemsiz bir bakıma. İster yaşamınızda ufacık bir yeri olsun, ister tüm dünyanızı kaplasın fark etmez. Belki birkaç gündür tanıyorsunuz belki de birlikte seneleriniz geçti, yine fark etmez. Çözmesi her daim ve her koşulda zordur insanı. Kendi içinde bir kaç insan barındırabilir ve aynı zamanda dış dünyadan gizlemeye çalıştığı bir kaç yüzü de olabilir. Kaçını keşfedebilirsiniz? Diyelim ki yakınsınız, "çözerim kolay" diyebilir misiniz çok yakın hissettiğiniz bir insanı? Yaşamın size verip aldıklarıyla edindiğiniz tecrübeler ve nasırlaşmış duygularınıza, yok sayıp derinlere gömdüğünüz umuda ve korkularınıza rağmen şaşırmak hep mümkündür. Şaşırmak devam ettikçe insan çözümlemeyi sürdürürsünüz. İnsan tuhaf varlık. Dediğim gibi aslında basit ama inadına da tuhaf. Yani çelişkisi kimyasında var...Hayatı kendi kendine zorlaştıran ama genelde hep başkalarını suçlayan; hissettiklerini karşısındaki anlamasın diye düşünce ve duygularına zıt konuşan; zayıflıklarını kapatmak uğruna bazen sevdiklerini bile hoyratça hırpalayan bir varlıktır insan. Sevginin yakıcı ve yıkıcı gücünün, senelerce emek emek işlediği tüm kalkanlarını duvara fırlatıp atacağını bildiğinden, direncini sağlam tutmaya gayret eder. Kimisi buz gibi görünerek, kimisi fazla yaklaşıldığında duvarlarını örerek, kimisi de üzüleceğini anladığı an susup her şeyi içine atarak yapar bunu. Üstelik susmanın bir sevgiyi en kolay yıpratan, yüreği en çok yoran düşman olduğunu bildiği halde. Oysa daha önce deneyimlemiştir; içine attıklarıyla büyütür yanlışlıkları. Ah insan; çok özel bir makine, çok güzel de..Ama zor işte, bir şekilde zorlar...Güzel cümleleri ağzından çıkarmaktaki  cimriliğini, yaralayıcı cümleler kullanmakta asla kullanmaz. Çünkü öncelik hep kendisidir. Tehlikeyi sezen ruh anında sistemi kapatıverir. "Sen kendine yetersin ama kendine sahip çıkmak için kendini kollamalısın" der ve beyinle işbirliği yaparak kalbi yönetmeye çalışır. Kendini korumak uğruna; eşsiz, tertemiz, pamuklara sarmalanmayı hak eden hisleri yok sayar, arkasını döner. Ah caanım insan, bunları yaparken de haksız değildir ki hiç. Öyle çok incinmiş, o kadar çok yalnız kalmıştır ki...Bunca zaman sonra kendini korumayı seçmesi, onun dışındakilere saldırganlaşması normaldir.
Ah insan, hep aynıdır aslında. Eninde sonunda direndiği kalbine yenilir. Çünkü kan pompalamayan bir kalp varsa ortada, yaşam anlamsızdır.

Örme Artık

"Boyunu aşmış dizdiğin tuğlalar.
Daha ne kadar gizleyebilirsin ki kendini?
Ardını hiç merak etmedin mi gerçekten?
Yaran hala ne kadar açık ki duvarların
demiri kıskandıran.
Bak ben yoruldum.
Ardındaki gökkuşağını anlatmaktan da,
Duvarına ateş kırmızı goncaları
yar etmeye çalışmaktan da.
Bir şey söylemiştim hatırlar mısın bilmem.
Bir gün çemberine saklanmaktan vazgeçip,
Kaskatı kurallarını perde gibi havalandıracak
birileri girecek hayatına.
Belki de girmiştir, bir gün düşecek aklına.
Ama o kişinin ben olmadığım gerçeğine
üzülecek kadar bencil değilim.
Sadece bil diye söyledim.
Duvarlar diyorum 
Duvarlar.
Varlar. “

Selcan Aydın

15 Ocak 2016 Cuma

Zincirleme

Bazı günler içinde kendimi kaybettiğim tek şeyden, yazmaktan bile uzaklaşıyorum. Sanki yazmaya başlasam, kendimi içinden çıkamadığım bir çukurda bulacakmışım gibi bir ürperti duyuyorum. Bütün bedenim donarcasına üşüyor. Hani dillendirmeden gerçeğe dönüşmez zannettiklerimiz vardır ya. Sanki ben de yazmazsam gerçek olmaz sanıyorum. Yazdıkça gerçekleşiyor, okudukça ruhuma kazınıyor iyi-kötü ne varsa. Yazmıyorum ben de. Tıpkı konuşmak isteyip konuşamadıklarım gibi. Konuşmak bir mücadele aslında, biliyorum. O mücadeleye dermanım yok bu aralar. Kendimi kendime anlatmakta zorlanırken, bir başkasına doğrusunu nasıl anlatabilirim ki? Hem herkes kendi bakış açısından, kendi kalbinin hissettiklerinden yana değil midir eninde sonunda? Ve eninde sonunda ışıkları kapatıp, sesleri susturup yine kendimizle kalmaz mıyız? Kendime kalmak istemiyorum bu aralar. Belki içimdeki sevinç ve üzüntü fırtınalarına dayanamaz oldum. Beni uç noktalardan alıkoyamayan ruhumdan bıkkınım en çok. Ne olurdu sanki ben de kendimi kollamayı becerebilseydim. Ne olurdu içimle dışım arasındaki duvara yeni tuğlalar ekleyebilseydim. Soğuğu içime sızdırmayacak kadar sarıp sarmayabilseydim kalbimi. Yapamıyorum, yapmıyorum belki. Bir gün içinde öyle anlar yaşıyorum ki hayret ediyorum hissettirdiklerine...Bir bakış, bir duruş veya ufacık bir mimik, bazen de kısacık kelimeler, o an hayatı dondurup beni elimden tutup çekiştiriyor. "Nereye" diye sormaya fırsat bırakmıyor. Hayat donup kalıyor ve ruhum yine karmakarışık rüyalar içinde dönüp duruyor. Kendimi yapmaktan alıkoyamadığım hatalarımla ben, yine en çok kendime inanıyorum. Kendime inanıyorum ama başka kimseye... Sevmek ne zaman sancısız oldu ki? Ne çocukken ne de şimdi.. Tanımlamalara sığdıramayacağım devasa duygularım boyumu yüz santimetreyken de aşıyordu, yüzyetmişken de aşıyor. Kendimi hiç kollayamıyorum ben. Koşuyorum, koşuyorum; soluksuzca konuşuyorum ki bu konuşmalar genellikle asıl söylemek istediklerimi kamufle eden saçmalıklardan ibaret oluyor. Tabi kimse anlam veremiyor ağzımdan çıkan cümlelere. Anlam verenlerse hoşlanmıyorlar haliyle. "Haksız sayılmazsınız" diyorum içimden. Ben hep yanlıştım, yanlış bir çocuk. Daha kendi bilincine kavuştuğu andan beridir kendini yanlış gören, yanlışsın denilen çocuk, büyüse de bir şey değişmiyor işte. Her adımımda aynı sorgular. Gökdelenler boyunda çelişkilerim var. Arasını bulamadıklarım, dengesini kuramadıklarım. Mesala "sevmek" nasıl avuç içim kadar yakınsa, "sevilmek" uzak bir hayalden ibaret. Üstelik bu ömrümce böyleydi. Bilincime kavuştuğumdan beri. Birisi beni daha doğmadan fena yaralamış olmalı. Hiç tanımadığım hiç bilmediğim bir güç.. Böyle tükenmez bir kırgınlığın hiç düşünemediğim bir sebebi olmalı. Kim bilir bildiğimi zannettiğim her şey bir yalandır. Her neyse. Fazla düşünmek kimi mutlu etmiş ki beni etsin. Ben yine başa dönüp okumadan bu yan yana istemsiz dizilen kelimelere bir nokta koyar ve kenara çekilirim. Bu gecelik en iyisi bu.. 

2 Ocak 2016 Cumartesi

Sevgin

Öyle gürültüsüz
öyle sakin ki senin sevgin;
başımı dizlerine dayasam,
senelerce uyuyabilirim.
Öyle huzur verici ki sesin,
Günlerce gözümü kırpmam dinleyebiliririm.
Biliyor musun,
zor bir sınır çizgisiydi seninle,
sadece "severek" aştığım;
şimdi omuzlarımda ne o bıkkınlık kaldı
ne de yersiz yurtsuz dertlenmelerim.
Öyle güzel seviyorsun ki sessiz-sakin,
bırakıyorum kendimi hiç hesapsız.
Korkularım kelimelerinde,

kaygılarım yüzünde,
ılık asfalta düşen kar taneleri gibi eriyor...
Hırçın taraflarım azalıyor git gide, 
sakinleşiyorum.
Öyle güzel ki senin sevgin,
küskünlüğüm neşeyle son buluyor.
Ve öyle güzel ki sevmek seni,
sus desen de,
anlatmaya doyamıyorum.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Yumruk

Eskilerden..

"Bambaşka bir insan çıkarmıştın kendinden. Tanımadığım, bilmediğim biri. Yanında geçen zamanı farketmezdim ya hani, o gün bir an önce bitsin diye dua ediyodum yanında. O halini görmek, bana o kadar yabancı olduğunu görmek içimi yakıyordu. Sevdiğim insana ne yapmıştın kim bilir? Giderken ardından baktım uzun uzun. Yürüdüğün o kısa yol hiç bitmesin istedim. Geri dönüp bakmadın, görmedin nasıl asfaltın derinine gömüldüğümü. Oradaydım arkanda, kollarınla uzansan dokunabilirdin. Ama avucunda gizlediğin bir şey varmışcasına sımsıkı tuttuğun yumruğundu sağ yanımda hissettiğim. Ellerim, ayaklarım kesilmişti o an. Yine o soğuk kış günü, nefret ettiğim kalın paltomun eriyip incecik bir tişörte dönüştüğü anı yaşıyorum. Öyle inceydi ki bedenimi saran kumaş, kalbimi kafesleyen kaburgalarım öyle yumuşaktı ki, elinin en sivri yerine dek hissetmiştim. O gün o koltukta yanımda oturan çocukla ruhlarımız değişsin diye dua ettim. Tanrı'ya o güne dek öyle içten bir dua edilmiş olamazdı fikrimce. Gerçek olmadı, ruhum o küçük çocuğun ardından el sallayabildi sadece. Vapuru bekledim sonrasında; hava bin kat soğudu beklerken veya ben donarcasına üşüyordum. Bana hiç beklemediğim bir anda armağan ettiğin sıcaklığının yerini buz kesen bakışların almıştı. Sokakta görüp ürkeceğin kuduz bir köpeğe bile o şekilde bakmazdın. Nereye gitmişti o deli sevgi bilmiyorum. Üzerimde palto değil yumruğunla erittiğin incecik bir kumaş parçası vardı ya, üşümeye devam ettim. Vapur geldi, istemeye istemeye bindim. Karşı kıyıya geçerken senin kıtana bakmaya devam ettim. Gözlerimi kırpamadım. Belki koşarak gelirsin belki "hepsi şakaydı" dersin diye bakmaya devam ettim. Olup bitene olan şaşkınlığım beni yanıltıyordu. Gerçek olabileceğine inanmak ağırıma gidiyordu işte. Ne dönüp ardına baktın, ne de şaka olduğunu söyledin. O an o kalabalık vapurda; aynı anda küçüldükçe küçülen bedenime inat ruhum yaşlandı. Saçlarıma yansımayan bu yaşlanma trajikti benim için. Ellerim hayret aynıydı, yüzümde çizgiler de oluşmamıştı ama içim yaşlanmıştı işte. Ne çocukluk kaldı ne yaşama isteği. Birazdan eve ulaşacaktım. İçeri girmeden maskemi takacak ve kimse bilmesin-görmesin-anlamasın diye en usta oyuncular gibi rol kesecektim. Bir an önce gece olsun da yalnız kalayım diye dakikaları sayacaktım. Oysa aklım hala ardına bakmayan ve beni o asfalta gömen bedeninde. Biliyorum ki herşeyi unutsam bile bugünü hiç unutmayacağım. Bugün çocukluğumun son günü.. "

Ben

Ben benim, bu kadarım
Ne eksilebilir, ne çoğalabilirim.
Neyim varsa bana ait,
bugünden yarına kalacak.
Ne söylesem yarım yamalak,
ne anlatsam yetmeyecek.
Ne yaşatsam, ne hissettirsem eksik kalacak.
Düşüncemi toprağa gömmek isterim yapamam.
Susmak isterim susamam.
Bırakayım suyu aksın isterim, bırakamam..
Bunca bırakamayışımın ardından
Bir de ne göreyim
Onlar beni bırakmış.

Hayat Kısa

Bazen insana aniden bir aydınlanma geliyor. Hazır yeni bir yıla girerken tazelenmek lazım belki de. Düşünceleri tazelemek, ruhu tazelemek..Yaş ilerledikçe insan, hayatın değerini daha iyi anlıyor. "Hayat" çok çok değerli ve çok kısa. Zaten yeterince baskı ve stres altında yaşıyorken elimizden gelen özgürlükleri kendimize hediye etmeliyiz diye düşünüyorum. İnsanlara "hayır" diyebilmek, görüşmek istemediklerimizle görüşmemek, istemediğin insanları aramamak, mecburen iletişim kurmamak, mecburen veya sırf yapılması gerekiyor diye bazı şeyleri yapmamak, mecburen bir yerlere gitmemek, ayıp olmasın diye kendimize baskı uygulamamak, gerçek yaşamda hiç bir iletişim kuramadıklarımızı sanal dünyada da arkadaş listenizden çıkarmak gibi özgürlükler basit ama çok rahatlatıcı ve huzur verici olabilir. Yeterince zor bir dünyada yaşıyoruz, hayat fazlasıyla emek istiyor halihazırda. Elimizden yeterince özgürlük alınıyor. İş stresi, trafik,günlük telaşlar, hastalık ve kaza haberleri, sevdiklerimizin sıkıntıları, dünyanın ve ülkenin içler acısı durumu varken her şey yeterince zor. "O ne yapmış, ne yemiş, ne giymiş, kimle görüşmüş, kimi aramış" sınıfına giren her türlü eleştiri ve yargılamayı umursamıyorum. Bana verilen yaşamı elimden geldiğince istediğim şeyleri yaparak, istemediklerimi yapmayarak gönlümce yaşamak ve buna bundan sonra daha çok özen göstermek istiyorum. Yani kendime daha çok özen göstermek istiyorum. Kendi adıma ve herkes için başarabilmek umuduyla.

18 Aralık 2015 Cuma

Kışın Sıcağı

"Sevmek" kış mevsimine yaraşır en çok, çünkü kışın kendini daha çok hissettirir. Bunca soğuğun, bunca rüzgarın, karanlığın içinde, hala içimiz ısınabiliyorsa ruhlarımız için umut var demektir bir bakıma. Sadece bakarak, sadece duyarak ve düşünerek ısınır içimiz. Sevdiğimiz zaman; dokunmak ve dokunulmaksa, ne büyük bir mutluluktur insanı yeryüzündeki cennete sürükleyen. Tıpkı koku gibi.. Koklamakla başlar ya her şey aslında. Koklayarak yaşananları anılara dönüştürürüz, koku ile başlatır, kaybolan kokular ile bitiririz. Koku ile bağlanır koku ile anımsarız çoğu zaman. Duyguların sınır çizgileridir kokular. Soğuk bir kış günü sıcak bir duştan daha çok ısıtan şeyler hep bu ele avuca sığmayanlardır işte. Gün içinde yaşadığımız onlarca ayrıntıyla örnekleyebiliriz içimizi ısıtanları. Mesela her gece yatmadan yatağımın yanındaki komidine takılır gözlerim. Üzerindeki tığ işi krem rengi örtüler, anneannemin emeğidir. Onun bana daha bebekliğimde yaptığı bu örtülere bakmak beni ısıtır. Pamuk ellerine dokunur gibi gezdiririm parmaklarımı üzerilerinde. "Yanımda olsa da sarılsam" derim içimden. Çünkü bir tek O, olur olmaz sarılmalarımı, öpmelerimi garipsemezdi. Çünkü O, bıkmadan ardımdan el sallardı. Sonra gözüm sevgilimle ilk fotoğrafımızda gezinmeye başlar; avuçlarında terleyen ellerimi düşünüp ısınırım bu kez. Aşkın ilk günlerinin o hastalıklı hali düşer aklıma, gülümserim. Tam ışığı kapatacakken, tam "bu kadar" derken son anda, küçük bir daktilo görünümündeki müzik kutusu alır aklımı.. Ona bakınca hissettiğim huzur içimi sımsıcak yapar bu kez. "Dostluk" derim içimden; ani, şaşırtıcı ve sönmeyen bir ihtiyaç...Uykuya dalmadan ısınırım bu kış gününde.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Asker Notları- Özkan Özdoğan

Arada sırada sevdiğim yazıları, şarkı sözlerini veya şiirleri paylaşmak hoşuma gidiyor. Bu kez bir değişiklik yapıp, hayat arkadaşımın askerdeyken yazdığı notları paylaşmak istedim.O'nun hassas yüreğinden çıkan cümleleri paylaşmaktan onur duyarım: 

"Güneşin gölgeleri yeni yeni uzatmaya başladığı saatte düştük yola. Sanki araçlar için değil de, yakınlardaki bir dağ köyünde yaşayan amatör bir ressamın tablosuna güzellik katsın diye yapılmışçasına daracık, üzerine biriken toz ve toprak kalıntılarından asfaltın gözükmediği, kıvrılarak karşımıza uzanan dağlara doğru giden o yola. Araçlar birbiri ardına yol aldıkça havalanan toz bulutu, önümüzde gri bir perde oluşturuyor, güneşin vurduğu yerlerde tuhaf oyunlar oynuyor gözlerimizle.

Pamuk tarlaları sol yanımdan bir martı sürüsü gibi akıyor.. Onca griliğin, sarının, boz renklerin içinde bembeyaz bir örtü gibi çorak vadiyi saklamaya çalışıyor adeta.. Yolda ilerledikçe beyazlık yerini koyu bir kahve rengine bırakıyor.. Ekinlerin hasadından sonra çıplak kalmış tarlalarda, çalışan ellerin, gürültüyle kargaları ürküten dev makinelerin sesleri, emekleri seçilebiliyor kolaylıkla.

Paletlerin hemen yanlarından taşlar yuvarlanıyor sağımızda akan küçük ve zümrüt yeşili dereye.. Belli etmemeye çalışsam da, arada bir üzerlerinden geçmek zorunda kaldığımız o dar ve kısacık köprülerden az da olsa tedirgin oluyorum.. Önümüz ve arkamız sıra yolda ilerleyen tüm diğer araçların geçişlerini de endişeyle ve nefesimi tutarak izleyebiliyorum ancak.

Derken, ileride, gözümüzün alabildiği son uzaklıkta, sanki bir buğday tarlasının başakları parıldıyor. Yaklaştıkça görüyorum ki, o başaklar, sarı saçlı, esmer tenli ve her birinin gözleri bir diğerinden daha mavi, çocuklar; çingenelerin o sevmeye kıyamayacağın güzellikteki küçük çocuklarıymış meğer.. Yanlarından geçerken, gülümseyerek ama muhakkak çekinerek, yeşiller ve tuhaf makineler içindeki –belki de aslında korkutucu- adamlara küçük elleriyle selam veriyorlar.. Tıpkı onlar gibi gülümseyerek ve çekinerek karşılıyorum selamlarını.. Yolun hemen yanına kurulmuş, derme çatma, yıkıldı yıkılacak gibi görünen çadırların, barakaların arasında onlarcası koşuşturuyor; kısa ve çarpık bacaklarıyla düşe kalka büyümenin sancılarından henüz habersiz, çocuk olmanın, günahsız ve daha kirlenmemiş olmanın tadını çıkarıyorlar…

Ardımızda bıraktığımız toz ve duman, birazdan o sarı başakları da görünmez yapıveriyor acımasızca..

Köyler geçiyoruz ardı ardına. İçinde türlü çeşit meyve ağaçları olan, kışın birbirine sokulup daha çok ısınabilsin diye dip dibe yapılmış evlerle donanmış köyler bunlar. Çakıl taşlarından yolları, yıkılmış bahçe duvarları, uzun zamandır akmadığı her halinden belli olan çeşmeleriyle her şeye rağmen mutlu hayatların yaşandığına inanmak istediğiniz türden köyler.. Dışarıda günün son ışıklarından faydalanmak için dolaşan yaşlılar, köyün delikanlıları, kızları, tarladan dönen kadınları, kahvehaneleri dolduran erkekleriyle bir kez, bir kez daha ve sonra defalarca kez daha selamlıyorum karşımıza çıkan insanları..

Sanki yalnız benim için yollara koyulan bir trenin belli belirsiz sesi çalınıyor kulağıma. Çocuk gibi sevinen, bir selam olsun alabilmek için gözlerini ayırmadan karşıdan gelen bu tuhaf nesneye gözlerini diken benim şimdi de.. Artık pek de fazla yolcusu bulunamadığından olacak, vagonları bir elin parmaklarının sayısını bile bulmayan bu tren, çocukluğumdan kalma yırtılmış bir takvim yaprağı gibi vadiyi ortadan ikiye bölerek, dağı, taşı ve her şeyi çınlatarak bir hayal gibi süzülüp geçiyor yanımızdan..

Güneş, yaramaz bir çocuğun annesinden korkup, bir koltuğun ardına saklanması gibi tıpkı, karşımızda yükselen ve hiç geçit vermeyecekmiş gibi yakınlaştıkça daha da yüksek gözüken dağların arkasına sığınmaya başlıyor.. İşte tam da o anda, hiçbir bulutun mavisine zarar vermediği o gökyüzü, önce sarıya, eşi görülmemiş bir turuncuya ve nihayetinde en kızılından bir kırmızıya boyanıyor.. Herkesin gözleri büyülenmişçesine karşımıza, gerçekleşmekte olan bu doğa mucizesine yöneliyor o anda; bütün gürültüler susuyor, herkes olduğu yerde bu renk cümbüşünün keyfini çıkarmak için kıpırdamadan duruyor ve yorgunluğunun belki de uzun zamandır ilk kez bir şeylere değdiğini düşünerek belli belirsiz gülümsüyor... "

04-07/12/2009
Özkan Özdoğan

7 Aralık 2015 Pazartesi

Bir Çocuk Sevdim

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen bir an gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca yalnızca duygularıyla soydu

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

26 Kasım 2015 Perşembe

Nadas - Feridun Düzağaç

Otlarım yanar sensizlik nadasında
Toprağım, birazcık dinlensin, büyüsün yeşersin
Gelmeyişin..
Hiç bir şey diyen bi cümlenin ortasina terkedilmiş bir
Kelimeyim..
Öznesiz, zamansız, zarfsız, mektupsuz, adressiz

Seni arar durur bir kör ebeyim
Çık ortaya ne olur yaralarım iyileşsin
Çok zaman geçti çok zaman geçti
Haber vermeden gelme ne olur

Ürker tenhalığım kıskanır
Ağlar belki
Ben ağlıyamazsam gücenme ne olur
Gözlerim bitti gözlerim bitti

Dört yanım hasret
Unutulmuş bir ada gibiyim
Açıklarımda batmış yüzbinlerce gemi
Limanım, yoksun yastan

Seni arar durur bir kör ebeyim
Çık orataya ne olur yaralarım iyileşsin
Çok zaman geçti çok zaman geçti
Haber vermeden gelme ne olur ürker tenhalığım kıskanır
Ağlar belki
Ben ağlıyamassam gücenme ne olur
Gözlerim bitti gözlerim bitti...

22 Kasım 2015 Pazar

İsimsiz

İsimsiz, zarfsız sev beni. Sıfatlar koyma önüme, ardıma. Bilirsin sen de, hayatı sıfırlamaktır her yeni insan. Bırakalım sıfırlansın ne varsa eskiye ait, ne varsa geçmişten rüyalarımıza giren, yok olsun bir bir. Yaşanmışlıkların ağırlığı üzerimizdeyken ne kadar saf olabiliriz ki? Ne kadar kaygısız ne kadar gerçek kalabiliriz? İnanmaktan bu kadar korktukça, yok saydıkça eksiklerimizi, yok saydıkça zaaflarımızı ne kadar var olabiliriz? Sen de benim kadar hissediyorsundur belki,gizli kalmış bir ıssızlık halindeyiz. Konuştukça, gülümsedikçe dışımıza; içimizdeki ıssızlık büyüyor. Onu koruyup kolluyoruz her gün, her an. Tozunu alıp hissettiklerimizin, tazelenmiş bir umutla çıkıyoruz yola. Ve yola her düştüğümüzde mutlaka ardımıza bakıp el sallıyoruz, kimseye olmasa da kendimize belki de. Yorgunluğumuz sadece en umulmadık anlarda dudaklarımızdan çıkan "off"lamalarla ortaya çıkıyor. Birbirimizde aradığımız izler bazen sevinç oluyor bazen tatlı bir iç sızlaması. O tuhaf sızlamaları iyi bilirim ben. İnsana yaşadığını anlatır ama bir yandan tırtıklayarak kazır içini. Yine de sızlasın istersin. En azından yaşıyorum. Düşünsene en son ölümümün üzerinden kaç sene geçmiş. Hissetmektir insanı yaşatan. Önce yeniden hayata döner sonra sil baştan aynı hataları yaparsın. Kendini eğitmek adına dizginlediğin her an doğru yoldasın demektir. Söz dinlemeyip dürtüklersen her taşın altını, yine başarısızsındır. Karşındakini tükettiğini hissettiğinde zaten zarar ziyan içinde olduğunu bilirsin. Hepsini geçelim peki ya özlemek?İnsanların deli divane anlattığı özlem öyle küçük anlarda ortaya çıkar ki, ne uzun uzun zamanlara ihtiyaç duyar, ne de şehirler arası yollara. Yeter ki seni kendine getirmeye karar versin o, bir anda duvara çarpar seni. Neden özlediğini sormaya mecalin kalmaz. Bırakmak istersin kendini...Suyun aktığı gibi sakince akmak istersin. Buyum ben işte, bu kadarım aslında. Ne eksilebilirim ne çoğalabilirim artık. Avuç içlerimde birkaç sıcak bakış, bir tutam içten dokunuş kalmış. Onları kaybetmemek içindir ellerimi cebimde tutuşum. Sen beni pür dikkat dinleyip kelimelerimi zihnine kazırken, mimiklerimi ezberine alırken ben telaş içindeyim aslında. Bilirim ki bir yanlış söz, bir ters tavır seni benden uzaklaştırabilir. Herkesten gizleyebildiğim ağrılarımı farkeden biri için çok da tuhaf değil aslında. Ama öyle üzgünüm ki insanların emek emek inşaa ettiklerimi ufacık hatalarımda yerle bir etmelerinden. Bunu bir kez daha görmek istemem artık. Kaçınırım. Senin gibi. Belki farklı şeylerdir kaçındıklarımız ama aslında çok da ayrıntı var bizi bir şekilde yakın kılan. Yine çok konuştum. Susmak bütün dünyaya karşı kolay. Sana karşı zor.

5 Kasım 2015 Perşembe

Otursak Seninle

Bir otursak karşılıklı; 
etrafta kimse olmasa, 
çıt çıkmasa yer küreden,
görüntüler silikleşse
kuşlar uçmaya ara verse,
rüzgar bile ses etmese.
Ne güzel konuşurduk,
ne uzun dinlerdik birbirimizi. 
Ne eksik kalırdı ne fazla ruhumda.
Bırakırdım belki tüm kavgalarımı. 
Doya doya ağlar, 
doya doya gülerdim yanında.
Bir otursan karşıma; 
saatler dursa, zaman izafi olsa, 
sessizce çizgilerinden takip ederdim seni.
Hiç konuşmadan anlatacaklarını dinler,
susarak eşlik ederdim sessizliğine.
Gülüşünün altındaki yaraları 
tek tek birbirine eklerdim.
Bir otursan karşıma; 
hiç kaçmaz, kavga ederdim seninle.
Korkmaz, kaygılanmazdım hiç.
Bir otursak seninle, uzun uzun;
ara ara gözlerimiz ıslanırdı.
Bir benim gözlerim seninkileri takip ederdi
Bir seninkiler..
Buluttan nem kapacak olsam
boşverir, gülümser geçerdim yanında.
Sen yanağımdaki çukurlara uzanırdın,
ben saçlarından öperdim.
Ve sen bana yakın oldukça
ben kendimle barışırdım.

Seni Sevdim - "Gülten Akın" Anısına

Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
"Uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil 
Nasıl yürür özsu dal uçlarına 
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara 

Susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim 
Mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü 
Yitik ceren arayı arayı anasını buldu 
Adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek 
Soludum, üfledim,yaprak pırpırlandı Ağustos dindi 
Seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi 

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar 
Ve onların yoğun boyunlu kadınları 
Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa 
Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce 
Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde 
Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce 
Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz 
Senet senet satılmadan önce 
Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp 
Tanrı parsellenip kapatılmadan önce Seni sevdim. 
Artık tek mümkünüm sensin.

3 Kasım 2015 Salı

Siyaset mi Hayat mı?

Aklımızın almadığı günlerden geçiyoruz, yine, yine. Umutlanmaya başlarken tekrar başa döndük. İki gündür sanki herkes moralsiz herkes üzgün. Oysa bizler azınlıktayız. Ne yazık ki yabancı gibiyiz. Her şey bir yana en çok anlamakta zorlandığım; insanların "sevdiklerinizle siyaset yapmayın, kafanıza siyaseti fazla takmayın" yorumu. Bu olanları "siyaset" diye adlandırmak çok hafife almak olur bence. O kadar basit değil. Bizler bu konuları düşünmekten, konuşmaktan, okumaktan veya tartışmaktan zevk almıyoruz. Apolitikliğimiz keyiften yok olup gitmedi. Avrupa'nın kuzeyinde huzur içinde yaşayan bir toplum değiliz ki siyaset konuşmayalım. Bu olanlar geleceğimizdir, siyaset diyerek geçemezsiniz. Muhtemelen izleri nesiller boyu sürecek bu günlerin. Bu yüzden çoktan kendimizden geçtik, çocuklarımızın nasıl bir yaşamı olacağına dair endişeleniyoruz. İnsanlar çaresizlikten,ellerine fırsat geçşe koşa koşa ülkeyi terkedecek duruma geldiler. Neden peki? Ortadoğu pisliğine bulaşmaktan, hayatımızın her alanına müdahale edilmesinden, muhalif olan herkese en hafif diliyle "kötü" muamele edilmesinden, hukuksuzluktan, ormanların satılmasından, her yere "hizmet" adı altında betonlar dökülmesinden, en basit fırtınada hortumların çıkmasından, en güzel deniz kıyılarının satılmasından, ana okullarında dahi önce "din" in öne çıkmasından, aynı fikirde olmayan insanların ikinci sınıf vatandaş haline getirilmesinden, ülkemize tüm dünyayı korkutan örgütlerin girmesinden bahsediyoruz. Bunlar siyaset mi? Hayatımızın ta kendisi mi? Bunlara "siyaset" deyip geçenler herhalde dalga geçiyor olmalılar. Veya daha kötüsü umursamazlıkları o kadar arsızlaşmış ki, tüm bu konularla ilgilenmemizi hor görüyorlar. Bir başka ihtimalse yok sayarak kapkara vicdanlarını temizlemeye çabalıyorlar. Kusura bakmayın ama biz uyanalı çok oldu. Uykuya tekrar dalacak huzuru bulamıyoruz. "İstikrar" adı altında hayatımız mahvediliyor. Mucizelerle kazanılmış topraklar riske atılıyor; bin bir zorlukla çağ atlatılmış bir toplum cahilleştirilerek giderek geriye gidiyor. Peki istikrar ile zenginleşen kim? Dolar son 12 senede hiç mi yükselmedi? İşsizlik artmadı mı? 12 senelik iktidar gücüyle yapılan ve boyunlarının borcu olan hizmetler neden gözlerde bu kadar büyütüldü? Neden insanlar alevi olan komşularına kötü gözle bakmaya başladı? Neden herkes hoşgörüsüz ve mutsuz? Neden kadınlar daha çok öldürülmeye başlandı? Evet haklısınız, siyasiler gelir geçer ama geçerken ülkeyi karanlığa götürmesinler derdindeyiz. Bir siyasi lidere Tanrı muamelesi yapılmasına karşıyız en basitinden. Sizler uyumaya devam edin güzel güzel. Biz huzursuz olduğumuz sürece, siz uyudukça ve sizin vurdumduymazlığınızdan, vicdan yoksunluğunuzdan kurtulmadıkça rahat olamayacağız. Ve sonuna kadar "siyaset" konuşacak, yazacak ve tartışacağız. Umudumuzu ve bu ülkeyi kimsenin kirli amaçlarına teslim etmeyeceğiz. 

1 Kasım 2015 Pazar

Vazgeçmeyen Ruhun

Hayat; vazgeçmek nedir bilmeyen insanları aramakla geçer. Yönünü, duraklarını, sevdiklerini yitirirsin ama duyguların seni hiç bırakmaz. Sadece umut, ayakta tutar en zor anında. Vazgeçirmez duygularından. Seni sen yapan ve özel kılan duyguların ve onları yaşama-yaşatma biçimindir. Ağır gelir çoğu ruha...Garipsemiş gibi yaparlar. Seni tuhaf adlederler ve kendine yabancılaştırırlar. Bir an için inanırsın bile onlara. Çünkü onlar hep çoğunluktur. Çoğunluğu normalleştiren zalim düzene boyun eğersin..En azından dışarıdan. Ama ya iç dünyan..Ufacık mimiklerinle ele vermek dışında dışına yansıtmadığın ruhun? Hiç boyun eğer mi? Asla..Ruhun seni senden çok sever. Ruhun seni güzel kılar ve herkese direnir. Maskeleri düşüren de sana maske takmanı öğütleyen de ruhundur. Beyninle yüreğin arasında müthiş bir lokomotiftir. Durmadan çabalar ve seni sana sevdirir. Seni sana sevdirdikçe, yaşama ve insanlara bağlanırsın. Umrunda olmayan çoğunluk artık normal de olsa, onları hiç mühimsemezsin. Seni kıran sadece hislerinin hep yapayalnız kalmasıdır. Ama üzülmezsin çok da. Üzülmemelisin; bir sessiz bakış, üzeri kapalı bir kaç sözcük, bir çocuğun sıcak elleri, bir insanın akla sığmayacak güzelliği güç verir. Hayat böyle devam eder bütün kahrına rağmen. Ve aslında hayat fazla zalim ama fena güzeldir.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Sen Uyurken

Uyuyorsun yanımda;
küçüldükçe küçülüyor yüzün,
ağzın-burnun birbirine geçiyor sanki..
Uyuyorsun yanımda,
nefesini dinliyorum uzun uzun...
Parmak uçlarımla dokunabiliyorum ancak,
tedirgin ve telaşlı,
her dokunuşun ardından pişman olsam da
tutamıyorum kendimi.
Uyuyorsun yanımda,
gözlerinde gördüğün rüyaların izleri,
seyrediyorum bıkmadan, bıkmadan..
Uyuyorsun yanımda,
ara ara bana sokularak,
sen sokuldukça bırakıyorum aklımı geride,
bedenim kocaman bir kalbe dönüşüyor.
Sen uyudukça, hayaller kuruyorum
yaşamını ve büyüdükçe güzelleşeceğini
düşünüyorum.
Yüzüne bakarken,
sevdiğim adamı buluyorum sende.
En çok da onun hiç büyümeyen
çocuk gözlerini, meraklı bakışlarını..
Kıpırdanıyorsun sonra
Gözlerini aralıyor,
uyku sersemi gülümsüyorsun bana.
Yanında olmamın mutluluğuyla
yanaklarıma öyle bir tutunuyorsun ki
içimden onlarca uçurtma havalanıyor sanki..
Dünya dönmeyi bırakıyor sen güldüķçe.
Pamuk ellerin, bebek kokun
etrafımızda ne varsa silikleştiriyor.
Uyanıyorsun..
Ve seninle her şeyin geride kaldığı
taptaze bir gün başlıyor.

29 Ekim 2015 Perşembe

Yol

Sevginin izlerini hiç bilmediğim yollarda arıyorum. Daha önce denemediğim yollardan geçiyor, bilmediğim yüzlerde, alışık olmadığım duruşlarda sezinliyorum. Dar, eski bir sokaktayım. Günün alaca saatleri, eve dönen insanların yorgun yüzlerinde. Argınlıklarına bakarak seçiyorum tanıdıklarımı. Onlar da bana bakıyorlar ama tanımazdan geliyorlar sanki. Öyle umursamazlar ki yaşanmışlıklara. Hızla geçip gidiyorlar yanımdan, ürkerek adeta. Hayret, sanki bir daha hiç bakamayacak gibiler yüzüme. Seneler öncenin mahallelerine benzetiyorum geçtiğim yerleri. Çocukların üzeri kir pas içinde, 80'lerdeki, 90'lardaki gibi. Pis ama coşkulular. Mutluluğun sevimli yorgunluğu sinmiş üstlerine. Birinin gözlerini alıyorum avucuma, bana oynadığı bin çeşit oyunu anlatıyor. Öyle mutlu ki anlatırken, bir yeşile dönüyor rengi bir maviye -kararsız-. Geri veriyorum gözleri acele ederek. Öteki kulaklarını çıkartıp veriyor, dinliyor beni ama ben hikayelerimi bitirmişim çoktan. "Sabrını zorlama boşa, dudaklarım mühürlü." diyorum, pes ediyor ve koşuyorlar sahibine. Sonra bir apartmanın ikinci katından bir başka çocuğun burnu düşüyor ayaklarımın önüne. Elime alıyorum, kokluyor avucumu. Derin bir nefes çekip düştüğü pencereye tırmanıyor. Neydi amacı bilmiyorum, sanki o da bir iz peşinde gibi. Bunların hiçbiri tuhaf gelmiyor bana. Sokağın kalabalığı yürüdükçe azalmaya başlıyor ama durmaya hiç niyetim yok. Bin sene önce benimle yürümüş eski bir dostu buluyorum yanımda. Susarak yürüyor bir süre benimle, geçmişte hep olduğu gibi. Başını eğip sorgulayan gözlerle bakıyor ara ara. Ben de ona cevapsız bakışlarla karşılık veriyorum. Bir an gözlerim dalıyor ve geri döndüğümde yok olmuş...Zerre umursamıyorum gidişini. "Ne ilk, ne de son nasıl olsa" diyorum. Her gidenin ardından yeter miktarda bakmışım. "Artık konuşmak da yok geriye dönüp bakmak da" diye geçiyor aklımdan. Ne diye çıkmıştım yola ben? Ha evet, sevginin hiç bilmediğim izlerini arıyordum. Ağızdan çıkan sözlerde, yazılmış cümlelerde değil üstelik. Bu kez farklı. Yol inceldikçe insanlar tek tük görünür oluyor. Hayıflanmıyorum, bilakis içim ferahlıyor. Aradığım izler onlarda yok biliyorum. Hava artık tamamen kararıyor. Yolda bana eşlik eden bir kaç kedi, aylak bir köpek ve seyrek aralıklı sokak lambaları. Lambalardan biri önümde eğiliyor birden bire ve sırıtıyor bana. "Deli misin?" diyorum. "Sokak lambasıyla konuştuğunu hatırlatırım!" diyor dik dik bakarak. İtiyorum elimle, dokunur dokunmaz dikleştiriyor bedenini. Yürümeye devam ediyorum. Bu yol uzadıkça bir masalın içine karıştığımı hissediyorum. Zaman kırılıyor, paramparça oluyor sanki. Bunca tanıdık yüz yanılsamadan ibaretti belli ki. Düpedüz hayaldi. Yerkürenin daha önce keşfedilmemiş bir kıtasına düşmüş gibi hissediyorum. Tanıdık hiç bir şey kalmıyor etrafımda. Saatlardir, günlerdir, belki de haftalardır yürüdüğümü zannettiğim sokak, beni bilmediğim bir yere getiriyor bir şekilde. Sokağın eski parke taşları oynamaya başlıyor sonra. Tümüyle yerden ayrılıp önce havalanıyor, sonra kayıp gitmeye başlıyor ayaklarımın altından. Korkudan gözlerimi açamıyorum ilkin. "Ama hayır, yükseklik korkuma yenilmenin zamanı değil." diyorum içimden. Yavaşça dizlerimin üzerine oturup göz kapaklarımı aralıyorum...Çocukluğumuzun "pamuk tarlası" diye tarif ettiğimiz bulut kümelerinin arasındayım...Bulutların arasından önceleri tek tek görmeye başladığım ağaçlar giderek kalabalıklaşıyor. Bir süre sonra da hiç bilmediğim çeşit çeşit ağacın arasından masmavi bir deniz görünüyor. Gülümsüyorum..Adına "ikinci dünya" dedikleri yerde olduğumu anlıyorum. Ayaklarım altındaki sokak yavaşça duruyor. Yeniden yürümeye başlıyorum. Ama bu kez farklı. İçimi anlamsız bir huzur, sebepsiz bir mutluluk kaplıyor sanki. Meraklanmıyorum, kaygılanmıyorum artık. Yürümeye devam ederken birkaç yüz beliriyor yanımda. Onları gözlerinden ve gülümsemelerinden tanıyabiliyorum sadece. Konuşmak için ağzımı açmak istiyorum, parmaklarıyla dudaklarımı kapatıyorlar. Aralarından biri sessizce uzanıp kulağıma fısıldıyor "Hiç bir şey söylemene gerek yok, burada ne soru var ne kaygı..Biz seni hislerinden tanıyoruz, sen de bizi..Yaşamana bak, hoş geldin" diyor..Sevginin izlerini hiç bilmediğim yollarda buluyorum.  

25 Ekim 2015 Pazar

Kayıp Kahramanlar

Büyümek tercih değil aslında. Zorlanarak büyüyoruz, büyütülüyoruz. Ama sadece boyumuzla posumuzla, gittiğimiz okullarla, aldığımız kararlarla değil aslında. Bizi asıl büyümeye mecbur bırakan kahramanlarımız. Her çocuk için kahramanları çok özeldir ve çoğu zaman gizlidir. Sır gibi kalbimizde filizlendirir sonra özenle büyütürüz onları. İçten içe bizim masallardaki, okuduğumuz romanlardaki veya izlediğimiz filmlerdeki karakterlerden kahramanlar yarattığımızı zannededursunlar, asıl kahramanlarımız gerçek insanlardır. Etten kemikten bizim gibi birer "insan" olan varlıklarını süsler, gözümüzde devleştiririz. Yaşamımızdaki rolleri farklıdır elbet. Kimi anne-babasını, kimi yaşı büyük kardeşlerini, kimi de halasını-dayısını kahramanı yapar. İlla o kadar yakın olmak zorunda da değiller aslında. Karşı binadaki gizemli yaşlı adamı, bakkal amcayı, eve gelen televizyon tamircisini de kahramanlaştırabiliriz. Öğretmenler, yaşı bizden büyük okul arkadaşları vs vs aklınıza kim gelirse. Rollerinin bir önemi yok aslında. Kimisi büyük işler başararak bizi hayran bırakmıştır, kimisi ufacık bir hareketle. Kiminin vicdanına, inceliğine tutuluruz kiminin heybetli fiziksel özelliklerine kiminin de sadece yaşam hikayelerine. Ama öyle yada böyle kalbimizde kahramandırlar işte. Sonra birer birer yok olmaya başlarlar. Yaşamdan koparak, vicdanlarını yitirerek ya da zamanla yaptıkları basit hareketlerle gözümüzden bir bir düşerler. Onlar gözümüzden düşerken ruhumuz ezilir-büzülür. Beklenmedik davranışları hem onların kahramanlıklarını küçültür hem kendimizden utanır hale getirir. "Hani benim kahramanım" dersiniz ya içten içe, ne üzücüdür aslında. Hayır hayır, büyüdüğümüz için yitirmezler kahramanlıklarını. Onların güzelliklerini, özelliklerini yarı yolda bırakmalarıyla biz büyümeye zorlanırız. Yüzleri silikleşir, sesleri boğuklaşır..Kahramanlar azaldıkça çocukluk geride kalır. El sallar, belki de efkarlanıp arkalarından içeriz..

21 Ekim 2015 Çarşamba

"Sen" Sandığım Belki Benim Yüreğimdi

Çok mu rüya gördük? Uykumuzdan uyandık zannedip daha da derinine mi gömüldük rüyaların?Kabusla gerçek, hayalle rüya birbirine mi geçti? Birden kendimize getiren, yüzümüze tokat atan ne oldu? Yoksa korkular haklı mı çıktı? Aslında her şey aynı, herkes aynı, kim bilir..Farklı zannettiklerimiz belki bizim yanılgılarımızdan ibaret. Belki her şey bir yansıma; kendi ruhumuzdan, kendi kalbimizden güzel birer kopya. Gözümüzde güzelleştirdiğimiz, anlamlar verdiklerimiz aslında kendi illüzyonumuz. Öyle görmek-öyle düşünmek istediğimizden, çok fazla istediğimizden, bu yansımayı fark etmiyoruz. Belki duyduğumuz cümlelere istediğimiz anlamlar yüklüyor, kelimerin içini duygularla dolduruyor, davranışları gözümüzde büyütüyor, istediğimiz gibi anlıyoruz. Belki inanmak için direne direne hayaller üretiyor, en güzel senaryoları yaşadığımızı zannediyoruz. Yanlış karakterlere, yanlış dialoglar kurduruyor, mimikleri yanlış anlıyoruz. Belki gerçek olan sadece kendimiziz ve bizim dışımızdaki herkes illüzyon. Gerçek olmasına çok ihtiyaç duyduğumuz güzel yalanlar..Olamaz mı? Olabilir.

18 Ekim 2015 Pazar

Çatlak

Ne yaparsak yapalım, tüm tecrübelerimize rağmen, hayat her an ders vermeye devam eder. Yaşına başına bakıp dalga geçercesine hem de. "Artık şaşırmam" demek gülünçtür bir bakıma. Ama hayatın alaycılığına rağmen, inadına aldığın tüm geçmiş dersleri yok saymak ister insan. İnadına büyümemek, inadına aldanmak ister. Aldanmanın büyüsüne kaptırırsın kendini. Çünkü suyun akışını izlemek heyecan vericidir. Kimileri buna "insanlara olan umudu yitirmemek" der. Ama bana göre kendine olan umudunu yitirmemektir. Kendine dair umudun varsa hissetmeye dair hevesin sona ermez. Kurbanlık koyun gibi beklersin sadece, başına gelecekleri. Üzüleceğin kesindir üstelik, sevineceğin de. Ama sevinçle üzüntünün görünmez terazisi sadece kişinin kendisini ilgilendirir. Hesabı sadece kendine verir insan! İşte, tüm yaşanmışlıklara rağmen tezcanlı davrandığınızda şaşırırlar. Görüntünüzün ruhunuzla örtüşmediği noktalarda, yaşamınızla anlattıklarınız daha da alakasız durabilir; uzaktan elbet. Anlamalarını beklemezsiniz, dinlemelerini de. Hem zaten dinleme işi aslında hep size aittir. Siz dinlersiniz onlar konuşur. Bundan şikayet de etmezsiniz aslında.  Sonra yorgunluk kendini hissettirir. Yanına çokça da bıkkınlık gelir. Gücünüzü yitirsiniz. Sesinizi yükseltmeye, birine sarılmaya, dinlemeye veya konuşmaya dair zayıf hissedersiniz. Haliniz kalmaz kısaca. Kendi iç hesaplaşmalarınıza gelmiştir belki sıra. Kendinize dönersiniz, bir de en yakın bir avuç insana. Zaman geçer...Yaşının bin katı yaşamışsın hissi yavaşlatır hatta pas tutturur. Ta ki zihnindeki paslı çarkın yeniden dönmeye başlamasına kadar. Yüreğindeki çatlakların arasından su sızmaya başlar. Suyun akışı yavaştır ama tozu,kiri ve tüm zayıflıkları yıkar usulca. Bundan sonrası bambaşka bir hikayedir. Güç senin içindedir, halledersin nasıl olsa!!!

16 Ekim 2015 Cuma

Mucize

"Mucize" ne kocaman bir kelime. İçi uçsuz bucaksız imkansızlıklarla dolu sanki. İnsanın aklına neler neler getiriyor, ne beklentilere yol açıyor. Bir ağacın gölgesinde hayallere dalıp kendimize deli mucizeler çizebiliriz. Oysa ki mucize bizimle anlamlanıyor, bizimle büyüdükçe büyüyor. Sana mucize gelen ona sıradan olmuş ne önemi var? Ona mucize olanın sana ne faydası var? Hiç. Mucize, tamamen kişisel ve belki de en basit ayrıntılarda gizli. Mesela çocuğun ilk kez "anne" deyişidir mucize. Veya seneler geçse de aynı adama aynı hayranlıkla bakabilmektir, elinin sıcağının hiç tükenmeyişidir. Bazense mucize, bir insana en kuytu yaralarını göstermek, sesini duyunca ferahlamaktır. Belki mucize, aynı ana babadan olmadan "kardeş" hissetmekte, belki de onun canı acıdığında senin avuçlarına dikenlerin batmasıdır.  Kim bilir bir cümlenin kalbini yerle bir etmesinde veya küçücük bir gülüşün keyifsiz bir güne ışık olmasındadır. Uzaklarda aramaya gerek yok; mucize, damarlarında akan kanda, sevdiğin yemeğin damağında bıraktığı tatda, denizin kokusunu içine çekmekte, sevdiklerinle uyanmaktadır. Hepsini boşverin, "Mucize" sağlıkla tamamladığımız ve sevgiyi hissettiğimiz sıradan bir günün ta kendisidir aslında, görmek isteyene..

15 Ekim 2015 Perşembe

Ayaklarını Akıntıya Sarkıtan Çocuk

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
lüferler geçer senin içinden
küçük göçmen balıklar
-ama nereye giderler sisili sularda-
Gemilerle gezen bu şehrin sesini
ikimiz iki dilden duyarız da
duymaz gemiler.

Bir yerli-yabancı burada, bir yabancı-yerli orada
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyada bir anayurt bulunmaz sana, bana.

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
teslim olan sokaklardan geçtim koşarak
elimde altmış vaftiz şekeri
koşarak
koşarak
-ama nereye gidebilirdim başka-
bir sen sağ kalmıştın
bir de iki gözü iki renkli bir kedi

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
dünyaya yenildikçe güzelleşir insan
inan bana

Kimbilir kimleri taşır
denizde ışıklar yüzdüren şu batık gemi
kimlere açılır lambaları yanan evlerin pencereleri
"sizi seviyorum" desem çıkar mı bir işiten
insan daha uzak yıldızından
daha yalnız dünyadan.

Ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
hangi yoldan geçsen incirler dokunurdu sana
vişne dalları, karadutlar
sana, bana dokunurdu yaprak döken ağaçlar
-ama nereye gidecektik ki iki başımıza-
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
ayak izlerimizdi saçılan yapraklar
yoksa birer lüfer miydiler suda?

Donakaldık
donakaldık, karşı karşıya
sur kapılarını tutan ak mermerden iki insandık
çekip gitsek yıkılacak bu şehir
kalsak
kalsak diyoruz ama
gemilerin halat attığı taşlar tanır da ikimizi
gemiler tanımaz
çığlık çığlığa dumanlar soluyarak
geçip giderler aya'ucumuzdan
-boş yere uçar martılar-

Boş yere bütün yolculuklar
ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk
gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.

Gemiler onu almaz
kalmak ister İstanbul şehrinde, kalamaz.

Mehmet Yaşın / İstanbul, 1987

13 Ekim 2015 Salı

Ağlasa

Ne vakit gözleri yaşaracak olsa
yutkunur, 
derin bir nefes çeker içine,
sigara gibi..
Ağlamamayı zaferden sayar, övünür.
Oysa bilmez ki
göz yaşını içine akıtmasıdır
onu asıl zehirleyen.
Ağlasa şehir başına mı yıkılır zanneder?
Yoksa dünyası tersine mi döner?
Dönsün varsın dünya terse
ne olur ki?
Bir ağlasa,
yağmur yağar, fırtına kopar..
bir ağlasa dolu dolu
kıyamet bile kopar!

11 Ekim 2015 Pazar

Veysel Atılgan

Veysel; güzel gözlü çocuk; seni hiç tanımıyorum. Aileni, kökenini, yerini yurdunu bilmem. Tek bildiğim 9 yaşında babanla barış için yürümek istediğin. Sabah babanın elini tutarak sevinçle evden çıktığını hayal ediyorum. Haftasonu baba-oğul güzel vakit geçirecektiniz, heyecanlıydın. Hava pırıl pırıl güneşliydi. Ama o güzel sonbahar sabahı, hayat senin için sona erdi. Ani ve utanç vericiydi gidişin.  Barış yürüyüşü için yüzlerce insanlar buluşmuştunuz ve barış için yürüyecektiniz.  Daha yürüyüş başlayamadan bombalarla yarıda kaldı gülümseyişin. Baba-oğul çekip gittiniz bu dünyadan. Yarın okula gidemeyeceksin, annen seni bir daha öpemeyecek, hayatın senin için hazırladığı hiç bir süpriz senin olmayacak. Peki biz ne yapacağız? Seni içine sığdıramayan bu topraklarda sanki sen hiç ölmemişsin gibi nasıl yaşayacağız? Güzel gözlü oğlum; dün seninle birlikte onlarca insan zalimce öldürüldüler. Biz yine neye uğradığımızı şaşırdık yine çaresiz kaldık. Öfkemiz, nefretimiz getirecek belki sonumuzu. Belki insanlar gibi topraklar da bölünecek sonunda, bilemiyorum. Ama okuduğum onlarca ölüm hikayesi ve gördüğüm onlarca gülümseyen yüzden en çok sen kalacaksın aklımda. Güzel gözlerin içime işledi bir kere. "Ankara" dendiği an, "barış yürüyüşü" dendiği an, "katliam" dendiği an gülüşün düşecek aklıma. Ah güzel yavrum, seni keşke hiç tanımasaydım, adını bilmeseydim. Keşke "insan" bu kadar canavarlaşmasaydı hiç. Keşke insan ırkı bu kadar uzun sürdürmeseydi yaşamını. Seni babanın elinden tuttuğun güneşli bir haftasonu, hayattan koparacak kadar devam etmeseydi hayat. Kıyamet keşke çoktan kopmuş olsaydı da, sen bu şekilde ölmeseydin. Pazartesi sabahı okuluna gidemeyeceksin ama biz yaşamlarımıza devam edeceğiz. Kahvaltı yapacağız, işe gideceğiz, sevdiklerimize sarılacağız, belki yerli yersiz dertleneceğiz ama sen hayata dönmeyeceksin. Gözlerin hiç gülümsemeyecek artık. Yükümüz giderek ağırlaşıyor. Af dilesek boş, günahkarız.. Acaba diyorum bir umut; bir başka dünya var mıdır gidebildiğin? Acaba bizim kahrolduğumuz ölümün kurtuluşun olmuş mudur çocuk? Dedim ya benimki sadece bir umut! Hoşçakal...

6 Ekim 2015 Salı

Oyun

Kelimelerin peşindeyim;
her zaman öyleydim ben.
Onlar inanmanın tek yoluydu ya hani,
onlarsız ikna olamıyordum hiç..
Cımbızla seçer alır kalbimin odalarına saklardım onları.
Nerede duyduğumu, nerede okuduğumu hiç unutmazdım.
Hele ki bana hissettirdiklerini... 
Esirgediğin, dilinin ucuna gelen o kelimelerle ayakta kalıyorum ben.
Çok bekledim ama inanma yaşım geçti gitti ne yapalım!
Baktım ki sen söylemiyorsun,
baktım ki hiç çıkmayacaklar dudaklarından;
kendime dönüyorum hemen.
En sık sığındığım yer yorganımın altı,
sıcak, korunaklı, ses geçirmez.
Ağlıyorum doya doya..
Hani çocuklar ağladıktan sonra sızarlar ya,
işte o hesap bayılmak üzereyken bir ses duyuyorum,
gözlerimi açıyorum...
Yine onlar gelmiş...kelimeler.
Odanın her yanındalar işte.
En çok da gülümsemeyen dudaklarına hapsolmuş kelimeler.
Seviyorlar, özlüyorlar, ne bileyim
benimle ilgili hep güzel şeyler anlatıyorlar.
Sonra kikirdeye kikirdeye harflere bölünüyorlar. 
Ne mi yapıyorlar tepemde?
Nereden başlasam anlatmaya;
Mesele "F" geliyor ellerini uzatıyor bana;
önce ürküyorum ama 
öyle yumuşak öyle güzel okşuyor ki saçlarımı...
tam gözlerimi kapatacak gibi oluyorum hoop
"İ" geliyor zıpayarak, alnıma kocaman bir buse konduruyor.
Çocuklaşıyorum, hoşuma gidiyor bu oyun.
kendimi teslim ediyorum harflere...
sonra "D" geliyor bir kaç bakışla ısıtıyor içimi, 
"Y" geliyor anlat derdini diyor, anlatıyorum,
"Ö" elimi hiç bırakmıyor,
"B"  ara ara gelip sarılıyor uzun uzun,
sonra "A" çıkageliyor gülümsetiyor beni...
Saatler sürüyor bu masal, bırakmıyorlar benimle oynamayı..
Sabah oluyor, uyanıyorum, seni arıyorum..
her zamanki gibi  "Özledim" diyen ben oluyorum.