7 Mayıs 2014 Çarşamba

Deneme 5

Bir zamanlar bize "Güneş Çocuklar" demişlerdi; 
duyarlıyız, duygusalız, özenliyiz diye.
Sonra büyüdük yorgun ruhlara dönüştük. 
Hayata yetişelim diye koşturup dururken 
tepeden tırnağa duygudan oluşan çocukluğumuzu ihmal ettik. 
Ama ihmal ettiğimiz sadece çocukluk oldu. 
Hala tepeden tırnağa duygudan oluşan bu ruhlar 
duyarsızlıklar içinde ve yetişkin dünyasında 
ancak yaralı devam edebiliyorlar hayatlarına. 
Bu yüzden mutluluklarımız ve sevinçlerimiz bir yanda dursa bile; 
hüzünleri, yalnızlıkları ve acılarımızı özenle saklıyoruz. 
Onlar olmadan mutlu satırları bile yazamayacağımızı biliyoruz çünkü.

25 Nisan 2014 Cuma

Babamın Hikayesi


Blog'da sevdiklerimden söz etmeyi, onları anlatmayı çok seviyorum. Belki çok alışılagelmiş bir durum değil bu ama ben blogger'lık bilmem zaten. Burası canımın istediğini özgürce yazıp yayımladığım bir platform. O yüzden çoklarına ters de gelse, sevdiğim insanları anlatmak güzel benim için. Belki hemen hemen herkesten bir şeyler anlattım. Babam hariç. Sanırım onu anlatması en zoru. Oturup yazabilsem hayatı roman olacak insanlardan çünkü. Yaşamının her dönemi ayrı bir hikaye. Çocukluğunda küçük bir Anadolu şehrinden 5 kardeşi ve anne babasıyla İstanbul'a göç etmesinden tutun, azimli ve sıkıntılı okul yaşamı, tırnaklarıyla kazıyarak sağladığı başarısı, aile babası olmasındaki yol ve kendini geliştirmekten asla vazgeçmeyişi uzun uzun yazmaya değer gerçekten. Şimdi ise hayatının bambaşka bir dönemine adım atıyor. Artık aktif iş yaşamı sona eriyor. Yaşıtı her insanın gururlanacağı bir iş yaşamı geçirdi ve bana kalırsa tam vaktinde mesleğini zirvede bırakıyor. Şimdi onu herkesin hayallerindeki yaşam bekliyor. Sağlıkla ve gönlünce bir emeklilik. Hayallerinin evini alnının teriyle ve anneciğimin desteğiyle kendine yeni yaşam alanı olarak tamamladı. İkinci baharını Sarıkonak'ında geçirecek. Özgürce gezecek, dolaşacak, torunlarıyla zaman geçirecek ve biz de bunun için her gün dua edeceğiz. Elbette herkesin babası kendisi için en iyi babadır ama benim babam harikadır :) Kahramanımdır çünkü. Kocaman yetişkin insanlar olduğumuz halde bizi her zaman destekleyen, kötü günlerimizde yanımızda olan, yol gösteren, asla kalbimizi kırmayan bir baba nasıl kahraman olmaz ki?
Hayatı çocukluğundan itibaren çalışmakla, çabalamakla geçti belki ama dürüstlükten hiç sapmadı. Hep azimliydi ve inançlıydı. Çalışınca dürüst olunca her şeyin üstesinden gelineceğini, hayatta tek önemli şeyin huzurlu bir aile olduğunu anlattı bizlere. Paraya hiç önem vermedi, haksızlıklara asla boyun eğmedi ve iyi insan olmayı öğretti bize. Hakikaten de onun kızı olmak bana hep gurur verdi. Baba olmanın en güzel yolunun arkadaş olmaktan geçtiğine en güzel kanıttır benim babam. Ne kadar şanslıydım ki ona her şeyimi rahatlıkla anlatabildim. Ne mutlu bana ki o da beni hep anladı. Umarım ona ömrümün sonuna kadar layık bir evlat olabilirim. Canım babam..İyi ki varsın. Senin ışığın olmasa dünyam bu kadar aydınlık olamazdı.



17 Nisan 2014 Perşembe

Kreş'e Alıştırma Turları

Deniz kız 26. ayını dolduruyor. Anneannemiz ve babannemiz müthiş bir özveri ile onu bu çağına getirdiler. Emekleri ve fedakarlıkları büyük. Onlar sayesinde bugüne kadar gözümüz arkada kalmadan işimize gücümüze baktık. Ama tabi ki modern çağın değişimleri gereği Deniz kız evde sıkılmaya başladı. Beklentilerini ancak kendi yaşıtlarıyla karşılayabilecek zamanlarına ulaştı. Büyük annelerin de dinlenme zamanları geldi haliyle. Biz de birkaç ay önce araştırmaya başladığımız sürece böylece adım attık. Evime oldukça yakın, 30 senelik deneyime sahip Çekirdek Yuva böylece hayatımıza girdi. Deniz 2 hafta boyunca "oyun grubu" adı altında günde 2 saatini yuvada geçirecek. Umduğumuz gibi olursa Mayıs'ta 1 aylık yarım gün süreci yaşayacak, ardından da tam gün. Henüz o dönemleri düşünmek istemiyorum. Onunla beraber adım adım ilerlemek işime geliyor :) Çünkü halen onu kapıda bekleyen bir anneanne var. Ama eninde sonunda yalnız kalması gerekecek. Sanırım Deniz için de bizim için de asıl zorluk o noktada başlayacak. O günler geldikçe deneyimlerimizi paylaşacağım elbet. Fakat şimdilik Deniz çok mutlu. Tam istediği ortamı yakaladı. İlk günden sonra arkasına el sallamaya bile başlamış hatta. Onun parklarda oyuncaklardan çok çocuklarla ilgilenmesinden sosyal olacağını tahmin etmiştik ki tahminimiz şuana kadar doğru çıktı. Sosyalleşmekten çok memnun. Deniz yemek yemeye başlamadığı için bu konuda ne yapacağı muamma elbet. Bez konusu da yine beklemedeki bir diğer konu. Ortama iyice alıştığında tuvalet eğitimi de başlayacak. Şuan için tek sıkıntı boya kalemlerini elinden saatlerce bırakmak istememesi. Enteresan bir konu bu. Paylaşmayı sevse de geriye kalan tüm kalemlerle takıntılı şekilde dolaşıyor. Kaleme karşı büyük bir düşkünlük söz konusu. Ama her biri pedagog olan öğretmenleri bunun da zamanla değişeceğini söylüyorlar. Sınıfında zarar verici bir çocuğa rastlamasam da çocuk milleti bu belli olmaz ama Deniz hanım birey olmaya adım attı madem, kendisini kollamayı da öğrenecek. Kendi kendine yemek yemek, tuvalete gitmek, kalemleri doğru şekilde tutup boyama yapmak, tüm sınıfa uyum sağlayarak oyunlar oynamak, kendini ifade etmeyi geliştirmek gibi bir sürü gelişim aşamaları var önünce. Bunlardan bizim adımıza en heyecan verici olanı Denizce lisanından Türkçe'ye geçişi olacak tabi. Cümlelerini ve kelimelerini arttırmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.Onunla konuşmak şimdiden bu kadar güzelken, ilerleyen cümlelerle ne kadar keyif alacağımız şimdiden belli. Umarım günlerin güven için ve keyifle geçen canım kızım....Hepimize hayırlı olsun :)

16 Nisan 2014 Çarşamba

Nazlı'm İlk Göz Ağrım

Nazlı benim biricik yeğenim, ilk kızım,ilk yavrum, ilk göz ağrım. Daha varlığını öğrendiğim an "hala" oldum ben. Müthiş bir heyecandı onu beklemek. Sonra biraz erken de olsa doğdu, minicikti. Önce dünyanın en tatlı bebeği sonra en güzel çocuğu oldu. Ağbime benzedi, bana benzedi, bazen çocukluğuma benzedi. "Kan çeker" deyimi ne demek bana öğretti. Canım kuzum; bezini değiştirdiğim, süt içirdiğim, kokusunu içime çekmekten bıkmadığım ilk kuzu'm oldu.
Bir bebekle nasıl anlaşılır, neler paylaşılır hep onunla deneyimledim. İstabul'a geldiklerinde, sabah erkenden kalıp onu görmeye gider, sabah tazeliğinde onu severdim. Neşesi günümü güzelleştirirdi. O gerçi eniştesini benden çok sevdi hep ama olsun :) Tıpkı ağbi hasreti gibi yeğen hasreti de çektim ben, çekiyorum. Kuzum uzaklarda yaşıyor çünkü. Ama varlığı hep benimle. Onu uzaktan da olsa seyrediyor, nasıl hızla ve müthiş bir şekilde büyüdüğünü hayranlıkla takip ediyorum. 
Kendine olan müthiş güvenini, insanlarla iletişimini, aynı anda 3 dili öğrenmesini, bisiklete binmesini, kayak yapmasını, piyano çalmasını izliyorum. Belki fiziken çok şey kaçırıyorum, yanında olamadığım her an için kahroluyorum ama İsviçre'de nasıl güzel bir hayatı yaşadığını bilince içim rahat ediyor ve manen onun yanında olmaya çalışıyorum.Hala ilk "hala" dediği gün gibi mutlu ediyor bana seslenişi. Hala ilk gördüğüm günkü gibi "bebek" benim için görüntüsü.. Nazlı her zaman özel bir çocuk oldu. Etrafını hemen etkisi altına almayı bilen, kararlı, çok hareketli ve neşeli bir çocuk oldu. Şimdi neredeyse 7 yaşında. 
Büyüdü ve kızımın ablası oldu. Deniz'i sabırsızlıkla bekledi, önce kıskandı ama sonra çok sevdi. Onu korumaya,kollamaya, bir şeyler öğretmeye başladı. Deniz'i her görüşmelerinde biraz daha kendine hayran bırakmaya başladı. Şimdi belki benden çok Deniz'i özlüyor ama kuzumla aramızdaki bağ sanki daha çok kuvvetlendi. Teknoloji sayesinde ekranlardan görüyoruz sık sık birbirimizi. Yetinmeye çalışıyoruz yani. Oradan öpüyor oradan sarılıyor bize. Deniz'le konuşup onu güldürüyor. Ama olsun, uzaklık hangi gerçek sevgiye hangi sonsuz hasrete dokunabilmiş ki sanki? Ona hep çok düşkündüm. Çocuk sevgimden mi, henüz anne olmadan hayatıma girdiğinden mi yoksa sadece onun sevgiyi hak eden kocaman kalbinden mi bilmiyorum ama ilk kızımı çok sevdiğimi biliyorum. O bana ilkleri yaşattı, çocukların dünyasını öğretti ve sevgisini hep sıcacık tuttu. Canım yeğenim benim hep biriciğim olarak kalacak. Onu hep ilk günkü heyecanla, sürekli artan bir duyguyla seveceğim. Canım yeğenim önce özverili fedakar anne ve babasıyla sonra bizlerle uzun sağlıklı ve mutlu bir ömür geçirsin. Ben nası olsa büyüdükçe onu hayranlıkla izlemeye devam edeceğim.
                                                   
                                               
                                            

Hasret

Hasret tuhaf bir cisim. 
Özü güzeldir aslında ama bazen istemez insan. 
Saklamak veya yok etmek ister. 
Avucuna alıp ellerin acıyıncaya kadar kazdığın toprağa gömersin. 
Sonra uzaktan yeri anlaşılmasın diye elinden geleni yaparsın. 
Mesela üzerine taşlar, otlar filan koyarsın.
Düşün ki etrafında birbirine benzer yüzlerce taş var üstelik. 
Arkanı dönüp bir kaç adım attığında gözden kaybetmek istersin. 
Koşup gelsen de bulamayacağına eminsin ama 
o hasret seni bulmak istediğinde hooop elinle gömmüş gibi bulursun. 
Pardon ya elimizle gömmedik mi zaten :) 
İster ertesi gün ister mevsimler sonra çıkıp gelsen 
yine yerini kaybetmeden çıkarırsın onu. 
Bile isteye de değil üstelik, 
bir anda o üzerine örtülü çukurun başında bulursun kendini. 
Şaşılacak şey inatla toprakta çürümez meret,
sadece üzeri tozlanır.
Tozunu alıp yine sarıp sarmalarsın hasret'ini. 
Her neye her kime duyarsan duy, 
"hasret" hep aynı yerde seninle...
Arkana dönme boşuna. 

10 Nisan 2014 Perşembe

Fırtına'm

Bir Hikaye'den

"Fırtına yeni dindi. O öyle çok konuşmuşum ki, sesimi çıkaracak halim yok. Hani insanlara bıkmadan sarılırsın da ardından kollarını kaldıracak gücün kalmaz ya aynen öyle işte. Bu konuşmaların çoğunluğu kendimle olanlar aslında. Ve sanki senelerdir kendime söylemediklerimi son birkaç ayda söyledim. Bazen fısıldadım, bazen bağıra çağıra haykırdım kendi yüzüme. Cümleler tokat gibi çarptı,incitti. Yürüdüm, koştum, nefesim kesilecek gibi oldu. Tüm bu süreçte kalbinde dinlendim en sevdiklerimin, hasretlerini yara izi gibi bana bırakanları düşündüm hiç durmadan, eksik kaldım, fazla oldum. Ara ara Tanrı ile de konuştum elbet; biraz sığınarak biraz da hesap sorarak. Sonra küstüm kendime. Kendime küs kaldığım o günlerde hırçınlığım beni bile yaraladı. Küfretmeyi, sarhoş olmayı öğrendim hızlıca. İçinden çıkamadığım akvaryumdan kurtuldum. Ama iyi geldiğini itiraf etmeliyim. Meğer ruhumdan önce göz kapaklarıma, ellerime sonra sokaklara ve hızla şehre dökülmesi gerekenler varmış. Damarlarımda mı geziniyorlardı bilmiyorum. Belki doğuştan kırık dökük kalbimin yarım açılmış kapağında, bilmiyorum.Sonuçta bunca seneden sonra yanıma gelmek istemişler, nasıl geri çevirirdim? Ben de kabullenmeyi seçtim elbet. Onları da pamukların arasına sarmalayıp özenle saklayacaktım. Günler geçti. Mevsimler belki de hatırlamıyorum. Neden bilmem, kendimle konuşmalarımdan bıkmış olmalıyım ki, en sevdiklerime de anlattım. Bilsinler beni ben gibi...Zaten göz bebeğimden geçen bütün alt yazıları okuyan onlar değil mi? Sonra onlarla konuşmalarım başladı....Hatta yazdım..Uzun uzun yazdım. Belki kurduğum cümleler en zoruydu ama vazgeçmedim. Saklamadım da ilk kez. Sadece içimi dökmek istedim. Bunca hesaplaşma boşa gitmemeliydi. Şimdi ne mi oldu? Fırtına duruldu. Veya içimde demlenmekte. Sessizce bekliyorum. Ama eskisinden daha az korkarak. Yeniden başlamak için asla geç değildir. Çünkü hayat hep hayat'tır."

9 Nisan 2014 Çarşamba

Zor Günler

Birdenbire günlerdir yazmadığımı fark ettim. Blog'a yazmak içimden gelmedi. Twitter desen cehennem gibi zaten. Zor günler geçirdik ve geçiriyoruz. Bir zaman sonra belgesellerle, kitaplarla anlatılacak tarihi günleri yaşarken artık çoğunluğumuz mutsuz hissediyoruz. Gerginiz, öfkeliyiz, kırgınız. İnsanlığımızı yitirmemeye inat ettiğimizden hala bu ülkede olan biten siyasi veya toplumsal olaylara şaşırıyoruz. Bir yandan bir kısmı cahil bir kısmı salt kötü İnsanların tüm geleceğimizi etkileyen anlamsız tercihleri diğer yandan adaletsizliğin artık sıradanlaştığı durumlar... Ama üzerimize örtülen ölü toprağı çoktan kalktı, kendi sınırlarımızın nerelere uzandığını gördük zaten. Yine direnip yine sesimizi çıkaracağız elbet.Zaman alacak ama vazgeçmeyeceğiz. Kötülüğün bizi ele geçirmesine izin vermeyeceğiz. Ama yine de yaşadığımız topraklar bizi mutsuz etmek için her gün tuzaklar kuruyor sanki. Kulaklarımızı tıkamadıkça, gözlerimizi bağlamadıkça karşımıza çıkan sarsıcı haberler duyduk özellikle çocukları hedef alan. Sonu gelmeyen anlamsız ölümler, kazalar bizi iyice bıkkınlaştırdı. Normal yaşama dönemez olduk. Duyarsız insanların o rahatlığına neredeyse imrenir olduk. Artık twitterda aşktan ve dostluktan sevinçle veya efkarla bahsedebildiğimiz günleri özlüyoruz. Aylak aylak dizi seyrettiğimiz, çocuklarımıza sarılırken içimizin sızlamadığı, gün boyu aklımıza gelen endişelerin kat be kat çoğalmadığı günleri özlüyoruz. Korkularımız bizi şehirden de içindeki insanlardan da gitgide uzaklaştırıyor. Ve tüm bu huzursuzluk günlük yaşamımızı etkiliyor. Peki çözüm ne? Susup oturmak mı, eğlenmeyi unutmak mı veya gittikçe kabuğumuza çekilmek mi? Hiç sanmıyorum. Bir şekilde bu günleri geride bırakmanın yolunu bulacağız. Madem gittikçe dibe batıyoruz, sonraki aşama yukarı çıkmak olacaktır elbet. 

Deniz'in Pazartesi Sendromu

Pazartesi sendromu çocuklarda da en az bizdeki kadar yoğun yaşanıyor. 
Çocukluğu hayatın vazgeçilmezlerinden olduğunu Deniz'le giderek fark 
eder oldum. Hafta sonun geldiğini ve sona erdiğini fark ediyor ve bunu 
davranışlarına net olarak yansıtıyor. 
Örneğin: 
- Cumartesi sabahları mutlaka erkenden uyanıyor. Amaç "madem beraberiz 
gün erkenden başlasın".
- Hafta sonu evdeysek asla uyumak istemiyor, uyutmaya çalışınca çok 
büyük tepki veriyor. Sadece bebek arabasında gezerken veya arabada 
bir yerden bir yere giderken sızıyor o kadar. 
- Cumartesi ve Pazar bize gösterdiği sevgi ve ilgi inanılmaz boyutlara geliyor 
ve pazar gecesi yatmamak için elinden geleni yapıyor.
- Pazartesi sabahı mutlaka huysuz ve ağlayarak uyanıyor.Giyinmemek için 
uğraşıyor,evde olmadık şeylerle uğraşıp beni çıkmamak için oyalamaya çalışıyor. 
Onu giydirip hazırlasam bile kucağımdan inmek istemiyor. Böylece benim 
hazırlanmamı da geciktiriyor aklı sıra. Onu zorla giydirmeye çalışınca kızıyor 
ve ağlıyor. Onu pusetine oturtmamam için büyük tepkiler veriyor ve sonunda 
oturduğunda küsüp surat asıyor. Anneme giderken yol boyu da yüzüme bakmıyor.
Onu bıraktığımda üstünkörü bir "baybay" diyor.Tüm hafta bambaşka davransa bile, 
Pazartesi sabahları mutlaka böyle geçiyor.
Tabi bendeki pazartesi sendromu da bu sayede de kat be kat artıyor. Bütün gün 
onu düşünüp akşama nasıl gönlünü alacağımı hesaplıyorum. Ama kuzum akşam beni 
görünce öyle tatlı "annee" diyor ki, endişeler hep boşa çıkıyor.

21 Mart 2014 Cuma

Özgürlüğümüz Kısıtlanamaz : #TwitterBlockedinTurkey

Aşağıdaki yazı ortak yayındır :
Dün gece yarısı ülkemizde anayasa ihlal edilmiştir. Uluslar arası bir sosyal paylaşım ağı olan Twitter’a erişim farklı mahkeme kararları ile engellenmiş, halkın kendisini ifade etme ve haber alma özgürlüğü kısıtlanmıştır.

T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan dün Bursa’da düzenlediği seçim mitinginde “Twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız Uluslararası camia şöyle der, böyle der hiç umurumda değil. Herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü görecek.” dedikten ve Başbakanlık Basın Müşavirliği’nin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bazı linklerin kaldırılmasına ilişkin mahkemelerden çıkarmış oldukları kararların uygulanması konusunda Twitter yetkililerinin duyarsız kaldıkları bir süreç söz konusudur. Mahkeme kararlarını umursamama, hukukun gereğini yerine getirmeme biçimindeki bu tutumda bir değişiklik gözlenmemesi halinde, vatandaşlarımızın mağduriyetini gidermek için teknik olarak, Twitter’e erişimin engellenmesinden başka çare kalmayabileceği belirtilmektedir” açıklamasından sadece bir kaç saat sonra gece yarısı Twitter’a Türkiye’den erişim yasaklanmıştır. Internet servis sağlayıcılarına ulaşan mahkeme kararları ile Twitter’a ülke sınırları içinden erişim kapatılmış, mobil cihazlarda kullanılan 3G erişimi de aynı şekilde engellenmiştir.
Yasakların ve sansürün bir çözüm olmadığını, sosyal medyanın susturulamayacağını, özgürlüklerin sansür yoluyla kısıtlanamayacağını herkesin görmesi, bilmesi gerekir. Bunu dün gece Twitter yasaklandıktan kısa bir süre sonra DNS ayarlarında değişiklik yaparak veya VPN, Hotspot Shield gibi bazı programlar üzerinden mecraya giren milyonlarca Türk kullanıcısı da göstermiştir.
Sayıları 12 milyona yaklaşan Türkiyeli Twitter kullanıcıları #TwitterBlockedinTurkey etiketiyle konuyu bir saat içinde Twitter’da dünya çapında en çok konuşulan etikete taşımış,farklı etiketlerle gece boyunca TT listesinde kalarak, dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Yasaklamadan sonraki ilk 4 saat içinde 2,5 milyondan fazla Türkçe tweet gönderildiği hesaplanmaktadır. Şu anda dünya basını Türkiye’deki Twitter yasağını öncelikli haber olarak vermekte, bunun özgürlükleri baltalama yönünde bir girişim olduğunu söylemektedir.
Biz, ülkemizin geleceğini oluşturacak çocukları yetiştiren anne babalar olarak Gezi Parkı direnişi ile tırmanan ve 17 Aralık süreciyle hızlanan şiddet ve sansür uygulamalarını esefle izlemekteyiz. Türkiye’nin gerçek demokrasiden gün be gün uzaklaşmasından, meclisinden medyasına, emniyet güçlerinden yargısına kadar her türlü sistemin çivisinin çıkmış olmasından derin bir endişe duymaktayız.
Dün geceki yasak kararıyla Türkiye dünya üzerinde Twitter’a erişimin engellendiği Çin dışındaki tek ülke olmuştur. Bunun utancı ve ayıbı bu yasağı getirmeye cesaret edenlere ait olmakla birlikte, ağırlığını omuzlarımızda taşımaktayız.
Bu ülkenin gelecek nesillerinin özgür bireyler olarak büyümesini en çok isteyen ve bunun için emek veren anne babalar olarak hükümetin son aylarda giderek artan baskıcı tavırlarını kabul etmiyor ve bu sansürü şiddetle kınıyoruz.
Herkesi gerek internet üzerinden, gerekse etrafımıza bu durumu anlatarak konuyu protesto etmeye ve nihai olarak da 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak olan yerel seçimlerde vatandaşlık hak ve sorumluluğu olan oy kullanma görevini mutlaka yerine getirmeye davet ediyoruz.
Blogger Anne ve Babalar

11 Mart 2014 Salı

BERKİN ELVAN

Ne kadar kötü bir gün. Yine ne kadar karanlık her yer. Yemek-içmek, gülümsemek her şey anlamsız. Çocuğumu iki kat fazla öptüm bu sabah. "Bu berbat memlekette onu nasıl koruyacağım" korkusu bir yanda, acı çeken bir anneyi düşünmek diğer yanda. Ne çalışmak geliyor içimden ne konuşmak. İnsan eliyle durup dururken kaybolup sonsuza giden bir çocuk var. Ardında kalan sevenleri var. Gencecik bir evlat öldürüldü; kötü, vicdansız insan eliyle. Yaptıkları kötülüğün bile arkasında durmaktan aciz ve ardından kitleleri sürükleyen insanlardan söz ediyoruz. Öfkemiz hiç dinmiyor, giderek artıyor. Gördüğümüzü herkes görsün, cahilliklerine kılıf uydurmasınlar istiyoruz. "HIRSIZ" ve "KATİL" olanların kuklası olmasın kimse, maşa olmasın istiyoruz. Ama olmuyor işte. Kalpleri zihinleri ruhları çürümüş sanki. Batmadan çıkmayacak bu ülke, yerin dibini boylamadan feraha ermeyeceğiz artık. Bugün bir çocuk daha öldü. Acıyı paylaşmaya giden, tepki vermeye giden insanlar hastane önünde saldırıya uğradı. Hastane odalarında yatan hastalar gaz yedi. Tüm bunların bir bahanesi, özrü dahi olmayacakken hala katilleri savunanlar olacak ne yazık ki. Onlar kendilerine ait zannettikleri "din" adı altında küçüldükçe duyduğumuz nefret büyüyecek. Oysa yaşadıklarını zannettikleri "din" i insanoğluna gönderen yüce güç, Tanrı-Allah affetmeyecek hiç birini. Peki biz bunca öfkeyle nasıl yaşayacağız, çocuklarımızı nasıl büyüteceğiz, hayatımızı nasıl sürdüreceğiz. Yanı başında "oy vereceğim" diyebilen bir insanın yüzüne haykırmadan nasıl durabileceğiz artık. 
Ah Berkin keşke o ekmeği almaya hiç çıkmasaydın evden. Nereden bilebilirdin seni korumakla yükümlü bir memurun seni öldüreceğini? Ah Berkin keşke dayanabilseydin, bizi böyle umutsuz bırakmasaydın ardında...Ama kimbilir belki de gerçekten başka bir dünya vardır? Belki bu lanet dünyanın ardına orada mutlu olacaksın, olamaz mı? Belki şimdiden oradan bize gülümsüyor ve "siz de kurtulacaksınız" diyorsundur, olamaz mı? Umarım böyledir, umarım şimdi mutlusundur. Eğer öyleyse bizim için dua et. Bu katillerden kurtulmamız için melekler gönder yanımıza. Biz seni koruyamadık, sen bize yardım et lütfen. Affet...

10 Mart 2014 Pazartesi

Mahalle'm


Mahalle hayatını seven kaldı gerçekten? O büyük dev yapay ilçeleri sevmeyen,istemeyen reddeden kaldı mı benden başka? Sokağındaki taşlara kadar ezbere bilmenin tadına varan var mı? Esnafı ezbere tanıyan, parklarını seven, yıkılan apartmanlara, kapanan dükkanlara hüzünlenen kaldı mı? Komşuluk zaten öldü ölecek, zaten insanlar bir metrekarelik alanda selam vermeden yaşar oldular, en azından ruhu olan ömrün geçtiği mahalle yaşamı bize kalsın.Ben Şehremini'de doğdum. Hayattaki ilk senelerimin ardından önce İçerenköy, sonra da Kozyatağı'nda yaşadım. 32 senem hep mahalle yaşantısı içinde geçti. O zamandan bu zamana şehir değişti. Büyük siteler, dev suni mahalleler kuruldu. İçlerinde parklar bahçeler spor salonları hatta marketleri olan. "Her ihtiyacı karşılar" diye tanıtıldı. İnsanları şehrin "çarşı"larından, eski mahallelerinden uzaklaştırdı. Ama benim mahalle sevgim hiç değişmedi. Olanaklarını, güzelliklerini bilsem de şehrin merkezine uzak dev siteleri sevemedim gitti. Oldum olası apartmandan adım atınca sokağa ulaşmayı, mahallenin içine düşmeyi sevdim ben. Sallana sallana yürüyeceğim, büyük marketlere inat küçük esnaftan alışveriş yapacağım, her köşesini gözü kapalı yürüyebileceğim mahallemde olmayı sevdim.
Mahalle dediğin yerde esnaf çoktur. Kasap, bakkal, fırın, tuhafiyeci, ayakkabı tamircisine kadar her şey bir kaç sokakta dizilmiştir. Herkes kendi işine gücüne bakar. Seni tanırlar, sohbet ederler, geçerken selam verirler. Anıların olur, evin olur, hayatının parçası olur. Tüm bu anlattıklarımı bana düşündüren olay geçen gün gerçekleşti. Mahalledeki kırtasiyeden kızıma oyuncak alırken birden durup düşündüm; ortaokulda kalemlerimi defterlerimi aldığım dükkan değil miydi burası? Yine aynı esnaf değil miydi o günlerde defterlerimi seçmeme yardımcı olan? Şimdi aynı adamdan kızıma oyuncak alabiliyorum. Aradan geçen uzun seneleri düşündüm ve gülümsedim. Evet ben mahalle hayatına aitim. Varsın eskisin sokaklar, dükkanlar ve evler. Alışkanlıklarım gibi onlar da yaşlansınlar ama benimle kalsınlar, razıyım.  Hiç bir zaman sokaklarda oynadığımız senelere geri dönemeyecek olsak bile yine de elimizde kalanı seviyorum. Kıymetini bilelim ki geçmişte birer anıya                                                                       dönüşmesin mahalle yaşamı. Ona ait son kırıntıları özenle                                                                           saklayalım.

Deneme 4

Vakit gece yarısı,yatmadan kızımın odasına girdim. Önce kokusu karşıladı beni sonra yastığına sarılmış minik elleri. Uykudan önce bir doz güzelliğini doldurdum zihnime,
bebek kokusunu içime çektim. Artık yatabilirim. Oysa gecenin en sessiz en ihtiyaç duyulan saatlerindeyim. Sessizlikte ve evin alacakaranlığında zihnimin en yalnız ama en bencil anlarının tadını çıkarmalıyım. Sadece kendimi düşünmeye ihtiyacım var. Sadece kendimle konuşup kimseyi dinlememe ihtiyacım var. İnsan çoluk çocuğa karışınca, zihninden sürekli ev-iş-çocuk vs. geçmeye başlayınca anlıyor kendi değerini. Daha doğrusu kendisiyle yalnız kalabildiği anların değerini. Tuhaf. Oysa ben değil miydim yalnız yürümekten bile nefret eden? "Düşünme artık" dediğin an dinlemiyor ki beynin. Geçmişini, bugününü, geleceğini yığıyor önüne. Eksiklikler, tanımsızlıklar bir yanında, minnet duydukların diğer yanda. 
Engel olamadığın her şeyi kabullenmek en iyisi değil mi? O zaman kendini dinle, kendinle konuş. Bulutlar dağılacak az da olsa. Konuşacak bir şey  bulamadığın olursa eğer, o zaman gecenin sessizliğini dinlersin. Herkes yalnız değil mi aslında? O zaman tadını çıkaralım hadi. Kitap okuyarak, yürüyerek veya sadece loş ışıkta yalnız oturup sessizliği dinleyerek kendimize dönelim. 

9 Mart 2014 Pazar

Kadın Olmak

Kadın yaşamının asla yeterince saygı görmediği bir toplumdur Türk toplumu. Acı ama gerçek. Bu yüzden eşitsizliğin zehir acısı tadını çok iyi biliriz biz kadınlar. Daha çocuk yaşlarda başlar ve hayatın her anında karşımıza tokat gibi çarpar bu eşitsizlik. Eşitsizlğin ve şiddetin bunca hissedildiği bir toplumda Kadınlar Günü'nden söz etmek bir yandan komik bir yandan da çok gereklidir aslında.
Kadın olmayı anlatılmalıdır. Üstelik sadece erkeklere değil kadınlara da anlatmak lazımdır. Önce biz sevmeliyiz çünkü kadın olmayı ve kadın olmanın güzelliklerini. Birbirimizi savunmalı, destek olmalı, arka çıkmalıyız.
Kadın olmak yüksek ökçeli ayakkabılarla gezmekten, her an bakımlı ve fit olmaktan, kapris yapmaktan veya erkek yardımına muhtaç olmaktan ibaret değildir. Kadın güçlüdür. Doğanın ona verdiği "bebek taşımak ve doğurmak"özelliğini taşır.  "Anne"olur ve insan büyütür, sürekli bir vicdan muhasebesiyle yaşar. "Çocuk"olur, bir ömür anne babasına sahip çıkar. "Eş"olur, sevdiği adama aşıktır ama ondan şevkatini,dostluğunu hiç esirgemez. "Kardeş" olur sonsuz fekadardır, "dost"olur dostunun diğer yarısı gibi yaşar, bir adım arkasındadır, vazgeçmez. "İş kadını" olur, erkek egemen toplumda -aklının bir köşesinde sürekli evi ve çocuğu olduğu halde- elinden gelenin en iyisini yapar, mesleğinde cesurdur. Bu yüzden kadın hayranlık uyandırır. Elimizdeki bu güçle ve güzellikle toplumu değiştirme çabasından vazgeçmemeliyiz. Çalışkan,cesur,güzel ve şefkatli olabildiğimizi gösterebiliriz.Her gün ve her adımla. Bu dünya kadın zarifliği kadın naifliği ve şefkatiyle ayakta. Bu bir feminizm yazısı değil,bu yukarıdaki fotoğrafla gurur duyma yazısıdır.
Her eşitsizliğin hakkından gelebilme umuduyla iyi ki varsınız!!!

7 Mart 2014 Cuma

Küçük Kızın Ev Partisi

18 Şubat Salı gününe denk geldi. Ufaklık tıpkı geçen seneki gibi o gün de ateşlenip bizi biraz üzse de yine de güzel bir sofra, şarap  ve küçük bir pasta ile mini bir kutlama yaptık. Teyzemizin katılımı bize moral verdi. 
Asıl kutlama ise pazar günü idi. Geçen sene 1. yaşına özel yaptığımız büyük ve kalabalık kutlamanın aksine bu sene aile içi ev partisi yapmaya karar verdik. Yemeklerimizi hep beraber hazırladık. Geçen sene yaptığımız kitap ayraçlarından bu sene de yine yaptırdık. Babamızın mavi renkler kullanıp her ay için seçtiği fotoğraflardan oluşan ayraçlar misafirlerimiz için hazırdı. Bu ayraçlar ileride hem ona hatıra olacağı için hem de bakınca 1 senede nasıl değiştiğini görmemizi sağladığı içi bizi mutlu ediyor. 
Süslemede "Denizci" temasını tercih edip mavi-pembe renkleri kullandık. Babamız salonumuzu özenle süslerken, ben yemekler ve sofra ile ilgilendim. Pastamızı da Tutku Pastanesin'de yine deniz temalı olarak hazırlattık. Deniz pembe-beyaz çok şirin bir elbise giydi. Genel olarak etrafında tüm sevdiklerini gördüğü için çok sevinçliydi. 2. yaşın malum gerginliklerini ara ara yansıtsa da onun bugün sonuna kadar şımarmasına izin verdik. 
Fotoğraflarımız tripodumuz yardımıyla çekildi, pastamızdaki 2 mum hep birlikte üflendi. Deniz Ege abisiyle yeni oyuncaklarını paylaştı ve ilerleyen anlarda müzik eşliğinde bol bol oynarak bizi yine güldürdü. Dayısı başta olmak üzere yakın akraba ve arkadaşlarımızın telefonları, mesajları kendisine özenle iletildi.
Bu sene geçen seneki kadar şaşkın değildi tabi. Yürüyen, koşan, konuşan, merak eden ve daha çok şey bilen bir çocuk artık Deniz kızı. Ama sanıyoruz ki bundan sonraki doğum günlerinde daha çok bilinçlenecek ve kutlamasının farkında olacak, daha çok eğlenecek. Bize gelince, o mutlu olunca biz her zaman mutluyuz. 
                                              

18 Şubat 2014 Salı

Deniz İki Yaşında

Daha dün değil miydi 1.5 yaşı hakkında yazdığım gün? Hızlı ve macera dolu bir altı ay daha geçti. Deniz kızım bugün 2 yaşında. O büyülü gün üzerinden 24 ay geçmiş. O telaşı, heyecanı ve mutluluğu unutmak mümkün mü hiç? Onun minicik bedeniyle bana sokulmasını, dünyaya şaşkın gözlerle bakışını, pamuk bedeninin şeker kokusunu unutmak? Her anne gibi ben de o günleri çok özlüyor, "ah şimdi olsa daha da çok tadını çıkarırdım" diyorum.Hiç geri gelmeyecek o günler ama, kızım benim için hep bebek kalacak. Büyürken yanında olmak, hayata dair her keşfinde onu seyretmek, iyi-kötü günlerinde en yakını olmak benim için en büyük mutluluk olacak. 
"Güzel kızım, bal böceğim benim, iyi ki doğdun. İyi ki hayatımıza girdin. Sen benim bütün korkularımı yendiğim, dünyanın tüm umutsuzluklarına ayak direyen umudum'sun. Geçen seneye göre çok daha farkındasın dünyanın. Ayaklarının üzerinde meraklı gözlerinle ve ellerinde bakıyor, konuşabildiğince soruyor ve anlatıyorsun. Gittikçe büyüyecek daha da merak edecek, keşfedeceksin. Biz de babanla sana her şeyi anlatacağız. Ellerin hep ellerimizde olacak. Okula gidişini, arkadaşlıklarını, genç kız olduğunu, sevgilerini, başarılarını görüp yanında olacağınız. En büyük dileğim sevgi dolu, umut dolu olman. İnsanları, hayvanları ve doğaya ait her şeyi sevmen. Direnmeyi, mücadele etmeyi, vazgeçmemeyi bilmen....Bunlara sahip olduktan sonra güzel bir yaşamın olacağına eminim. Sağlık, sevgi ve şans hep seninle olsun. Kendi ayaklarının üzerinde durabildiğin güne dek hep bir adım yanında beni bulacaksın. Melek kızım, seni çok seviyorum. Doğum günün kutlu olsun."

14 Şubat 2014 Cuma

Çekirdek Kadro


Bir araya ilk geldiğimiz gün tarih Ekim 2000'di.Şaşkın çömezler olarak Edebiyat Fakültesine girmiştik o gün. Tedirgin ve yalnızdık. Etrafı izliyor, insanları tanımaya çalışıyorduk. Çok farklı yaşamlardan gelip o yüksek tavanlar altında toplanmıştık. Daha ilk günden birbirimizle konuşmuş,  8 kişilik kızlar tayfasının temellerini sessiz sedasız atmıştık. Dün akşam bu fotoğraf çekildiğinde tarih Şubat 2014'tü. O zamanlar mahşerin dört atlısı diye kendi kendimize takılırdık ya hakikaten de çekirdek kadro hiç değişmedi. Elbet sadece bu kadro olarak kalmadık. 4 arkadaşımız daha kısa sürede eklendi aramıza. Seneler geçti, aileler kuruldu, uzak semtlere, farklı şehirlere gidildi. Görüşmeden geçen zamanlara, değişen hayatlarımıza rağmen hiç ayrılmadık. 14 sene sonra buluştuğunda hala aynı çocuk kahkahaları atabildiğimize, her şeyi rahatça konuşabildiğimize, birbirimizin bakışından ne söylediğini anladığımıza göre biz yine aynı yüksek tavanların altındaki fakülteli kızlarız demektir. Sonsuza dek bu kadro ve diğer 4 arkadaşımız hep beraber olacağız demektir. Fotoğraflarda gözlerimizin içi hep aynı gülecek demektir...

4 Şubat 2014 Salı

Benim Annem Canım Annem

Git gide sen oluyorum anne; saçlarım, gözlerim, bakışım sen oluyor. Küçükken bakmaya doyamadığım gençlik fotoğraflarındaki kadına dönüşüyorum. Tek fark sen hep daha güzelsin..Sadece yüzüm gözüm de değil,ruhum da sana benziyor artık. Hele ki "anne" olduktan sonra.Evet ben de her şapşal evlat gibi "asıl" değerini anne olunca anladım. Sıkıntılarını, verdiğin yaşam mücadelelesini, emeklerini, yaptığın fedakarlıkları,titizliğini, bana gösterdiğin özeni anne olunca çok daha iyi anladım. Gençliğini, en güzel günlerini bize feda ettin. Her şeyimiz tam olsun diye gündüz okulda akşam evde çalıştın durdun. Çok yoruldun. Ne şanslıyım ki kızımı da sen büyüttün, 2 yaşına getirdin. Gözlerim arkada kalmadan işime gücüme baktım senin sayende. O da senin sıcaklığınla büyüdü, ne güzel. Şimdi Deniz'e ne zaman baksam, senin gibi bir annem olduğu için şükrediyorum. Çünkü seni örnek alıyorum, senin gibi olmaya çabalıyorum. Ne kadar uğraşsam da başaramam belki elimden geleni yapıyorum. Büyüdüm, 32 yaşıma geldim anne. Ama hala sana muhtacım aslında, sensiz bir hayat düşünemiyorum. Hala kokunu içime çekmek bir bebek gibi huzur veriyor,iyi ediyor beni..Bu yaşa geldim ellerin yine üzerimde, ne güzel. Senin desteğin olmasa asla bugünlere gelemezdim, biliyorum. Annem, güzel annem, seni çok seviyorum. İyi ki doğdun, iyi ki benim annem oldun :)

3 Şubat 2014 Pazartesi

2 Yaş Sendromu Gerçek Mi?

Büyüklerimiz "Bizim zamanımızda sendrom filan yoktu, yaramaz veya hareketli çocuk vardı" diyorlar. Haksız da sayılmazlar. Tabi ki nesiller geçtikçe değişen her şey gibi çocuklar da değişti. Bizim küçüklüğümüzde "hareketlendi, laf dinlemiyor" dedikleri, şimdilerde ""2 Yaş Sendromu" adını aldı. Uzmanlar bu dönemin çocuğun gelişimi açısından gayet normal olduğunu söylüyor ve ekliyorlar: "bu dönem bir nevi ilk ergenlik". Çocuklar bebeklikten çıkarken bağımsızlıklarını ilan edip, istedikleri gibi davranmayı keşfediyorlar. Bu duruma da "sendrom" deniliyor :) Biz ebeveynlere düşen ise sabretmek sanırım. Ben de kendi kızımdaki örnekleri verip naçizhane tecrübelerimi paylaşmak istedim.



Deniz'deki Sendrom Belirtileri:
-Hiç yemek seçmeyen çocuk en sevdiği yemeklerde bile sorun çıkarmaya başladı. 
-Önündeki yemekleri fırlatıp atmaya başladı.
-Durup dururken kendince bir şeye öfkelenip sinir krizi geçiriyor. Hiç durmadan ağlama, tiz çığlıklar atma, kendini yerlere atma, ne desek ne yapsak reddetme, eline geçirdiğini fırlatma vs. gibi tepkileri 15-20 dakika sürdürüyüyor. 
-"Yapma" denilen şeyi biz ilgilendiğimiz sürece inatla yapmaya devam ediyor.
-Altını veya üzerini değiştirirken kesinlikle çok kızıyor.
-Özlediği çizgi filmi kapatınca eskiden hiç umursamazdı, şimdi ciddi tepki veriyor.
-Dışarıda sadece kendi istediği yöne yürümek, istediği şeyi yapmak istiyor.

Peki biz anne babalar bu duruma karşı neler yapabiliriz:
Önce sakin ve sabırlı olmayı öğrenmemiz gerekiyor ki kabul edelim bu hiç kolay değil :) Kriz geçirdiği anlarda onunla ilgilenmeyip sakinleşmesini beklemeliyiz. İnat ettiği şeyi elinden almak yerine dikkatini başka yöne çekmeye çalışmalıyız. Evet bazen bizler de delirebiliriz, sesimiz yükselebilir ama bunun da dozuna dikkat etmek lazım. Çünkü bağırmak malesef sonucu değiştirmeyecek. Çocuğa bağırmak hem ondaki stresi arttırır hem de bizde sonradan duyacağımız vicdan azabına sebep olur. Malesef stres altında benim de kızıma bağırdığım oluyor ve sonradan bu beni çok üzüyor. Çünkü karşımda 2 yaşında ve henüz konuşamayan, derdini anlatamayan bir varlık var. Hayattaki her şey onun için yepyeni ve her daim sığındığı anne-babasının sabrını hak ediyor. Sonuç olarak bu durum çocuklarımızın bireyselleşmeye başlaması anlamına geliyor ve kızıp öfkelenmek yerine, normal bir gelişim gösterdiği için sevinmeliyiz aslında.
Tüm anne babalara,en çok da henüz kendini ifade etmekte zorlanan kuzucuklara kolay gelsin...

Ali İsmail Korkmaz

Sadece  o değil, başka çocuklar da yitip gitti malesef. Gözümüzün önünde yok edildiler. Gezi'nin umut dolu yüzleri kendilerine "insan" diyen yaratıklar yüzünden soldular. Fakat nedense bizleri en çok etkileyen "Ali" oldu. Onun çocuk gülümsemesi hepimizin içine işledi. Genç, pırıl pırıl, tertemiz bir çocuktu "O". Ailesinin kuzusu, arkadaşlarının Ali'si hepimizin arkadaşı, kardeşi, oğlu oluverdi sanki. Gülen gözleri Gezi Park'ı deyince ilk aklımıza düşen, zaman zaman bizi yıldıran ama en çok da umut verenlerdendi. Sadece demokratik hakkını kullanmıştı Ali. Anayasanın ona verdiği hak ile, Atatürk'ün miras bıraktığı ödev bilinci ile haksızlıkalara karşı durmak için sokaklardaydı. Ama tahammül edemediler. O'nu biber gazından kaçarken saklandığı sokakta bir grup yobaz insan müsveddesi döverek öldürdü. Elinde hiç bir silah bulunmayan 19 yaşında bir çocuğu "durun, yapmayın" yalvarmalarına rağmen dövmeye devam ettiler. Hiç biri insan değil gözümüzde. Ne bu işi bizzat yapanlar, ne sığındığı doktor, ne arkasından saçma sağan konuşabilen yetkililer. En çok kanımızı donduran ise onu tedavi etmekle yükümlü doktor. Zamanında tedavi etmedi Ali'yi ve belki yaşama şansını göz göre göre aldı. Şimdi "Ali" ve ölen diğer gençler için ayakta durma, isimlerini unutturmama zamanı. Susmadan, bıkmadan, unutmalarına izin vermeden ALİ İSMAİL KORKMAZ demeye devam etmeliyiz. Katilleri en küçüğünden en büyüğüne yargılanmalı, cezalandırılmalı. Onlar hak ettiklerini önce bu dünyada gözlerimizin önünde bulmalılar ki diğer dünya için bir umut olsun. Gencecik insanların hayatlarını ellerinden alamazlar. Alırlarsa da büyük bedeller ödeyeceklerini görmeliler. Yoksa çocuklarımızı nasıl "geleceğe güvenli" olarak büyütebiliriz. Bu ülkenin esnafına, polisine, doktoruna nasıl yeniden güvenebiliriz? 
Ah Ali, güzel çocuk..Keşke yanımızda olsaydın...Sensiz hep eksik kalacağız. Umarım "ikinci bir dünya" gerçektir. Gerçekse bu dünyadan çok daha güzel olsun ki, tüm hayallerini orada gerçekleştir ve gülmeye devam et.

28 Ocak 2014 Salı

Dursam Dinlensem

Yorgunum senden, ondan, ötekinden,
Sevmekten gelmiş geçmiş kim varsa.
Yorgunum kalbimdekileri temize çekmekten,
Konuşmaktan ve dinlemekten.
Yorgunum düşünmekten, hissetmekten,
Hayatımı avuçlarımda tutmaktan.
Yorgunum tepkilerimden,öfkelerimden,
Sözcüklerin, yüzlerin ardını görmekten...
Yorgunum sonsuz hasretten,
Bitmeyen adımlarımdan, affetmelerimden.
Saate bakarak yürümekten yorgunum,
Sussam dinlenir miyim?
Biraz durulsam?
Dursam?