20 Eylül 2015 Pazar

Hayret

Hala şaşırıyorum..Geçtiğim yollara, birlikte yürüdüklerime, yaşanmışlıklara rağmen hayretim hiç bitmiyor. Bir çocuk şaşkınlığı var içimden atamadığım. Hayretim en çok insanlığa...İnsan ne zalim ne yıkıcı varlık. Ve beni en çok şaşırtan, bunca duygusallığı barındıran varlığın bu kadar zalim olabilmesi aslında. Zalimliğin zavallılığına eşit insan ırkı!! Nasıl üstesinden gelebiliyorsun emeksizliğin, sevgisizliğin..
Yalnızlıkları kabullenmek yerine nasıl etrafındaki kuru kalabalıklarla oradan oraya sürükleniyorsun. Hadi bunları geçelim; nasıl oluyor da bir kere bağ kurabildiğin, bir kere kalbine alabildiğin insana yabancı biri gibi bakabiliyorsun? Senin bağ kurmaktan anladığın incecik pamuktan ipliklerle tutunmak mı? Senin sevmekten anladığın bugün tanıştığınız birine yarın "canım" diyebilmek mi? Yoksa sevmekten anladığın; kolayca arkanızı dönmek, hiç hissetmemiş gibi davranmak mı? Severken-sevilirken verdiğin emeklere yazık değil mi? En azından saygıyı hak etmiyor mu geçmiş duyguların? Peki hiç mi kopmayacak halatlarla bağlanmadın birilerine? Hiç mi gözünü karartmadın birileri için? Hiç mi korkmadın sevginin büyüklüğünden, arsızlığından ? Kaybetmeyi aklına getirip hiç mi için titremedi insan ırkı?
Basitliğin nasıl bu kadar normalleşti? Peki söyler misin, sen ömrüne kaç gerçek sevgi sığdırdın? O ömür boşa mı geçti yoksa? Bunca vakit sevgilerini ayırmadan, sınıflandırmadan, kalıplara koymadan yaşamayı neden öğrenemedin? Neden yaşayamadığın duyguları başkalarında görünce korktun? Neden ulaşamadığın yakınlıklara çirkin isimler takarak alay ettin? Neden yargıladın, yaftaladın? Bu kadar mı ürktün buz gibi kesilmekten, hissedememekten? Bu kadar mı acıdı için eksikliğinden? Bu kadar mı sevilmedin yoksa..Sevginin sevdaya, sevdanın sevgiye dönüşebildiği bir hayat size bu kadar mı imkansız göründü? Bundan mıdır hoyratlığın, bundan mıdır öfken ey insan?
Hayret ediyorum insan ırkı; zavallılığın beni şaşırtmaya devam edecek biliyorum. Çünkü ben, anlamamaya direndikçe ayakta kalacağımı biliyorum. Sense "neden, ne uğruna" yaşadığını bile farkedemeden kaybolup gideceksin. Hiç bir ruha dokunamadan, iz bırakamadan, isimsizce sevemeden-sevilemeden yok olacaksın..  

17 Eylül 2015 Perşembe

Eskiyen Bir Sabahtan

Kısa Öykü

"Pazar sabahı için çok erken bir saatti, elimi kolumu sallayarak inmiştim sahile. Kadıköy'ün denize varan sokaklarından biriydi, hatırlamıyorum. Henüz ilk vapur yanaşmamıştı. Kediler miskin miskin uyuyadursunlar, sokak köpekleri yine aynı "işe gidiyorum ben" ciddiyetiyle dolaşıyorlardı. Simit almak istedim, etrafıma bakındım; simitçiler bile tezgahlarını kurmamışlar. Gün bütün tazeliğiyle gözümün önünde cilve yapıyordu sanki. 
O sabah oraya ilk vapuru beklemeye gitmiştim. Vapurun karşı kıyıdan taşıdığı kalabalıktan önce ıssızlığın tadını çıkarmak istedim. Bir bankta oturdum, ilk bahar en güzel bir banktan seyrediliyordu o sabah. İçimdeki anlamsız huzuru ve mutluluğu çok belirgin hatırlıyorum. Dünyanın en güzel sabahında dünyanın en güzel denizine bakıyordum sanki. Gençtim çok, kim bilir belki çocuktum. Saflığım yanaklarımda kendini ele veriyordu. Çocuktum henüz; hayata ve insanlara karşı hazırlıksız, savunmasızdım. İçimde beni iten müthiş bir güçle, kendimi dünyanın kucağına atmıştım o günlerde. Odamdan çıkmadan geçirdiğim bütün yalnız günlerime inat sokaklardaydım işte. İçimdeki dünyayla dışarıdaki dünyayı karşı karşıya getirmeye cesaret etmiştim sonunda. Yepyeni bir hayatın ilk günleriydi. Yaşamayı kılcal damarlarımda hissetmeyi öğreniyordum. Sevmeyi, sevilmeyi, emek vermeyi tanıyordum. Önümde ardına kadar açılan kapı beni başka bir diyara sürekleyecekti, haberim yoktu. Hayat beni en hassas yerlerimden sınayacak ve çocuklukla yetişkinliğin sınır çizgisi olacaktı hissettiklerim. Başıma gelecekleri bilmesem de bedenimin kendince verdiği tepkilerle uyarısı çok açıktı. "Arkana bakmadan kaç" dedikçe beden, ruh ayak diriyor "sen ne dersen de yaşayacağım" diyordu. Ruhla beden kavga ede dursun her zamanki gibi olan kalbe olmuştu. O bahar günü kendisini düşünmeden sokaklara atan kalp bir daha eve hiç dönemedi."

9 Eylül 2015 Çarşamba

Madem

Madem 
güzel kelimeler işitmeye bu kadar açsın,
bunca inançsızlık niye?
Madem inanmayacaksın 
bu telaşın niye?
Hesaplar birbirine karıştı madem,
al kalemi defteri 
matematiğe yeniden başla.
Anımsadığın yegane denklemi kur;
iki çarpı iki eşittir dört!
Sonra tut rakamları yavaşça
bırak yerlerine.
Rakamları sevmezsin sen,
kelimelerine, cümlelerine geri dön ;
senin zehrin de panzehirin de onlar.
Bırak rakamları, denklemleri başkalarına.
Sen yine aynı hesapsız,
aynı sevinçle..

6 Eylül 2015 Pazar

Ah Kalbi

Ah kalbi;
yüzündeki çizgilerden intikam alan
çocuk kalbi, bir gün aniden
etrafındaki duvarları farketti.
Gözleri yeni açılmış bir ămă kadar şaşkındı.
Ne zaman bu kadar yükselmişti bu duvarlar?
Ah kalbi;
ayak uçlarında yükselse de nafile,
göz gözü görmeyen dumanların arasında
bir de bu zalim duvar, 
iyice imkansızdı ardını görmek..
Merdiven istemek için etrafına bakındı
ama kimseyi bulamadı, hay aksi...
Duvarın bu tarafında kimse yoktu ki.
Seslendi elini uzatan olur diye,cevap alamadı..
Sonunda belli belirsiz bir çocuk sesi duydu;
"Buradayım hadi al beni yanına ne olursun" 
diyordu çocuk.
"Kimsin sen" diye sordu, cevap alamadı. 
Bu sessizliğin karşısında merakı da artmıştı,
onu görmek istedi.
Peki şimdi nasıl ulaşacak kalbinin dışına?
Ah kalbi,
dilinden sakındığını parlak gözleriyle ele verirdi, 
bilmezdi hiç. 
Biri gözlerine fazlaca baksa 
hemen ciddiyetsiz bir tavır takınır, alay ederdi.
Bundan mıydı duvarın bu tarafında 
uzanacak kimsenin olmayışı? 
İstemeyişinden mi?
İstese o güzelliği paylaşacak nicelerini bulurdu yanıbaşında..
Ah kalbi, aniden anladı;
ruhunu karıştıran onlarca çelişki
duvarlarını yükseltiyordu.
Bir çatlak olsa,
bir damla su sızsa kendinden tarafa,
onu öldürmesinden korkuyordu.
Haksız da sayılmazdı aslında,
Yüzlerce kez yaralanmış,
onlarca kez ölmüştü daha önce...
Küllerinden son kez doğduğunda
kendisi dışında ne varsa her seyi mühürlemişti.
Ama artık canına tak etmişti.
Her neyse korktuğu, göze alacaktı.
Kararttı parlak gözlerini,
"Yıkmalı bu duvarları" dedi.
Daha bunu aklından geçirdiği an indi tüm duvarlar..
Gürültüsüz yok olmuşlardı..
Ah kalbi..
Derin bir nefes çekti içine,
duvarın dibinde onu bekleyen çocuğu gördü.
Toz, duman biraz da tuğla arasında kalmıştı çocuk.
Ellerini daldırıp çıkardı çocuğu, kucağına aldı,
Kalbine taşıdı, sıcak bir döşeğe uzattı sakince...
Yaralarını sardı, ona hikayeler anlattı, şarkılar söyledi...
Çocuk uyanmıyor ama sık sık sayıklıyor, 
Ara ara da uykusunda ağlıyordu.
Günler geçti...
Cocuğun uyanması için başında beklerken, 
kendisi uyuyakaldı.
Kaç zaman geçti bilinmez;
Belki haftalar belki aylar;
çocuğun parmak uçlarını hissetti yüzünde.
Ardından "Teşekkür ederim" diyen sesini duydu, gülümsedi.
"Ben sana teşekkür ederim çocuk" dedi,
"Artık özgürüm"..
Ah kalbi...
Ah kalbim..

5 Eylül 2015 Cumartesi

Basitin Güzelliği

Hayatın üzerine çok düşünülen çok yazılıp çizilen anlamı, basit ayrıntılarda bizi bekliyor. Bazen sinsi sinsi gizleniyor ve ne yaparsak  yapalım görünmüyorlar. Bazen de bizimle alay edercesine öyle yerlerde ortaya çıkıyorlar ki, hayıflansak mı mutlu mu olsak bilemiyoruz.
Hızlı ve hoşgörüsüz şehir yaşamı, bütün bu ayrıntıları ıskalamamıza sebep oluyor. Oysa her şey öyle basit ki..Ve aslında basitlik en güzel armağan.. Biz zavallı yorgun kent insanları, negatif enerjilerle o kadar sarmalanmışız ki, insanlık görünce şaşalıyor, inanamıyor ve fena halde üzerimize alınıyoruz. "Sevgidir" bu diyoruz..Bize özel zannettiklerimiz aslında olması gereken gerçek bir insanlığın yansımasından ibaret. İnsanlığın nasıl olması gerektiğini unutmuşuz ya hayretimiz hep bundan.
Peki hayatın tüm zorluklarına ve yalnızlıklara rağmen insanlığından en ufacık bir parça kaybetmemiş; saç diplerinden ayak parmaklarına kadar özenden oluşan birini kalbine almamak mümkün mü? Bir daha eşini benzerini bulamayacaksak hele?? Sevmemek mümkün mü?Güzelliği karşısında şapşallaşmamak mümkün mü? Değil elbet, tek yapabileceğin kendini bırakmak ve iyisiyle kötüsüyle tadını çıkarmak. İçini acıtan sevgi olsun yeter ki, çok şanslı say kendini;çünkü sana kattıkları da kat be kat büyük olacaktır. Hayatın sana en güzel süprizidir; umut verir..Hiç bir şey için olmasa da kendin için umut olur.
Hayat çok basit. Onu zorlaştıran hep biziz maalesef. Hepimiz de bunun farkındayız ama sıradanlıktan ve yapaylıktan yakamızı kurtaramıyoruz. Düşünsene; birine hiç sebepsiz yere gülümsemeyeceksek neden yaşıyoruz? Birine adam akıllı sarılamayacaksak, parmakuçlarımızla dokunmayacaksak, hüzünlenince göz yaşlarımızı paylaşamayacaksak, korkmadan şakalaşamayacaksak, birbirimizi dibine kadar düşünmeyeceksek neden dünyanın çilesini çekiyoruz? Bunlar en basit ihtiyaçlarımız...Dünya kötü bir gezegen olmaya başladığından beridir, bizi tüm bunları itiraf etmekten alıkoyuyor sadece. Kötüleşen dünyanın içi kararan insanları, bu duygulara arkasını döndükçe çözümsüzlük sürecek. Sadece eğer şanslıysak "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey"...


2 Eylül 2015 Çarşamba

Kıyıda

Bugün iş yerinde elektrikler kesildi. Neredeyse tüm günü güneşi dolu dolu içeri alan dört duvar arasında klimasız geçirdik. Sıcaktan bunaldık, rahat çalışamadık, şikayet edip durduk..Sonra sosyal medya sayesinde, bir fotoğraf gördüm. Bodrum'da cansız bedeni kıyıya vurmuş mülteci bir çocuğun fotoğrafı. İsmi Aylan,henüz 3 yaşında. Ülkesinden kilometrelerce uzakta bir deniz kıyısında bulundu. Normal şartlarda bu tür fotoğraflardan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışırken, bu kez uzun uzun baktım. Beş dakika önce şikayet ettiğimiz hayatı düşündüm ve bir kez daha utandım. Kızımdan daha küçük bir çocuk, kim bilir nasıl bir korkuyla, derin denizlerde boğulmuş. Ne uğruna bunca insan ölümle burun buruna gelme pahasına evlerinden kaçmışlardı? Hangi din! Hangi devlet! Hangi güç! uğruna? Para mı? Hırs mı? İktidar mı?...Yüzüstü uzanmış, sanki beş dakika önce, kumlarda oynuyormuş da uyuyakalmış gibi..Minik kolları iki yanında, parmakları açık..Kimisi bu fotoğrafın paylaşılmasından yana, kimi ise zehir zemberek karşı çıkıyor. Oysa ki; bazen rahatımız kaçmalı, hatta üzüntüden ölecek gibi olmalıyız ve uzun uzun bakmalıyız. Kıyıya vuran o ufaklığın bedeni değil; kıyıya vuran ve ölen insanlık, dünya, inandığımız her şey. Bu dünyanın bütün anlamı, yaşamın bütün anlamı bugün Bodrum sahilinde kıyıya vurdu; kıpırtısız, buz gibi. Bizlerse elimiz kolumuz bağlı, sadece "ah vah" diyebiliyoruz. Kendimizi annesinin yerine koyuyoruz, ülkelere ağız dolusu küfürler ediyoruz ve biraz cesaretli olanlarımız Allah'a isyan ediyor. Sonra yine hayatlarımız devam ediyor. Bu berbatlığın tek çözümü: kıyamet için; insanoğlu, her gün dua edecek hale gelene kadar sürecek bu lanet.
Biz yine çok değerli yaşamlarımızda, ufacık olaylara üzülüp kahrolacağız. Rahatımız kaçınca şikayet edeceğiz. Birileri birilerine şuursuzca oy verecek, birileri oy vermeye bile üşenecek, bir başkası para kazanmak uğruna, ülkeyi yiyip bitiren şeytana ruhunu satacak, silahlar satılacak, din kullanılacak, bilmek istemeyen bilmeyecek, duymak istemeyen duymayacak, çoğunluk cahilliğini kalkan edecek ve dünyanın en dindar, en fakir ülkelerinde yine çocuklar kıyıya vuracak. Dünyayı ve insanları bu hale getiren ne olabilir sizce? Ya Tanrı; bizden umudunu kesip, kendine başka dünyalar yarattı ya da kıyamet çoktan koptu, bizse ağır ağır o kıyameti yaşamaktayız. Affet çocuk!

25 Ağustos 2015 Salı

Veda

"Veda" orada ayak uçlarında bekliyor
Görüyorsun ama yakalamak için gayretin gerekli. 
Yere uzanmışsın boylu boyunca, 
dizlerini kırman yasaklanmış. 
Tek bir kural var;
elinin parmak uçlarıyla uzanmalısın ayaklarına. 
Isınmamış bedenin zorlanıyor
Pes etmek yok, "ha gayret" diye diye uzanacaksın. 
Veda etmelisin artık, 
ne kaldıysa kabuk bağlayan bırakmalısın o eski durakta..
Biliyorum bu sancılar boşa değil, 
uykularından uyanıp sessizce ağlamaların boşa değil;
ruhundan başa bir ruh doğuruyorsun. 
Ha gayret, uzanacaksın.. 
Veda ettiğin, vazgeçtiğin "sen" olmayacaksın korkma. 
Vazgeçtiğin;
sana yük olan her kelime, her sokak, her insan ile
biraz daha hızlı koşacaksın..
Tazelik yüzündeki gülümsemeyi kalbine bulaştıracak.. 
Sonrası geride bırakmanın huzuru... 
Yaralara tutunarak yaşamak bitsin artık. 
Bırak seni besleyen onlar olmasın. 
Kendi yolunu kendin yürüyorsun madem,
madem içinden gelmiyor kimseye anlatmak, 
boş ver artık. 
Bırak sana kalsın hissettiğin kocaman kocaman duygular..
Zorlama artık hiç bir şeyi..
Derin bir nefes al; 
o nefese uyum sağlamayan her bir görüntü tuzla buz olsun. 
Vazgeç ve vedaya uzan, 
dokun ayak uçlarına.. 

23 Ağustos 2015 Pazar

Marifetti Büyümek

18 yaşımızı iple çeken çocuklardık biz. Deli divane reşit olmak istedik. Ehliyet alma hayallerimizin sebebi sırf o yetişkinliğe ulaşma hevesindendi, arabamız yoktu yani kapıda bekleyen. Üniversiteye girince daha bir adam olacaktık; evden ayrılıp şehir dışı okulları tercih edenlerin hayali de büyümek hevesiydi. Bir an önce adam olmak istedik yana yakıla. Ergenliğimiz yaşımızı büyültmekle geçti. Yaşımızdan büyük düşünüp konuşmak, boyumuzu aşan duyguları taşımak bizi mutlu etti. Çok acelemiz vardı büyümek için. Aslında büyüklerimiz hep haklıydı. Ne çocuk olmanın ne de ilk gençliğin tadını fark edemedik o yıllarda. Zalim zaman geçti gitti. Sonunda büyüdük. Büyük klişe gerçek olmuştu işte; büyümemizle birlikte dünyanın kirlendiğini anladık. Dostluklar, aşklar, mücadeleler, insan olma ahlakına dair ne varsa başkalaşmış, tuhaflaşmıştı. Öyle hızlı değişiyordu ki her şey aslında yetişkinliğin ne denli hızlı geçtiğini anlamıyorduk bile. Değişen dünyayı hayretle seyrediyorduk sadece. Duyduğumuz cümleler, aldığımız tepkiler soluğumuzu acıtıyordu. "Asla görmem, asla duymam" zannettiklerimiz tokat gibi yüzümüze çarpıyordu. Ve işin kötüsü alışmaya başlıyorduk bu duruma. Şaşırmıyorduk başımıza gelenlere, gidenlere, arkasını dönenlere, emeklerimizi hiçe sayanlara. Hayat denilen şey bizi hiç çalışmadığımız yerlerden sınıyordu. Masumiyetimizi korumaya çalıştıkça zalimliği öğrenenler tarafından hacemat ediliyorduk. Kolay pes etmek olmazdı ama; umudun, sevginin, güzel olan her şeyin peşinden koşturduk durduk. İnandıklarımız gün be gün azalırken, arkadaşlığın tanışlığa, dostluğun arkadaşlığa dönüştüğü çağımızda bizi anlayan birine rastladığımızda deli gibi bağlandık durduk. Korkularımız hiç azalmadı, giderek daha çok ürkmeye başladık sevmekten, sevdiklerimizden. Yaralarımızı saklamaya çalıştıkça kendi sivri köşelerimizle yeniden kanattık aslında. Yorulduk, dinlendik, bıkmadan koşturduk...Dünyamız kirlendikçe kirlendi; anladık ki artık büyüdük, adam olduk işte. Paylaşmanın gereksizliği, konuşup derdini anlatmanın anlamsızlığına alışır olduk. Kendi içimize dönmenin zamanı gelmişti. Sessizliği tercih etmeye başladık. Herkesin zamanla sıradanlaşabildiğini zehir acısıyla tattık. Anladık ki büyümek öyle lanetli bir şey ki; içimizdeki sessiz kırgınlıkların sıradanlaşmaya başlamasına üzülsek mi sevinsek mi bilemedik. Böyle böyle bir baktık ki; çocukluğa hasret duymaya başlamışız..Azıcık ilgiye, şefkate deli olmaya başlamışız. 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Sosyal Medya

Hayatlarımız sosyal medyada paylaştığımız kadar yolunda mı? O kadar gülüyor o kadar mı eğleniyoruz? Yoksa hepsi bir film fragmanı gibi asıl gerçekleri gizliyor mu? Tabi ki kimse o kadar neşeli değil. Paylaştığınız anlar en güzel anlar belki ama o kareler çekilmeden hemen önce canınız bir şeye sıkkındı. Tıpkı kızımın "poz verir misin" dediğimde ağlayan suratını aniden gülen surata çevirmesi gibi. Paylaşımlarınız gizlenmiş yüzlerimiz, saklanmış hayatlarımıza ait. Telefon ekranları göründükleri gibi ince değil aslında. Tam tersi sur duvarları kadar kalın. Ardını kimsecikler göremiyor ve veya görmek istemiyor. Kimse mutsuz surat görmek istemez çünkü. Ama öte yandan hepimiz yapay insanlara, rolünü ezberlemiş aktör ve aktrislere benzemiyor muyuz? Ne yaşasak paylaşır olduk, kabul edelim. Bunu yapmaktan hoşlanmakla bunu yapmayı görev haline getirmek arasındaki ince çizgiyi ne ara geçtik de fark etmedik? Kalem defter, kitap, fotoğraf makinesi, karşımızdaki insanın gözlerine bakarak konuşmak ve dinlemek gibi güzellikleri ne zaman ikinci plana atmaya başladık. Nasıl bu kadar yalnızlaşmayı göze aldık? İyi yönleri elbet var; hayatımızı kolaylaştıran bir çok şeye sebep oluyorlar belki ama iyi yönlerini yaşayıp bizi yalnızlaştıran, kendimize kapatan ama aynı anda manevi değil görsel paylaşımlara iten özelliklerini kontrol altına almalıyız. Ben dahil, hepimiz. Belki kimse bu kadarını bilmemeli.

16 Ağustos 2015 Pazar

Akışına Bırak

İnsan ne yaparsa yapsın sonuç her zaman hayatın kararıdır. İster çabala, tırmala,konuş-sus; ister kır, yık, paramparça et; her ne yaparsan yap; hayat bir yolunu bulacaktır. O yüzden akışına bırak gitsin; su bulur yolunu, kendiliğinden. Bazen sayfalarca yazarak anlatamayacağını bir bakış anlatır. Bazen bir fotoğraf veya içinizi ısıtan birinin bir duruşu. Küçücük bir hareketi bazen ne kitaplarda okuyabilirsin ne yazmakla üretebilirsin. Şarkılar, filmler, sokaklar bile yetmez olur. Olamaz mı? Hayat yine bildiği yoldan alay ediyordur seninle. Kendince "çabanı görüyor ve sana gülüyorum" diyordur. Gülsün ne yapalım. Ona uyum sağlamaktan başka çare yok. Daha fazla sözcük kullanmaya da gerek yok aslında. Bırakayım bu kez içimden geçenleri aşağıdaki muhteşem fotoğraflar anlatsın. Herkese iyi pazarlar. 

14 Ağustos 2015 Cuma

Çocuk

Ah çocuk
Neden bu kaçışın?
Neden büyümek istemiyorsun?
Madem direniyorsun inatla,
koy cebine çocukluğunu

şevkatini sen uzat ona parmak uçlarınla;
kimseden bekleme.
Sakın ha çocuk,
Küsme kendine, uzak uzak bakma öyle
ardında bıraktığın başkaları olsun.
Yapma çocuk,
hep aynı hatayı sil baştan yapma,

Dersini almadın mı hala?
Aceleden pul pul dökülmüşsün bak,
zamanla barış artık 

avuçlarını bu kadar açma..
Uyurken küçülen çocuk suratı gibi
sancıların küçülüyor,
daha çok uyu, bölme uykularını..
Süt liman bırak her şeyi
dalgaların sebebi olma,
bırak herkesi,her şeyi kendi yoluna..
Güzel çocuk,

kanatma içini sakın, üzülme!
Hayat senin bildiğinden daha kısa,
bol bol gülümse,
asla içini soğutma,
ne duyarsan duy, ne görürsen gör
sevginin neşesinden vazgeçme,
kalbinden asla!

7 Ağustos 2015 Cuma

Zirve

Kendi kendime kurduğum dialogları bilsen 
delirmiş dersin,
sanki sen delirmemişsin gibi..
oysa benim deliliğimin ilk günlerine şahitsin,
unuttun belki.
seneler seni fena değiştirdi biliyorum..
yüzün saç diplerinden aşağı yer çekimine yenik
bakışların biraz daha anlamış
avuçların soğuk.
renkleri bin şehirden toplasan da boşa..
gözlerindeki renkler solgun.
benden çok sen pişmansın geçen zamana.
evet belki ben kendi kendime konuşuyorum
ama sen kendine kuracak cümle bulamıyorsun.
biliyor musun, bir sabah uyandığımda
sokaktan geçip giden sıradan bir insana dönüştün,
öyle ani oldu ki bu, 
hayret etmeye fırsat bulamadım.
bak gördün mü?
benim hayatımda bile böyle bir dönüşüm içindesin..
artık bendeki varlığın, 
anılara kalıyor sadece..
senin için fark etmez zannetsen de
bu bir yalnızlık zirvesi
büyük ödül senin, 
büyük ödül sensin.
tebrikler.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Beş Kardeş Bitmedi "Yoo"

Laf olsun diye değil ama sahiden hiç televizyon izlemez olmuştum. İzlediklerimden de keyif alamıyordum. En çok ilgimi çeken dizi 2. bölümden çekilmez hale geliyordu. Bir daha içimi ısıtacak; basit insanları anlatan, basit mahallelerde-basit evlerde geçen dizilerden olmaz diyordum ki..."Beş Kardeş" diye bir dizi başlayıverdi. İnsana Süper Baba'yı, Yeditepe İstanbul'u, Leyla ile Mecnun'u ve hatta İkinci Bahar'ı anımsatan ve yine en az o kadar unutulmayacak bir dizi gelmişti işte. Onur Ünlü yine tam kalbimizden vurmuştu. Hikaye de karakterler de parmakla gösterilecek kadar naif ve özenliydi. "Sevgi" denilen sahipsiz duyguyu ellerinizle tutabilecek kadar görüyordunuz izlerken.Duyarlı, birbirine bağlı, her biri farklı ama birbirlerine sımsıkı sarılmış , hayatın acı taraflarını bile mizahla karşılayan "beş kardeşi" çok sevdik. Üstelik çok insan sevdi. İzlerken dünyanın zalimliği unuttuk birlikte. Replikleri yazdık çizdik, onlar gibi baktık onlar gibi düşündük. Ama tabi ki sahteliğin moda olduğu günümüzde belki bu yüzden, belki cesur duruşu ve iktidara verdiği tepkiler yüzünden tutunamadı ve bitti gitti. Kızdık, isyan ettik ama bitti işte. Varsın anlamayan anlamasın, ama kendi adıma tekrar tekrar izleyeceğime ve seneler sonra gülümseyerek hatırlayacağıma eminim. Hikayedeki her karakter sağlamdı ve kendine has bir havası vardı. Biri çıksa dizi eksik olurdu yani.Tam yerli yerinde işlenmiş karakterler kendi dünyalarını çok iyi yansıtıyorlardı. Ama benim favorim "Nazım"dı. 
Solcu, "Nazım Hikmet" hayranı, gazeteci Nazım'ı evden biriymiş gibi benimsedim. Böyle naif, incelikli ama bir o kadar şapşal bir karakter görmeyeli çok olmuştu. Dizide bir sahnede, bir gün öncesini anımsadıklarında; Nazım'ın koşarak kendisine gitmek istemesini, "benim onunla konuşmam lazım" deyişini düşündükçe hem gülüyorum hem içim eziliyor sanki. Bunun dışında izleyen herkesin sevdiği "Yoo" tepkisi benim için gereğinden fazla anlamlı hale geldi mesela. Olur olmadık yerde kullandığı "yoo" bana yeni bir bakış açısı oldu sanki. Her duruma iyi geldiğini fark ettim. Dış dünyanızda size ne derlerse desinler "yoo" de geç git. Ve veya bir şeye canın mı sıkıldı, üzüldün mü, kendi kendine de "yoo" de, ferahla. Anlatacak, örneklendirecek çok cümlesi çok sahnesi var ama olan yine bize oldu. Sığınacak güzel ne varsa elimizden alınmıyor mu bu ülkede?Akşam evde otururken bile mutlu olmamız fazla geliyor birilerine. Biz de ardından çaresiz kalıyoruz. Onur Ünlü ve hikayelerine ihtiyacımız var. Ah bir alternatif kanalımız olsa da kimse dokunamasa sevdiğimiz mahalle dizilerine..
"Kardeş olmak birbirine benzemek değil, birlik olmak, beraber olmak, aynı şeylere üzülüp, aynı şeylere gülmektir, biri yere düştüğünde onun koluna girip kaldırmaktır ve en önemlisi ise SARILMAKTIR!"

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Doğa ile Yaşamak


Tatile giderken kendime bir iyilik yapıp sosyal medyayı tamamen sildim telefonumdan. Dış dünyadan olabildiğince uzak olmak iyi gelir diye düşündüm. İç sesimi özlemiştim, kendimi özlemiştim. Şehir sesi, insan sesini bir kenara bıraktım, e-mail veya mesaj sesi bile duymak istemedim. Seneler sonra ilk kez iş maillerine bakmadan bir hafta geçireceğime söz dair kendime söz verdim. Dediğimi de yaptım sahiden. Sekiz gün tamamen kendimle, cümlelerimle ve ailemle doğa içinde kaldım. Çok dinlendim, çok güldüm, az umursadım. Sivri biber, domates, maydanoz topladım. Toplarken bitkileri incitmemeye gayret ettim,tomurcuklarına dokunmadan mahsulü almak gibi çok basit ama ruhuma iyi gelen şeyler yaptım. Anneannemi anımsatan fesleğenleri kokladım her gün. Hiç ses duymuyor gibi oldum zaman zaman...Seslerin hepsini geride bıraktım. 
Denizde veya durgun mavi suda saatler geçirdim.Yüzdüm, durdum, yüzdüm durdum. Yorulduysam içinde dinlendim..Suyun içindeyken de sırt üstü uzanıp suyun o tuhaf sesini dinledim. Çıt çıt çıt. Güneşi üzerime çektim hiç çekinmeden. İçimin acıdığını hissettiğim anlar oldu, sert ve hızlı kulaçlar attım rahatladım. Su ve iyileştirici etkisi işte. Su ve dinlendirici etkisi..Daha ilk akşamdan omuzlarımın suratımın kızardığını fark ettim. Çillerim selamladılar beni her yaz olduğu gibi.
Ağustos böcekleriyle yusufçuk ( guguk ) kuşunu dinledim en çok. Böceklerin senfonisi bir duruldu bir şiddetlendi. Arada aynı anda susup soluklandılar ama bir süre sonra aynı anda gene başladılar. Onların uyumuna hep hayran kaldım. Hayvanlar da bitkiler de müthiş bir uyum içindeler aslında. Biz insanlar kadar dengeleri şaşmıyor. Guguk kuşu ortaya çıksa da görsem dedim ama çıkmadı kerata. Daha önce hiç sesini duymadığım kuşları duydum. Çeşit çeşit böcek gördüm ve onlardan korkmamayı bu yaşımda öğrendim. Hele ki gece vakti havuzda bulduğumuz gözleri fosforlu yeşil minicik böceğe inanamadım. Neredeyse "uzaylı" denecek kadar tuhaftı. Aslında tüm bu hayvanların ve bitkilerin evine hayat kurmuşuz. Evlerinde misafiriz, bir kez daha anladım. 

Hep yalın ayak gezdim bahçede. Nasıl bir gerginlikle geldiysem ayaklarımı çimlerden topraktan ayıramadım.  Araba sesi, korna sesi hiç duymadan geçirdim çoğu günü.. Bu satırları çimenlerin üzerinde uzanarak yazıyorum mesela. İki saattir kalkmadım yerimden. Böcekler yine cır cır susmuyorlar. Aralarında bir tane anarşik var ki o hep en son susuyor :)) Yine ağaçlara bakmaya doyamıyorum. Müzik sesine bile tahammülüm yok. Yerimden kalkasım yok. Bu, benim gibi yerinde duramayan biri için hayli tuhaf. Uzanıp göğe baktığımda çam ağaçları arasından geçip giden uçaklara baktım sık sık.İnsanlar hiç anlamadığım kalabalık otel tatillerine gelip gidiyorlardı, bense onlara bir hamaktan gülümsedim.

Babamın emek emek bir hayalden gerçek kıldığı bu ev, bu bahçe nefes oldu hepimize. İçinden çıkmak istemeyeceğimiz bir mucize gibi. Denize girmek dışında şehre gitmeye hiç isteğim yok. Denize kavuşmak ise hep bambaşka bir ritüeldir benim için. Öperek karşılar öperek veda ederim. Üzerimde tuzlu suyla oturmayı severim. İyot kokusunu çok çok severim. Kızım Deniz'e gelince; bu yaz onunla daha çok paylaştık tatili. Hemen hemen her anı birlikte yaşadık, birlikte tadını çıkardık. O'nun ne kadar büyüdüğünü buradaki yaşamda bir kez daha gördüm. O kadar bilinçlenmiş ki, korkuları da bu yüzden çoğaldı muhtemelen. Önceleri yalnız yüzmek istemedi sonra alıştı. Bahçeli evin keyfini sonuna kadar çıkarıyor küçük canavarım. Bitkilerle ve hayvanlarla bu kadar ilgilenmesi beni şaşırtıyor ama çok mutlu ediyor. İlgisi ve çıkardığı keyif çok sahici. Umarım böyle devam eder.. Onun doğduğundan beri gördüklerini ben bu yaşlarımda tanıyorum. Minicik karpuz, dalında belirginleşmeye başlayan incir, nar ve cevizleri görüyorum ve güzelliklerine hayret ediyorum. Bazıları ne kadar hızlı büyüyorlar inanmıyorum.

Tabi tüm bunların yanında ailecek birlikte zaman geçirmek paha biçilemezdi, hepimiz için. Annemle babamın çocukları ve torunlarıyla birlikte olmaktan nasıl mutlu olduğunu gördük ve bu da ayrı bir keyif verdi elbet.
Günler hızla geçti ve tatilin sonuna geldik artık. Koca şehir tüm güzelliği ama tüm karmaşasıyla beni bekliyor. Aklım ağustos böceklerinde kalacak en çok..Gürültüleri beni insanlar kadar rahatsız etmedi ne tuhaf. Bu huzurun; suyun ve toprağın içinden çıkıp şehrin karmaşasına nasıl dönülür ki? Veda için sabah yüzüm denizden çıkmadı, öğleden sonra ellerin ayaklarım topraktan. Poyrazın sesi eşliğinde yine yalın ayak uzanıyor yine kuş ve böceklerin sesiyle dinleniyorum. Gözlerim tuzdan yarı kapalı, içimde bu sakinliği geride bırakacak olmanın saçma telaşı..

Sanırım dönecek oluşumuzun bizdeki etkisini en iyi Deniz'in bu fotoğraftaki yüz ifadesi anlatıyor.



Heves

Elimizde olmadan büyüyoruz.."İçindeki çocuk hep yaşamalı" deniyor ama "çocuk" kalma hakkın günlük yaşamda hiç denecek kadar az. Ne yazık ki durdurulamayan büyümenin inadına "inanmak" küçülüyor. İster istemez kendi içimize dönüyoruz. Ne dışarı çıkmaya ne de yeni birini tanımaya dermanımız kalmıyor zamanla. Belki kendimizi kollamak istediğimizden bu dermansızlık. Belki sevmenin acıtan etkilerinden kaçınmak için güzelliklerine de kapatıyoruz kendimizi. Ama hayat her zaman süprizlerle doludur. Tüm bu içe kapanıklığına rağmen güç bela üşengeçliğini yenebildiğin birine rast geldiysen; içindeki heves tomurcuklanır, şaşırarak hissedersin. İçinden çıkmak, paylaşmak istersin. İşte o "heves" öyle değerli ki aslında. Yeniden canlanmaya çaba gösteren kırılgan bir çiçek kadar değerli. İnsanın hoyratlığıyla kolayca kırılmaya öyle müsait ki... Kolay mı ruhunun derinlerine sakladığın kelimeleri ortaya çıkarmak ve sevmeye başladığın birine o kelimelerden cümleler kurmak? O cümlelerin bir başka ruha dokunması gerekirken, geriye dönüşü yakıcı kelimeler olursa hevesin tuzla buz olur. Anlatmaya gücün yetmez. İçine dönmek ve yeniden saklanmak istersin. Cümlelerin tekrar kelimelere bölünür ve içine bu kez daha derinine gizlenir. Vazgeçmez sadece içinde yaşamaya kaldığın yerden devam edersin. Kelimelerin nerede ne zaman cümleye dönüşeceğini bilemeden..

4 Ağustos 2015 Salı

"Şehirden Bir Çocuk Sevdin Yine" - Cezmi Ersöz

Yine masum hırslarını sevdanın ateşinde yaktın
şehirden bir çocuk sevdin yine
ah! seni ona taşıyan çocuk ayakların
işte geliyorsun,
haylaz, vefalı ellerin şehrin dalgalarını okşuyor
ah! seni ona taşıyan gözlerindeki susuzluk
şehirden bir çocuk sevdin yine...

yaktın masum hırslarını geliyorsun
oysa bir bilsen, seni ona taşıyan şehir
saçını bağladığın iple bile alay ediyor
ah! bir bilsen herkes tetikte
sense böyle hesapsız, böyle sevinçle...

ah! bir bilsen
sadece güzelliğin tutuyor acımasızlığın kapılarını

yaktın masum hırslarını geliyorsun,
şehirden bir çocuk sevdin yine...

"Acıyor" - Turgut Uyar

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun 
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık 
Onlarda orada yaşadılar 
Bir dağın çarpıklığını 
bir sevinç sanarak 

En başta mutsuzluk elbet 
Kasaba meyhanesi gibi 
Kahkahası gün ışığına vurup da 
öteden beri yansımayan 
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi 
Öbürünün bir kadından aldığı verem 
Bütün iş hanlarının tarihçesi 
sevgim acıyor 

Yazık sevgime diyor birisi 
Güzel gözlü bir çocuğun bile 
O kadar korunmuş bir yazı yoktu 
Ne denmelidir bilemiyorum sevgim acıyor 
Gemiler gene gelip gidiyor 
Dağlar kararıp aydınlanacaklar 
Ve o kadar 

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır 
Sonbahar geldi hüzün 
İlkbahar geldi kara hüzün 
Ey en akıllı kişisi dünyanın 
Bazen yaz ortasında gündüzün 
sevgim acıyor 
Kimi sevsem 
Kim beni sevse 

Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle 
Tarihe gömülen koca koca atlar 
Tarihe gömülür o kadar

21 Temmuz 2015 Salı

Deneme 10

Zaman gerekli derler, ilaçtır derler. Yaraları sarar, acıları dindirir, beklediklerine kavuşturur derler. Peki ya madalyonun diğer yüzü?  Zaman bir bakıma zalimdir aslında. Ah ulan iki yüzlü zaman, elinden çok çekilir yalan mı? Hasret de çektirir, yaraları daha beter derinleştirir,  bazen de unutulmana hatta istemeden unutmana sebep olur. Annesini kaybetmiş bir çocuk için zaman,onun kokusunu unutmaktır mesela. Beklendiğini zanneden bir sevgili için sevdiğinde yok olmasına sebeptir ya da. Hayatının büyük kısmını geride bırakmış yaşlı biri içinse belki anılarını hatırlayamamaktır. Zaman bazen fazlaca zalimdir işin gerçeği. Saatlerce hayata dair konuşmak istediğin insanla arana giren her kavramın birer düşmana dönüşmesi gibi aslında. Yanlış zaman yanlış mekandır belki ama hayat elindeki zamanı kaybetmemen gerektigini kafana vura vura ögretecek kadar kısadır. Düşmanını iyi tanı ve suyuna git mümkünse. Elindeki zamanla arkadaş ol. Onunla dertleş, dinle,yüzleş...her neyse. Anlamaya çalış. Arkadaş olursan belki sırlarını verir sana. Ne yapmaman gerektiğini fısıldar kulaklarına. Der ki ;  "Beni elinde tutman zor. Senden çok hızlı koşarım yakalayamazsın. Asla geri dönüp arkama bakmam, hep ileri giderim. O yüzden geçip gidişim sana çok şey kaybettirebilir." Zamanı dinle; duygular kadar kelimeler de sarılmalar da konuşmalar da ertelenemez, ertelenmemeli. Bırak sana deli desinler. Kimse anlamasa da sarılmaya, konuşmaya, gözlerine iç organlarını görürcesine bakmaya cesaret edebildiğin birileri anlar seni. Sadece bakar ve anladığını hissettirir. Yerli yersiz çıkartma karşına zamanı. Bırak onu..sen bırakmasan da koşarak gidecek zaten. Sen sadece kendine ve kalbine güven. Hayat çok çok kısa..

19 Temmuz 2015 Pazar

İlk

İçinin sızlamasını hissedersin ilkin,
acı mı mutluluk mu bilemezsin.
Dünyanın köşeleri çıkar en yuvarlak yerlerinden,
bir yerde bir göktedir gözlerin..
Hızlıca koşarsın su içmek için, 
konuşmaktan kurumuş dilin damağın.
Büyük bir çınarın altında durulursun ancak.
Sesin asla düşüncelerine yetişemez,
yorulduğunu anlayınca
sabit durmak istersin saatlerce..
Ne başlangıçların sonunu ne sonların başlangıcını
bilmek istersin;
fark etmemek için kıyısından köşesinden dolaşırsın.
Gözlerini sert bakışlara,
kulaklarını hoyrat sözcüklere kapatırsın.
Başını dizlerine dayamak,
ellerini yüzünde hissetmek istersin sadece..
Ne zaman sevsen hep aynı
kimi sevsen hep aynı..

Kabus

Aniden uyandı. 
"Off yine kalkmam gereken saatten erken uyandım. Ne saçma" diye düşündü. 
Düşünmekten uykuya geçiş anını geciktirdiği gibi, sabah yine düşünmekten uyanıyor, yine daha da az uykusunu almış kalkıyordu yatağından. Her sabah aynı hikaye. 
Tuhaf bir güne başlangıç rutini vardı. Banyoya gidip yüzünü yıkadıktan sonra aynaya bakar ve bir soru sorardı kendisine. Senelerdir her sabah aynı sahne, aynı yüz ve aynı soru. 
Dünyanın en basit en kısa sorusuydu üstelik.

"ne oldu neyin var?",
 
     "hiç bir şeyim yok iyiyim"
 
"emin misin"
 
      "evet eminim"
 

Bu kısa dialog senelerdir bilinçsiz geçerdi aklından. Sorusu gibi cevabı da hiç değişmezdi.
Aynı kelimeler, aynı sıradanlık ve beklenen sakin bir cevapla tamamlanırdı iç konuşması. Bu şekilde güne başlama rutini sona ererdi. Hiç sorulamazdı aslında. Neden bu soruyu soruyor, neden aynı cevabı alıyor bilmezdi. Aynı banyodan çıkıp aynı yaşam rutinine geri dönerdi. 
Fakat bir  sabah aniden bu rutini bozuverdi. Neden o gün bilmeden.  Aynadaki ses sorunun cevabını ilk kez olumsuz yanıtlamıştı.

"Bilmiyorum ama hiç iyi değilim"

Bu cevabı duymasıyla birlikte daha ne diyeceğini düşünemeden ayna küçük seslerle çatlamaya başladı. Hayretle aynaya bakarken hiç ummadığı kadar büyüdü sesler. Önce duvarlarda büyük yarıklar açıldı. Sonra yerdeki karolar birbirinden ayrıldı. Banyonun ortasında ışık hızıyla büyüyen bir yıkımın tam ortasında kalakalmıştı. Bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Tavanın toz halinde üzerine dökülmeye başlaması çaresizliğini arttırmıştı. Gözlerini sımsıkı yumdu. Yıkımdan gelen sesleri duymamak icin elleriyle kulaklarını kapadı. Yapacak bir şey kalmadığını anlamıştı artık. Küçüldü, ufacık kaldı taşların arasında. Hayatı sona ererken tek bir görüntü bile geçmiyordu sım sıkı kapattığı gözlerinin önünden. Tek düşünebildiği bir an önce bitmesiydi. Sonunda önceki duyduklarına nazaran çok çok daha yüksek bir ses duydu, çığlığına engel olamadı. Kendi çığlığından sonra etrafına sessizlik hakim olmuştu. Hiç bir şey hissetmiyordu. Gözlerini yavaşça, korkarak açtı. 
Kendini yatağında buldu.
Pencereden dışarı baktı, 
gün doğuyordu.