21 sene önceydi. Bu ülkenin en dürüst, en çalışkan, en aydın insanlarından Uğur Mumcu'yu katletmişlerdi. Soğuk, dondurucu bir Ankara sabahıydı ve ben henüz 11 yaşımdaydım. Evdeki herkes çok üzgündü, sebebini anlayamadım.
Ama kısa sürede öğrendim. Bu memleketin çocukları erken büyümez mi zaten? Mecbur kalmadık mı? İnsanlar dürüst oldukları için, işlerini yaptıkları için ve hatta vatanlarını koşulsuz sevdikleri için öldüler, öldürüldüler, hapse atıldılar...Aradan geçen 21 sene malesef bizi iyileştirmedi. Yaralarımız derinleşti, çocuklar daha da erken büyümeye başladılar. Hala yürekli insanlar ölüyorlar veya özgürlüklerini kaybediyorlar. Elimizden gelense sadece hatırlamak, hatırlatmak. İşte bu yüzden aldığı tehditlerden ötürü arabasına binerken çocuklarını yanından uzak tutan o cesur insanı, Uğur Mumcu'yu unutmuyoruz. Hala O'nun gibi olmadıkça kimselere inanmıyor, sevmiyor, yolundan gitmiyor, OY VERMİYORUZ. Elimizden gelen belki çok küçük ama yine de vazgeçmiyoruz. Bizi de onlar gibi vurmaya devam etseler bile; mesleklerinin onurunu taşımaktan aciz, vatan sevgisinden yoksun, hayatı paradan ibaret gören soysuzlara inat UNUTMAYACAĞIZ.
24 Ocak 2014 Cuma
Yorgunuz
Bazı cümleler, şarkı sözleri, şiirler vardır. Siz O'nu okurken, O sizin içinizi okur. Hissettiklerinizin aynasıdır. Bir yandan "keşke ben yazsaydım" derken diğer yandan ferahlarsınız. Dudaklarınızdan çıktığı an içinizi rahatlayan sırlar gibi, söylemekten korktuğunuz her bir cümle gibi ferahlatır.
Franz Kafka ne güzel demiş ne güzel yazmış. Üzerine günlerce konuşsak da azdır. Yaşamın özü bu cümlelerde. Şimdi bu satırları okurken "hissedemeyen" var mıdır acaba? Belki sevdiğinize hasretsiniz, belki sevdiğinizle beraber, belki sadece sevilmeye hasret. Ne fark eder ki? Yorgunuz ve aslında tek ihtiyacımız "O". Sonsuza dek..
22 Ocak 2014 Çarşamba
Blog'dan Siteye
10 senedir beraberiz Özkan'la.E tabi yazmayı sevdiğimi en iyi bilen insanlardan biridir kendisi.Bıkmadan yazdığıma,yazarak ferahladığıma şahittir.Ama bir o kadar da paylaşma konusunda çekingen olduğumu da bilir.Her ne kadar çekinsem de paylaşmam için beni ikna etti. "Bırak beğenen,isteyen okusun, gerisini düşünme" dedi.Blog açma fikrinde beni cesaretlendiren hayat arkadaşım sağolsun, sitenin tasarımı konusunda da çok emek vermişti.Şimdi ise blog'un ismi ile site adı alıp beni tekrar mutlu etti. Minnet ve sevgilerimle ;)
![]() |
| Bundan böyle www.renklidaktilo.com ile yazmaya,kumaya ve paylaşma devam... |
20 Ocak 2014 Pazartesi
Kontrolü Bırak
Kendini sevmek en güzel şey. Kendini suçlamak da en kötüsü. Her şeyin sorumluluğunu üzerine almaya çalışırsan veya her şeyi kontrol etmeye uğraşırsan bir gün tıkanır kalırsın, daralırsın. Sinir sistemin zarar görür, tepkilerin büyür, öfkelenmeler artar. Böyle anların arttıkça da kendine daha çok kızmaya başlarsın. Çünkü kalp kırmak sana göre değildir. Hiç hem de. O yüzden kontrolü sakince yere bırakacaksın. Çünkü hayat sana her gün yepyeni sorumluluklar verecek. Sorumlulukların çoğaldıkça da stresin artacak. Sakinleşmek, yavaşlamak zorundasın. Ne kadar başarabilirsen..
İnsan çok acayip bir makine. Hafızası zayıf. Hele ki konu olumsuzluklarsa. Mesela insan sevdiklerini hep en iyi halleriyle anımsar. Hayatın güzelliklerini daha kolay akıllarında tutar. Bir
şeye dertlendiğin zaman "hayatta ne dertler ne acılar var, şükretmeliyim" diye aklından geçirip kendine kızsa bile asla bu fikirle yaşayamaz. Yine kendi dertlerine üzülmeye devam eder. Çünkü insan unutmaya programlanmış duygusal bir varlıktır. Hiç kızma yani kendine. "Neler neler olsa da hayatta" sen yine kendi dertlerinle meşgul olacaksın. Kandırma kendini. Bir de bunun duygusal yükünü omuzlama. Şükret ama üzüntülerine, sıkıntılarına, kafanı taktığın şeylere de saygı duy. Çünkü onlar da sana ait. Kabullenmekle başla. Ve gerçekten mümkünse kontrolü bırak. Şehir kalabalık, hayat zor, yapılacak çok iş, yetişilecek çok iş var. Koşturacaksan illa sakin kalmayı başarmalısın. Biraz okumaya, biraz yürümeye ve mümkünse sadece sana huzur veren insanlara zaman ayır. Daha iyi hissedeceksin. Deneme devam ;)
İnsan çok acayip bir makine. Hafızası zayıf. Hele ki konu olumsuzluklarsa. Mesela insan sevdiklerini hep en iyi halleriyle anımsar. Hayatın güzelliklerini daha kolay akıllarında tutar. Bir
şeye dertlendiğin zaman "hayatta ne dertler ne acılar var, şükretmeliyim" diye aklından geçirip kendine kızsa bile asla bu fikirle yaşayamaz. Yine kendi dertlerine üzülmeye devam eder. Çünkü insan unutmaya programlanmış duygusal bir varlıktır. Hiç kızma yani kendine. "Neler neler olsa da hayatta" sen yine kendi dertlerinle meşgul olacaksın. Kandırma kendini. Bir de bunun duygusal yükünü omuzlama. Şükret ama üzüntülerine, sıkıntılarına, kafanı taktığın şeylere de saygı duy. Çünkü onlar da sana ait. Kabullenmekle başla. Ve gerçekten mümkünse kontrolü bırak. Şehir kalabalık, hayat zor, yapılacak çok iş, yetişilecek çok iş var. Koşturacaksan illa sakin kalmayı başarmalısın. Biraz okumaya, biraz yürümeye ve mümkünse sadece sana huzur veren insanlara zaman ayır. Daha iyi hissedeceksin. Deneme devam ;)
19 Ocak 2014 Pazar
Geceleyin
Gündüze ait "sen"i birden bambaşka bir "sen" yapıverir.
Karanlıktan mıdır sessizlikten mi bilinmez.
Neler söyletir,neler yazdırır insana o şeytan gece.
Okudukların,dinlediklerin geceleri hep değişir.
Aslında değişen sen-sin;
Aldığın kararlar, verdiğin sözler, kafa tuttukların hep fazla cesurdur.
Aman dikkat.
Sabah olunca hepsinden cayabilirsin.
Alkol etkisi gibi çarpar insanı gece,
Gereksiz rahatlatır, gereksiz öfkelendirir.
Veya sadece büyütür her şeyi.
Gereksiz rahatlatır, gereksiz öfkelendirir.
Veya sadece büyütür her şeyi.
O yüzden hava karardı mı,sesler azaldı mı dikkat edeceksin.
Adımlarını daha dikkatli atacaksın.
Sabah olup örtüler kalktığında pişman olmayasın.
Sabah olup örtüler kalktığında pişman olmayasın.
Gece adamı rezil de eder vezir de...
14 Ocak 2014 Salı
Olmaz Demeyin Oluyor
Ev kazaları meşhurdur memlekette. Hele ki kazaların özneleri çocuklarsa. Basit kazalar neyse de çok talihsiz kazalar tüm acemi anne-babalar için gerçekten korkutucudur. Bugüne kadar kendimi çok titiz çok dikkatli tanımladığımdan "benim başıma gelmez" diyordum. Oysa ki büyük saçmalamışım. Bir ebeveyn için her an yeni bir maceradır. "Benim başıma gelmez" cümlesi çok komiktir çocuğu olan insana. Her ne kadar onu korumak için deli gibi çaba göstersek de, elimizden gelen önlemleri alsak da yine de "civa" gibidir çocuklar. Ne olduğunu anlamadan başlarına iş getirebilirler. İşte biz de geçenlerde annemin evinde kahve yaparken küçük de olsa bir kaza yaşadık. Küçük cadımın boyu bizim evdeki tezgaha erişemiyor. Biraz bundan mı yanıldım bilmiyorum. Aniden yanımda bitip aman dur diyemeden elektrikli ocağı elledi. Sanırım bu tür durumlarda sakin olmak şart. Onu hemen musluğa götürüp 15 dak. soğuk suya tuttuk parmaklarını. Sonrasında da kremler vs. 1. derece yanıktı ama 23 aylık bir bebeğe gel de bunu anlat. Ağlaması da benim vicdan hesaplaşmam kadar uzun sürdü. Hafif bir virüs enfeksiyonu da geçirdiğinden zaten doktora gidecektik. Onu da gösterdik. Yapılması gerekeni yapmışız neyse ki. Aslında acısı çok sürmedi ama bilmediği bir şeyi yaşadığından çok sarsıldı. Olayın şoku ilk gün geçerken 2. ve 3. gün sanki sorumluluğu almışcasına bir eliyle diğerini tutuyor, tutmasa da o eliyle çok az şey yapmaya çalışıyordu. Benim kalbim burkulmaya devam etse de bir yandan bu kadar basit bir şeye üzülmenin yersiz olduğunu da biliyordum. Üzülsek de yaralanmadan büyümeyeceğini biliyorum. Düşecek, hastalanacak, üzülecek ve böyle büyüyecek. Yeter ki ciddi hastalıklar büyük kazalar yaşamasın. Bu olay hepimize dersler verdi. Küçük kız ocağa dokunmaması gerektiğini öğrendi. Bizlerse daha dikkatli olmayı, en kısa sürede ilk yardımı öğrenmemiz gerektiğini. Hasta olduğu günlerin tek iyi tarafıysa kucağımdan inmeyip kedi gibi şefkat istemesiydi. "Eyvah huyu değişecek" kaygısı taşımaya vakti olmayan çalışan bir anneyim. Tadını çıkardım tabi. Ah kuzum bir an önce konuşup derdini anlatsa, neyi olduğunu ifade edebilse. Sanırım hastalıklarda en çok duyduğum ihtiyaç onun konuşması...
"Elimi bir yere değdirmeyeyim de iyileşsin"
"Su toplayan yeri koparmayaydım iyiydi :("
"Zaten parmak uçlarım yaralandı bir de hastayım diye kanımı alıyorlar yeaaa"
"Elimi bir yere değdirmeyeyim de iyileşsin"
"Su toplayan yeri koparmayaydım iyiydi :("
Yara
peki ya yaran kalbindeyse?
O zaman bedenin bütünüyle sızlar!!!
Boş, ruhsuz ve masum maskeli hastane odaları,
geceleri daha çok ürkütür,
sokağına-evine-yatağına hasret bırakır.
O sessiz odada uyanıp yalnız hissettiğinde veya
ameliyat sedyesine uzandığından aklından geçenler senindir.
Tamamen senin.
Kalbin ve ruhun o düşüncelerden geçenlerdir.
Sevdiklerini ve yaralarını düşünürsün ilkin.
Hayatın onlardan ibaret olduğu çarpar yüzüne.
Öfkelerini, kırgınlıklarını çöpe atar,
her şeye rağmen bir gülümsemesine hasret duyduğun insanları
tek tek parmaklarına eklersin.Parmak uçlarına.
İşte şimdi de parmak uçlarında atıyor kalbin.
O parmakların ait olduğu insanları seversin.
O son ana dek seveceğini bilirsin.
Belki onlar da bilirler sevdiğini belki akıl sır erdiremezler.
Yine de aynı bakarsın bir ömür.
Bilirsin, bakışındaki sevgi yaşlanmaz.
Hayat kabullendiğin duygularla ödüllendirir seni.
Ruhun feraha ancak öyle çıkar,
kuşlar gibi özgürdür acıların şimdi.
Kendi kalbine savaş açma hiç, kaybedersin.
Kaybettiklerin ilk önce kendi duyguların olur
yazık olur :)
5 Ocak 2014 Pazar
Deniz'e Gece Gece
Tam yatacakken uyandin ama hiç umursamadım bu kez;
yanağın yanağımda,elin omzumda beni kokluyorsun,
ne geçmiş acılar ne günlük telaşlar kaldı hatırımda.
yanağın yanağımda,elin omzumda beni kokluyorsun,
ne geçmiş acılar ne günlük telaşlar kaldı hatırımda.
Tam hayal ettiğim gibisin evlat;
bir ömür yaşanan sevgilerin, sabrın ödülüsün,
kimi sevsem sensin artık..kimi sevsem senin gibi değil ;)
bir ömür yaşanan sevgilerin, sabrın ödülüsün,
kimi sevsem sensin artık..kimi sevsem senin gibi değil ;)
Doya doya öpüyorum seni, sen de beni..
bir gün nasolsa büyüyeceksin ya bir anı bile boşa geçirmemeli.
bir gün nasolsa büyüyeceksin ya bir anı bile boşa geçirmemeli.
Ben neleri affettim evlat, kimlere ağladım;
sen ne yapsan yap kim olursan ol seveceğime kanıt mı gerek başka?
sen ne yapsan yap kim olursan ol seveceğime kanıt mı gerek başka?
Sevgi neydi insanlar için?
İsimler konulan,sınırlar çizilen,büyüdükçe korkutan bir duygu..
Sen beni hep anlayacak sevgimi yadırgamayacaksin.
İsimler konulan,sınırlar çizilen,büyüdükçe korkutan bir duygu..
Sen beni hep anlayacak sevgimi yadırgamayacaksin.
Hala kokluyorsun beni,
bedenim senin sıcak yatağın şuan,
nefesini dinlerken sonsuza dek yazabilirim.
Melek evlat sadece seni yazsam bile olur artık.
bedenim senin sıcak yatağın şuan,
nefesini dinlerken sonsuza dek yazabilirim.
Melek evlat sadece seni yazsam bile olur artık.
Güzel uyu güzel büyü...
Biliyorum dinlenmeye ihtiyacin var.
Hayat zor ve yorucu olacak.
Ama sev yeter evlat, nasıl olsa temize çeker her derdi..
Sev ve uyu..
Biliyorum dinlenmeye ihtiyacin var.
Hayat zor ve yorucu olacak.
Ama sev yeter evlat, nasıl olsa temize çeker her derdi..
Sev ve uyu..
2 Ocak 2014 Perşembe
Sonunda "Anne" Dedi :)
İkinci yaşını doldurmaya iki ay kala Deniz hanım konuşma konusunda kendini geliştirmeye başladı. Gerçi benim çocukluğuma göre tıpkı yürümede olduğu kadar yavaş ilerliyor. Ama son haftalarda söylediği sözcük sayısı giderek artıyor. TV izlemek zararlı deseler de izlediği çizgi filmlerden o kadar çok sözcük öğrendi ki. Kelimeler, şarkılar, dans etmeyi bile öğrendi. Sözcük kitaplarını açıp sorduğumuz her şeyin fotoğrafını gösteriyor, öyle ki bazı kelimeleri nereden öğrendiğini anlayamıyorum bile. Ama başta meyveler, hayvanlar olmak üzere çok iyi biliyor. İnsan karşısındaki bebek konuşmayınca sanki anlamıyormuş zannediyor. Oysa bizim tüm konuşmalarımızı kaydediyor ve anlıyor. Ne dersek hem de. Anlamadığında zaten gözleri kocaman birer soru işaretine dönüşüyor adeta :) Kendi dilinde kim bilir neler neler anlatıyor ama biz malesef çoğunu anlamıyoruz. İlle anlamamızı isterse elimizden tutup gösteriyor. O yarım yamalak sözcükleri dinlemek çok eğlenceli. Nasıl olsa bir gün her şeyi söylemeyi öğrenecek ama asla bu tatlı-yarım yamalak konuşmalar geri dönmeyecek. O yüzden tadını çıkarmaktan yanayım. Deniz ilk önce "baba" ve "dede" dedi.
Basit sözcükler olduğu için garipsemedik. Ama bir sürü zor kelimeyi söylerken "anne" dememesi benim için yavaş yavaş üzücü hale gelmeye başlamıştı. Tamam hiç duymadım değil, bir kaç kez söyledi ama o kadar az ki bu daha da can sıkıcı olmuştu. Yani biliyor ama sanki söylemek istemiyor gibi. Neyse ki bu mesele bu hafta çözüldü. Küçük cadı sanki bana yeni yıl armağanı verirmişcesine sık sık "anne" demeye başladı. Beni avutmak için "aman nasılsa bıkarsın" diyenlere hiç katılmıyorum. Bundan bıkmak bence mümkün değil. Şimdi bana öyle tatlı "anne" diye sesleniyor ki eriyip gidiyorum. Bu video sanırım kişisel tarihimizde hep özel kalacak...Dakika 02:10 benim için Deniz bir yetişkin genç kız olduğunda bile hep hatırlanacak :)
Madem konumuz ufaklığın konuşması söylediği sözcükleri yazarak 22. ay anısı olarak saklamak istiyorum. İlk aklıma gelenler:
"Anne-baba-dede-kedi-kuş-Mete( canım kardeşim'deki bebek )-Pepee-kar-civciv-Yaprak teyze-elma-pis-mama-arka-gel-git-Ege-Ada-abi-bitti-gitti-karpuz-muz-fıstık(kıkkık)...
O değil de tamamen konuşmaya başladığında gerçekten susmayacak kerata...
Basit sözcükler olduğu için garipsemedik. Ama bir sürü zor kelimeyi söylerken "anne" dememesi benim için yavaş yavaş üzücü hale gelmeye başlamıştı. Tamam hiç duymadım değil, bir kaç kez söyledi ama o kadar az ki bu daha da can sıkıcı olmuştu. Yani biliyor ama sanki söylemek istemiyor gibi. Neyse ki bu mesele bu hafta çözüldü. Küçük cadı sanki bana yeni yıl armağanı verirmişcesine sık sık "anne" demeye başladı. Beni avutmak için "aman nasılsa bıkarsın" diyenlere hiç katılmıyorum. Bundan bıkmak bence mümkün değil. Şimdi bana öyle tatlı "anne" diye sesleniyor ki eriyip gidiyorum. Bu video sanırım kişisel tarihimizde hep özel kalacak...Dakika 02:10 benim için Deniz bir yetişkin genç kız olduğunda bile hep hatırlanacak :)
Madem konumuz ufaklığın konuşması söylediği sözcükleri yazarak 22. ay anısı olarak saklamak istiyorum. İlk aklıma gelenler:
"Anne-baba-dede-kedi-kuş-Mete( canım kardeşim'deki bebek )-Pepee-kar-civciv-Yaprak teyze-elma-pis-mama-arka-gel-git-Ege-Ada-abi-bitti-gitti-karpuz-muz-fıstık(kıkkık)...
O değil de tamamen konuşmaya başladığında gerçekten susmayacak kerata...
30 Aralık 2013 Pazartesi
Ben Sadece Benimle
Eskiden daha çok yalnız kalırdım kendimle,üstelik keyif de alırdım. Ama hayat iş-ev-çocuk ve kalan zamanlarda sevdiklerimizle sosyalleşme döngüsüne girince kendime ayırdığım zaman giderek azaldı. Haliyle bu bir normal süreç tabi. Ama doğrusu bu değil. İnsan ne yapıp edip her şeyden uzaklaşabildiği kendine ait vakitler yaratabilmeli. Bir odada müzik dinlemeli, uzun uzun yürümeli, film izlemeli, şehrin en sevdiği semtinde saate bakmadan dolaşmalı, alışveriş yapmalı ne bileyim hiç vakti yoksa evine en yakın kafede oturup bir kahve içmeli mesela. Sessizliğini dinlemeli, etrafına uzun uzun bakmalı, mümkünse aklında hiçbir şey olmadan sadece kendini düşünerek...eğer mümkünse..İnsanın sorumlulukları da yaşıyla beraber büyüdükçe aklından geçenlere, düşüncelere, planlara "dur" diyemiyor. Öyle ki Deniz doğduğundan beri kitap okumakta bile zorlanır oldum. Oysa insanı kendi dünyasından en çok uzaklaştırabilen "okumak" değil midir? Tek okuyabildiğim çocuk gelişimi hakkında kitaplar yazılar. Belki sürekli "twitter" okumak da etkiliyor beni. Sürekli her şeyden haberdar olma zorunluluğu hissettiriyor ya memleket insana!!! Ama sosyal medya bazen bir yanılgıya dönüşüyor çünkü bir roman karakterinde kaybolmak gibisi yok. İşte tıpkı kitap okumaya konsantre olabilmek gibi kendine de dalıp gitmek lazım arada. Kendinle konuşur gibi, kendi elinden tutar gibi gezmek ve sadece durmak. Dükkanlara girip çıkmak, küçücük bir şeye" zaman alıyor" diye hayıflanmadan, kimseyi bekletme telaşı olmadan dakikalarca bakmak lazım. Kendi istediğin sokakta sallana sallana yürümek, kalabalıklarda güzel gözlü insanları seçmek, en sevdiğin kafeye gidip oturmak, istediğin daktiloyu aramak, deniz kıyısına inmek..Geçenlerde yapabildim bunu. İşten izin aldım, çocuğu, eşi dostu bırakıp kendime bir gün armağan ettim. Tabi ki Kadıköy sokaklarında..Çocukluğumda, gençliğimde gezindim durdum.Bana unutulmaz anılar veren caddeden geçtim, iskelenin önünde belki bininci kez durdum, sevgilimle aylak aylak gezindiğimiz günleri hatırladım. Uzun ve keyifli bir kahvaltı yaptım, biraz camdan dışarıyı seyrederek biraz da kitap okuyarak. "Sonra sağa mı dönsem yoksa sola mı" diyerek yürüdüm, kapılar buldum daha önce görmediğim, duvar yazılarını okudum, alışveriş yaptım, Moda'da güzel bir köşe keşfettim, kahve ve bira molası verdim kendime. Sırt çantamı doldurdum, yoruldum, yürüdüm, yoruldum, yürüdüm. Saate bakmadım, plan yapmadım, öğrenci gibi hissettim neredeyse. Güzeldi, yine olsa yine yaparım ve evet yapmalıyım :) Herkes yapmalı hatta. Yalnız kalmak sürekli olmadıkça güzelmiş :)
29 Aralık 2013 Pazar
2013 Hadi Gitme Zamanı
Oldum olası sevmem tek rakamları. Belki batıl inanç ama sonuçta kimse 2013'ün harika bir sene olduğunu da iddia edemez. Zor ve uzun bir seneydi. Her yeni yıl umutlu bir başlangıçtır ama bu seneye veda ederken sevinsek de 2014 için ne kadar umutlu olabiliriz bilemiyorum. Elbet güzel günler oldu hepimizin özel yaşamlarında. Benim için kızımla büyümeye devam etme senesiydi. O hızla 2 yaşını doldurmaya hazırlanırken ben 32. yaşımda hala kendimi, hayatı, insanları çözme telaşındaydım. İlkler yaşadım bol bol bu sene. Neredeyse ömrün yarısında hala "ilk" ler yaşamak ne güzel şey aslında. Kendimi yeniden keşfettim, geçmişi düşündüm bol bol,sarhoş oldum mesela ilk kez, durup dururken ağladım şehrin bir balkonunda, sevmenin ne bitmek tükenmez bir duygu olduğunu anladım yeniden.Biraz çocuklaştım biraz büyüdüm. Hayatımda ne-kim vazgeçilmez ne aslında önemsiz keşfettim. Dostluk-kardeşlik adına, sevda adına hala öğrenmekte olduğumu anladım. Doyasıya güldüm, öfkelendim, konuştum, sessizleştim, aklım başımdan gitti zaman zaman...Sonra dinlendim denizimin kıyısında. Yazdım bol bol, en çok yazmak mutlu etti beni. Anneliğin büyüsüne kapıldım, bencilleştim. Böylece geldi geçti bile 365 gün.Yine sağlığın huzurun değerini göre göre. Memleket yandı kavruldu umutla, öfkeyle. Gezi parkı uzun kış uykusundan uyandırdı bizleri, kötülüğü iyiliği kafamıza vura vura gösterdi. Sonrasına dair hem endişelendirdi hem umutlandırdı. Peki kim bilir neler bekliyor bizi daha? Dileğim herkes sağlıklı ve huzurlu olsun. Bu ikisi olduğunda toplumun hastalıkları da iyileşir belki. Belki pisliklerden arınırız,belki kör gözler açılır duymayan kulaklar duyar. Ve umarim Allah baba bizi korur :) Güle güle 2013... Sevgili 2014 lütfen hepimize iyilik getir..
26 Aralık 2013 Perşembe
İBS Anne Bebek Çocuk Fuarı
Araya hastalık girince geçikti bu yazı ama yine de yazmak istedim. Geçen hafta Deniz'i İstanbul Kongre Merkezi'nde düzenlenen "Anne, bebek, çocuk Fuar"ına götürdük. Eğleneceği bir ortam olduğunu tahmin etmiştik ama bizim hayalimizden daha çok eğlendi kerata. Kocaman alan, her yerde oyuncaklar, çocuklara uygun masa sandalyeler, renkli oyun alanları ve en mühimi de tabi ki maskotlar. Tweety, Bugs Bunny, Şirinler ve en önemlisi Pepee ile Şila. Çocuğun gözü döndü, aklı çıktı haliyle. Hangisine gideceğini şaşırdı tabi. Uzun uzun inceliyor, dokunuyor ama hayretine hakim olamıyordu. Hele ki Pepee onun için çok önemli bir karakter. Ben açıkçası günde bir kaç kısa çizgi film izlemesinde bir sakınca görmüyorum. Çünkü oradan da çok şey öğrendiğine inanıyorum. Kelimeler, cümleler, şarkılar öğreniyor ve bunu günlük yaşamına yansıtıyor. Pepee'yi sürekli 2 boyutlu gördükten sonra aniden 3 boyutlu karşısında görünce tabi ki önce şaşırdı sonra sevindi. Üstelik Pepee ve Şila maskotları çocuklardı. Boyları kısa olduğundan daha da sevimli olmuşlardı. Vallahi utanmasam sarılıp sevecektim, öyle ki benimsemişim tiplemeleri :) Bunun dışında en çok ilgisini çeken Tweety oldu. Uzun uzun takip etti onu, dansına eşlik etti. Video mu çeksek, çocuğu kontrol mü etsek yoksa hayran hayran izlesek mi bilemedik :)
Bu arada ilk diş kontrolümüzü de gerçekleştirdik. Azı dişlerinin uçlarının çıktığını ve bundan sonrasının daha rahat olacağını öğrendik. Küçük hanım yorgunluktan neredeyse bayılana kadar boya yapmayı da ihmal etmedi. Henüz sadece çizikler de yapsa boya kalemlerine bayılıyor. Sonuç itibariyle fuar hem ona ben bize çok eğlenceli geldi. Güzel dolu dolu bir kaç saat geçirdi. Seneye daha bilinçli olacağından eminim daha da çok eğlenecektir. Emeği geçen herkese teşekkürler. Orada çalışan herkes gerçekten çok bilinçli, güler yüzlü ve çocuk ruhundan anlayan insanlardı.
"Buradan saatlerce kalkmam yau"
İlk gerçek diş kontolümüzden
"Şirin misin ne ayaksın sen" :))
"Allahım bu gerçek pepeee miii"
"En çok bu sarı civcive hayret ettim"
Bu arada ilk diş kontrolümüzü de gerçekleştirdik. Azı dişlerinin uçlarının çıktığını ve bundan sonrasının daha rahat olacağını öğrendik. Küçük hanım yorgunluktan neredeyse bayılana kadar boya yapmayı da ihmal etmedi. Henüz sadece çizikler de yapsa boya kalemlerine bayılıyor. Sonuç itibariyle fuar hem ona ben bize çok eğlenceli geldi. Güzel dolu dolu bir kaç saat geçirdi. Seneye daha bilinçli olacağından eminim daha da çok eğlenecektir. Emeği geçen herkese teşekkürler. Orada çalışan herkes gerçekten çok bilinçli, güler yüzlü ve çocuk ruhundan anlayan insanlardı.
"Buradan saatlerce kalkmam yau"
İlk gerçek diş kontolümüzden
"Şirin misin ne ayaksın sen" :))
"Allahım bu gerçek pepeee miii"
"En çok bu sarı civcive hayret ettim"
23 Aralık 2013 Pazartesi
Bir Ağrı Hikayesi
Büyüklerin bir sözü daha doğruluğunu kanıtladı. "Evden çıkarken nasıl ve ne zaman döneceğini bilemezsin". Evet haklılar. Kontrole diye çıkıp 3 gün sonra eve bebekle döndükten 2 sene sonra ikinci süpriz hastane maceramı yaşadım. Sabaha karşı 5'te korkunç bir böbrek ağrısıyla uyanıverdim. Geçer belki demekle olmadı kendimizi dar attık acile. Allahtan anamız babamız var da kızımıza baktılar sağolsunlar. "Ya yalnız olsaydık" diye düşünmeden edemiyor insan. Minicik çocuğu sabahın 5'inde hastaneye sürüklemek ne kötü olurdu kim bilir? Hani derler ya "Allah düşmanımın başına vermesin" diye, ben böyle korkunç ağrı görmedim, duymadım. Kimi insan normal doğum sancısından beter der böbrek ağrısı için. Saatlerce çektim, teşhis kesinleşsin diye. Ama o bir kaç saat boyunca neredeyse "ölsem daha iyi" diye düşündürecekti o ağrı. Minicik bir taş yetişkin bir insanı nasıl o kadar süründürebilir şaştım kaldım. Akşam üzeri apar topar küçük bir operasyonla aldılar taşı. Durduğu yer böbrekte büyük sıkıntıya yol açtığından mecbur kalındı açıkçası. İnsan o ağrıyla ne kadar normal yaşamına devam edebilir ki.
Şimdi bir taş parçalanmış olarak dışarıda, bir diğeri saatli bomba şeklinde böbreğimde duruyor. Bense sürekli tedirginim. Bu taş ne zaman bela olacak başıma diye? 3 günlük dinlenmeden sonra işe döndüm ama ağrılar geldikçe fena oluyorum yine. Bedenin ağrıması her şeyin önüne geçiveriyor. İnsan ağrı duymadığı anı hayal edip "ne muhteşemmiş" diye düşünüyor. Deniz kızım tabi bir şey anlamadı ama sanki sezmiş gibi evde sürekli üzerime veya yanıma oturmak istedi. Anneler hasta da olsalar asla tamamen dinlenemezler bence. Yardım edenler olsa bile çocuk annesini isteyince fazla bir seçenek kalmıyor. Daha önce ameliyat oldum, narkoz da aldım ama bu kez farklıydı. Bu kez o masaya yatınca aklıma ilk önce kızım geldi. Çok basit bir ameliyat da geçirsen ister istemez düşünüyorsun "bana bir şey olursa kızım ne yapar". Hayat artık önce onun için sonra kendin için değerli hala geliyor. Neyse, "en kötü derdimiz bu olsun" diyelim ve devam edelim...
Şimdi bir taş parçalanmış olarak dışarıda, bir diğeri saatli bomba şeklinde böbreğimde duruyor. Bense sürekli tedirginim. Bu taş ne zaman bela olacak başıma diye? 3 günlük dinlenmeden sonra işe döndüm ama ağrılar geldikçe fena oluyorum yine. Bedenin ağrıması her şeyin önüne geçiveriyor. İnsan ağrı duymadığı anı hayal edip "ne muhteşemmiş" diye düşünüyor. Deniz kızım tabi bir şey anlamadı ama sanki sezmiş gibi evde sürekli üzerime veya yanıma oturmak istedi. Anneler hasta da olsalar asla tamamen dinlenemezler bence. Yardım edenler olsa bile çocuk annesini isteyince fazla bir seçenek kalmıyor. Daha önce ameliyat oldum, narkoz da aldım ama bu kez farklıydı. Bu kez o masaya yatınca aklıma ilk önce kızım geldi. Çok basit bir ameliyat da geçirsen ister istemez düşünüyorsun "bana bir şey olursa kızım ne yapar". Hayat artık önce onun için sonra kendin için değerli hala geliyor. Neyse, "en kötü derdimiz bu olsun" diyelim ve devam edelim...
16 Aralık 2013 Pazartesi
Evlat Küsünce
Sonuçta kızımla biz erken ayrıldık. Ama kızıma anneannesi ve babaannesi baktıkları için gözüm hiç arkada kalmadı. Çok şanslıyım evet. Bu şekilde gözüm arkada kalmadan işime devam ettim. Bu bana iyi hissettirdi, benim iyi hissetmem de kızımın ruh halini tabi ki olumlu etkiledi. Memeden kendi isteğiyle 1 yaşında ayrıldı,bana çok bağımlı olmadığı için ayrılık sorunu da yaşamadık. Aslında çoğu zaman anneme bırakırken umursamıyor gibi beni el sallayarak uğurladı. Fakat zaman geçtikçe kendince tepkiler vermeye başladı yokluğuma. Mesela eve döndüğümde veya babası onu eve getirdiğinde beni gördüğüne dair en ufak bir sevinç göstermiyor. Hatta çoğu zaman başını çevirip başta tarafa bakıyor. Bir süredir de sabahları onu anneannesine bırakmak üzere hazırlarken evden çıkmamak adına her şeyi deniyor. Onu giydirmeme engel olmaya çalışıyor, sütünü içmiyor, hatta evde benden kaçıyor. Zar zor onu hazırlayıp bebek arabasına bindirirken bile direniyor. Ama bugün ilk kez çok farkı bir tepki verdi. Kızım bana küstü. Evet cidden küstü. Onu arabasına oturtana kadar ağladı, mızmızlandı ama oturtur oturtmaz boynunu büktü ve sustu. Ne yapsam bana bakmasını sağlayamadım. Yol boyu ses çıkarmadı ve yüzüme hiç bakmadı. ( fotoğrafta yüz ifadesini görebilirsiniz ) Anneanneye ulaşınca da bir süre kucağımda kalmak için ayakta durmamaya direndi. Sonra onu öptüm öptüm ve biraz gülümsemeye başladı. Evet bir yandan kızım benden ayrılmayı hiç umursamıyor diye hayıflandığım oldu. Ama bunun benim için de onun için de çok daha iyi olduğunu düşündüm hep. Fakat bugün verdiği tepki içime oturdu. Kalbim sızladı baya baya. Üzüldüğümü inkar edemeyeceğim. Çok eğlenceli ve hiç ayrılmadan geçen hafta sonunun ardından tekrar ayrılacağımızı anlayınca kendi küçük dünyasında hayal kırıklığına uğradı sanki. Belki o ben gittikten 5 dakika sonra neşeli ruh haline geri döndü ama ben saatlerce etkisinden çıkamadım. Her zaman demiyor muyuz, "annelik sürekli bir vicdan muhasebesi"...
6 Aralık 2013 Cuma
Yeditepe İstanbul
Sene 2001, TRT hala izlenebilir düzeyde. Aniden bu dizi çıktı ortaya. Kimsenin dikkatini çekmeyen bu dizi eminim izleyen herkes için unutulmazdı. Her şeyden önce oyuncu kadrosu inanılmazdı. Meral Okay, başta olmak üzere her oyuncu başroldeydi. Çünkü hikayenin baş rolü bir karaktere değil tüm mahalleye aitti. Yer Balat'da fakir bir mahalle. Her karakterin derdi büyük ; yalnızlık, fakirlik, işsizlik, hastalık..Onları bir arada tutan bu dertlerdi sanırım ama dikkat çekmeyen sıradan insanlardı her biri. Küçücük mahallede yaşanan dostluklar, aşklar ve en önemlisi yaşadıklarını ifade etme biçimleri ile çok özel bir hikayeden söz ediyorum. Sadece içinde geçen diyaloglar için, onları oturup bir kenara yazmak için bile defalarca izleyebilirim. Eğer izlediyseniz ne güzel. İzlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz. Uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok. Diyalogları okumak yeterli bence, hele ki piyano ve flütün eşlik ettiği melodisi kulaklarınızdaysa hala.Ben özleyenler için hem müzikleri hem replikleri paylaşıyorum. Eminim okurken bir gülümseyen olacaktır. Fazlasını arayanlara Google'ı tavsiye ederim. Doyasıya replik ve sahne bulabilirsiniz.
-Karşılaştık ya tek avuntu bu...ve bu yeter.
-Hiçbir şey yaşamadım ki;ortasında olayım hayatın.. kenarındayım, tıpkı bizim mahalle gibi..en kenarında, hayatın..
-Hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer.
Ali:
-Birini kendimize benzetmek ona yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Ömer:
-Hüznümün üzerine ağırlık koymam lazım. Değil mi ama? Yan vakitsiz bir gözyaşı olmasın diye, muhtelif duygularımıza kas yapıyoruz.
-Ben seni iskambil destesinde bulmadım ki şansıma küseyim.
Havva Ana:
-Onlar gidiyor, sonra içinde hasta bir kalp büyütüyorsun.
Tamam Mıyız?
Çağan Irmak deyince akan sular durur benim için. Tüm filmlerini severim, hem de çok severim. Ama asıl O'nu güzel kılan her zaman "Çemberimde Gül Oya" dır. 41 bölümlük dizinin her bir bölümü ayrı bir sinema filmidir benim için. O gün bugünden gözüm hep Çağan'da. Yaptığı her iş kıymetlim. Çekimleri Gezi olaylarına denk gelen "Tamam Mıyız"? filmini de bu yüzden sabırsızlıkla bekledim. Ve dün akşam sevgilimle çocuğu anneye bırakıp koşarak gittim. Bir Çağan Irmak filminden beklenenin aksine bu filmin sonunda ağlamadık. Çünkü bu film mutluluğun, umut etmenin filmi. Eğer yine de ağladıysanız bu kez kederden değil rahatlamaktan'dır. "Tamam Mıyız?" farklılıklarından veya eksikliklerinden ötürü dışlanan herkesi anlatıyor. Yani kısaca herkesi. Pek çok açıdan zor bir toplumda yaşıyoruz. Toplumun kişisel özgürlüklere tepkisi malesef çok ağır olabiliyor. İnsanlar yalnızlığa sürükleniyorlar. Yargılanmakten yorgun düşüyorlar. Bu yüzden desteğe ihtiyacımız var. Bu desteği ancak bizi anlayan ve tamamlayan insanlardan alabiliriz. Eksiklerimizi onlarla tamamlarız çünkü. Sustuklarımızı onlar konuşur, kalbimizi unuttuğumuzda kalbimiz, aklımızı unuttuğumuzda aklımız oluverirler. Eksikleri tamamlarlar işte, basitçe. Yük olduğunuzu asla düşünmezsiniz. Aynı şekilde siz de onları tamamlarsanız hele ki, tadından yenmez işte. Filmde anlatılan hikaye belki çok çarpıcı bir örnek ama hepimiz bizi tamamlayan insanlar sayesinde özgürleşiyoruz aslında. Mücadele gücümüz ve hatta kendimize olan inancımız artıyor. Çağan Irmak yine insan olmanın, sevmenin en güzel noktasına değinmiş ve tam on ikiden vurmuş. Eğer şanslıysanız sizi tamamlayan insanları bulursunuz veya bulduysanız asla kaybetmezsiniz. İster sevgili olsun ister kardeş ister dost; bu hayatta şanslı insan "yarenlik" edeni bulandır; yargılamadan, sizi tüm kırık-dökük yanlarınızla seven ve çekip gitmeden aynı yolda yürüyen insanı - insanları - hayatında tutabilendir. Ve ne şanslıyız ki bize tüm bunları anımsatmaktan bıkmayan Çağan Irmak var. İyi ki varsın.
Bu yazıyı, ne kadar şanslı olduğumu düşündüren iki insana armağan ediyorum. Okurken anlayacak ve gülümseyeceklerdir. Sonsuz minnetlerimle..
Bu yazıyı, ne kadar şanslı olduğumu düşündüren iki insana armağan ediyorum. Okurken anlayacak ve gülümseyeceklerdir. Sonsuz minnetlerimle..
4 Aralık 2013 Çarşamba
#blogfırtınası 15 Sene Sonra
Hikaye yazmak zordur ve pek bana göre değildir. Karakter yaratmak gerçek bir yetenek ister bence. Benim yazım basit birinin 15 sene sonrasına dair hayalidir sadece. Hayallerin gerçek olduğu sıradan bir hayatı anlatır..
.........Bir sabah hayallerindeki hayata uyandı.Sene 2028.Aylardan Mayıs..Memleket 15 sene önce yaşanan o berbat kaos ortamından kurtulmuş, halk huzurlu mutlu. Yine yaşam derdi var belki ama en azından bütün vatan hainleri yok olup gitmişler.
Kadın pırıl pırıl bahar güneşinde -yanında sevgilisi- kendini Foça'da demirlemiş ahşap bir teknede buldu. Erken kalkmaları gerekiyordu, yapacak işleri vardı. Ama yine de telaş etmeden kahvaltılarını yaptılar. Birazdan telefon çaldı. Arayan kızlarıydı. Güzel Sanatlar Fakültesine girmek için harıl harıl sınavlara çalışıyordu genç kız. "Ne zaman geliyorsunuz anne" diye sordu. "Haftaya İstanbul'dayız, birkaç gün daha kalıp geleceğiz" dedi kadın. Sonra tekneden inip kendi elleriyle kurdukları pansiyona gittiler. "Mavi Pansiyon" yeni sezona tastamam hazırlanmıştı. Bereketli bir yaz olsun diye en ufak ayrıntıda bile canla başla çalışmışlardı. Çok da çalışanları yoktu zaten. Küçük ama sevimli bir yerdi. Birkaç sene olmuştu açılalı. Haziran'dan Ekim'e kadar burada kalıyorlardı. Kışın ise bazen Antalya bazen İstanbul derken ayları geçiriyorlardı işte. Foça'dayken akılları kızlarında kalıyordu elbet ama genç kız kendi kendine idare etmeyi iyi biliyordu. Tabi ki yazı Foça'da geçireceklerdi ama bir haftalığına İstanbul'a kızlarının yanına gitmeleri gerekiyordu. Anne babalarını görecekler, kızlarının sınavları atlatmasını bekleyeceklerdi. Hem sezon öncesi biraz gezmek fena olmazdı. Şehirde kalan bir avuç dostları vardı ya hala, onlarla zaman geçirirlerdi bol bol. Yaz sezonu Foça'da çok yoğun geçerdi. O yüzden iyi gelecekti biraz uzaklaşmak. Ne tuhaf eskiden şehirden uzaklaşırlardı kafa dinlemek için. Şimdi ise şehre tatile gidiyorlardı. Komik belki ama senelerce bunu hayal etmişlerdi. İki sevgili birkaç gün içinde işlerini toparlayıp düştüler yola. Adam yine çok keyifliydi yollarda olmaktan. Kadınsa aklında sürekli planlar yapıyordu. Şaka değil 40'lı yaşları yarılamışları, seneler sivrilikleri törpülese de aynı gençliklerindeki gibiydi ikisi de. Biri sakin diğeri her daim telaşlı. Akşama doğru evlerine geldiler...Kızları onları kapıda karşıladı. "Güzel kızımın gülüşü hala bebekliğindeki gibi" diye aklından geçirdi kadın. İçeride onlar için hazırlanmış harika bir sofrayla karşılaştılar. Meğer tüm aile -ton ton anne babalar, abiler, yeğenler ve kadının biricik kardeşi- onları karşılamaya gelmiş. "Herkesi bir arada görmek sizi mutlu eder diye düşündüm" dedi kız kardeş. Kim bilir kaçıncı süpriziydi bu onlara.Kadın sevgilisine döndü. "15 sene önce de bu kadar mutlu muyduk" diye sordu. Adam kulağına "elbette" diye fısıldadı.
.........Bir sabah hayallerindeki hayata uyandı.Sene 2028.Aylardan Mayıs..Memleket 15 sene önce yaşanan o berbat kaos ortamından kurtulmuş, halk huzurlu mutlu. Yine yaşam derdi var belki ama en azından bütün vatan hainleri yok olup gitmişler.
Kadın pırıl pırıl bahar güneşinde -yanında sevgilisi- kendini Foça'da demirlemiş ahşap bir teknede buldu. Erken kalkmaları gerekiyordu, yapacak işleri vardı. Ama yine de telaş etmeden kahvaltılarını yaptılar. Birazdan telefon çaldı. Arayan kızlarıydı. Güzel Sanatlar Fakültesine girmek için harıl harıl sınavlara çalışıyordu genç kız. "Ne zaman geliyorsunuz anne" diye sordu. "Haftaya İstanbul'dayız, birkaç gün daha kalıp geleceğiz" dedi kadın. Sonra tekneden inip kendi elleriyle kurdukları pansiyona gittiler. "Mavi Pansiyon" yeni sezona tastamam hazırlanmıştı. Bereketli bir yaz olsun diye en ufak ayrıntıda bile canla başla çalışmışlardı. Çok da çalışanları yoktu zaten. Küçük ama sevimli bir yerdi. Birkaç sene olmuştu açılalı. Haziran'dan Ekim'e kadar burada kalıyorlardı. Kışın ise bazen Antalya bazen İstanbul derken ayları geçiriyorlardı işte. Foça'dayken akılları kızlarında kalıyordu elbet ama genç kız kendi kendine idare etmeyi iyi biliyordu. Tabi ki yazı Foça'da geçireceklerdi ama bir haftalığına İstanbul'a kızlarının yanına gitmeleri gerekiyordu. Anne babalarını görecekler, kızlarının sınavları atlatmasını bekleyeceklerdi. Hem sezon öncesi biraz gezmek fena olmazdı. Şehirde kalan bir avuç dostları vardı ya hala, onlarla zaman geçirirlerdi bol bol. Yaz sezonu Foça'da çok yoğun geçerdi. O yüzden iyi gelecekti biraz uzaklaşmak. Ne tuhaf eskiden şehirden uzaklaşırlardı kafa dinlemek için. Şimdi ise şehre tatile gidiyorlardı. Komik belki ama senelerce bunu hayal etmişlerdi. İki sevgili birkaç gün içinde işlerini toparlayıp düştüler yola. Adam yine çok keyifliydi yollarda olmaktan. Kadınsa aklında sürekli planlar yapıyordu. Şaka değil 40'lı yaşları yarılamışları, seneler sivrilikleri törpülese de aynı gençliklerindeki gibiydi ikisi de. Biri sakin diğeri her daim telaşlı. Akşama doğru evlerine geldiler...Kızları onları kapıda karşıladı. "Güzel kızımın gülüşü hala bebekliğindeki gibi" diye aklından geçirdi kadın. İçeride onlar için hazırlanmış harika bir sofrayla karşılaştılar. Meğer tüm aile -ton ton anne babalar, abiler, yeğenler ve kadının biricik kardeşi- onları karşılamaya gelmiş. "Herkesi bir arada görmek sizi mutlu eder diye düşündüm" dedi kız kardeş. Kim bilir kaçıncı süpriziydi bu onlara.Kadın sevgilisine döndü. "15 sene önce de bu kadar mutlu muyduk" diye sordu. Adam kulağına "elbette" diye fısıldadı.
3 Aralık 2013 Salı
#blogfırtınası Sevgili Roma Güzel Roma
Bu konu ödevler arasında beni en çok sevindiren...Dünyada sen sevdiğiniz yer. Cevabı hiç düşünmeden verebilirim. Öyle onlarca ülke görmüşlüğüm yok belki ama biliyorum ki tüm dünyayı gezmiş de olsam yine İtalya'nın Roma şehrini söylerdim. Kendimce sebeplerim var elbet ama bazen ben bile şaşırıyorum nasıl bu kadar benimsedim Roma'yı diye. Üstelik sadece beş günde. Orada balayımızı geçirdik ama sebep bu değil bence. Roma sanki hem Türkiye'den hem de değil.Sanki memleketimin en güzel özelliklerine sahip ama olumsuzluklarına değil. En çok insanları etkiledi sanırım. Sıcaklar,iletişimi el işaretleri ve mimik kullanarak kuruyorlar. Neşeliler ve eğlenmeyi biliyorlar. Yemek onlar için en büyük keyif :) İş'den çıkan mutlaka sokaklarda oturup güzel zaman geçiriyorlar. Basitçe mutlu olabiliyorlar. Bir şehrin insanlarının mutlu ve neşeli olması o kadar huzur verici ki...İklimi aynı İstanbul. Ben sıcak mevsimde gittim ama kışı da birmiş duyduğum kadarıyla. Şehri gezmek kolay, yürüyerek gezmek büyük keyif. Meydanları olağanüstü. Mimari büyüleyici..Yemeklere gelince :) sanırım yemekten büyük keyif alanların şehri Roma'dan başka bir yer olmaz.Makarna ile pizza'nın baş kenti dedikleri kadar var gerçekten. Kullandıkları sos malzemeleri, makarnanın tazeliği, pizza hamurunun inceliği, dondurmanın lezzeti derken yemeklere aşık olmamak elde değil. Hele ki şarap içmeyi seviyorsanız değmesinler keyfinize. Roma gördüğüm diğer Avrupa kentleri gibi soğuk ve kendini beğenmiş değil, aksine Roma dağınık ama olduğu gibi mutlu bir kent. İlkbahar kadar güzel ve ferahlatıcı. Orada geçirdiğim hayatımın en güzel günleriydi. Elbette yeni evli olmanın mutluluğuyla birleşmişti ama biliyorum ki defalarca gitsem sıkılmam Roma'dan. Yine aynı sokakları aynı meydanları bıkmadan yürür, Gepetto Ustanın dükkanına uğrar, sokak çeşmelerinden su içer, pizza yer, şarap içer ve gülümserim. Daha uzun kalsam İtalyan arkadaş edinmeyi ve o neşeli dili öğrenmeyi bile denerim, neden olmasın. Ve eğer bir gün biri bana dese ki "ülkeni terk etmek zorundasın. Nerede yaşamak istersin?" diye sorsa hiç düşünmeden "Roma" derim. Çok uzun çok ayrıntılı anlatmaya gerek de yok bence. Güzelliğin, zevkin ve neşenin baş kenti Roma..
2 Aralık 2013 Pazartesi
#blogfırtınası Kürk Mantolu Madonna ile Yeniden
Madem bu yazı bir kitabın herhangi bir satırıyla başlayacak tabi aklıma yine "Kürk Mantolu Madonna" geldi. Hala daha çok sevdiğim bir roman okumadım sanırım.
"Benim fikrimce aşk diye ayrı, müceret bir merfum yoktu.İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyordu"...
Aklımı okuyabilse biri, ancak bu kadar güzel anlatırdı. Sabahattin Ali bu satırları yazacak kadar cesurdu. Çünkü bu fikir öyle herkesin anlayabileceği türde bir düşünce değil bence. O insanlar arasındaki tüm sevgiler demiş ya bana kalırsa "her hangi" bir varlığa bile duyulabilir o sevgi. Yazarın da dediği gibi ismi değişir, şekli değişir, verdiği mutluluk değişir. Nasıl istersen öyle tanımlar öyle yaşarsın. İster basitleştir ister tüm dünyanı aşk üzerine kur sana kalmış. Kim her ne şekilde anlatırsa anlatsın fark etmez. Yanlışı doğrusu olmaz, olmamalı. Ama en güzel tanım benim için böylesi işte. Aşk sevdadır aslında. İnsanı hasta edecek kadar ama bazen yaşatacak kadar büyüktür. Bu dünyanın tüm kahrını çekip, uzun-kısa bir ömür yaşayıp sadece belirli kalıplara sokmak aşkı, haksızlık değil de ne? Sevgi büyükse, en öfkeli anlarının ardından gülümsetiyorsa sevdadır ya işte. Bunun başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Kime, neye bütün kalbin ve ruhunla bağlısın? Neyi için yanacak, aklın başından gidecek kadar istiyorsun? Hepsi aşkın parçası veya ta kendisi değil mi? Ve eğer gerçekten aşk insanı isen; yabancı bir şehrin ara sokaklarında, çocukluğunun semtinde, sayfaları yırtılmış eski bir defterde, bilinmeyen bir şarkının nakaratında, bir çift gözde, sıradan film repliğinde, kıyıda köşede kalmış-kimsenin fark etmeyeceği kadar basit bir insanda bulursun aşkı..Ve bunca sevginin altında kalmadan, garipsemeden, tanımlamalar aramadan yaşamaya devam edersin. Çünkü sevda her yerde en çok da senin içindedir...Kimse anlamasa da Sabahattin Ali olsa anlardı...
"Benim fikrimce aşk diye ayrı, müceret bir merfum yoktu.İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyordu"...Aklımı okuyabilse biri, ancak bu kadar güzel anlatırdı. Sabahattin Ali bu satırları yazacak kadar cesurdu. Çünkü bu fikir öyle herkesin anlayabileceği türde bir düşünce değil bence. O insanlar arasındaki tüm sevgiler demiş ya bana kalırsa "her hangi" bir varlığa bile duyulabilir o sevgi. Yazarın da dediği gibi ismi değişir, şekli değişir, verdiği mutluluk değişir. Nasıl istersen öyle tanımlar öyle yaşarsın. İster basitleştir ister tüm dünyanı aşk üzerine kur sana kalmış. Kim her ne şekilde anlatırsa anlatsın fark etmez. Yanlışı doğrusu olmaz, olmamalı. Ama en güzel tanım benim için böylesi işte. Aşk sevdadır aslında. İnsanı hasta edecek kadar ama bazen yaşatacak kadar büyüktür. Bu dünyanın tüm kahrını çekip, uzun-kısa bir ömür yaşayıp sadece belirli kalıplara sokmak aşkı, haksızlık değil de ne? Sevgi büyükse, en öfkeli anlarının ardından gülümsetiyorsa sevdadır ya işte. Bunun başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Kime, neye bütün kalbin ve ruhunla bağlısın? Neyi için yanacak, aklın başından gidecek kadar istiyorsun? Hepsi aşkın parçası veya ta kendisi değil mi? Ve eğer gerçekten aşk insanı isen; yabancı bir şehrin ara sokaklarında, çocukluğunun semtinde, sayfaları yırtılmış eski bir defterde, bilinmeyen bir şarkının nakaratında, bir çift gözde, sıradan film repliğinde, kıyıda köşede kalmış-kimsenin fark etmeyeceği kadar basit bir insanda bulursun aşkı..Ve bunca sevginin altında kalmadan, garipsemeden, tanımlamalar aramadan yaşamaya devam edersin. Çünkü sevda her yerde en çok da senin içindedir...Kimse anlamasa da Sabahattin Ali olsa anlardı...
#blogfırtınası Bir Varmışşşşş Bir Yokmuşşşşşş
Blogger kadınlar arasında küçük bir eğlence. Güzel olabilir diye düşündüm katıldım aralarına. Bakalım olacak mı? İş-ev-çocuk derken çok da sadık olamayabilirim ama denemekten ne çıkar deyip başlıyorum. Dünün yazısı ancak bugüne :) Ayrıntıları öğrenmek isteyenler : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/
"Bir varmış bir yokmuş...Dünyanın en yorgun en yaralı ama en güzel diyarlarından birinde yaşayan bir kız varmış. Kardeşinin deyimiyle "kalbi ayak parmaklarından saçlarına uzanan, sevgi arsızı bir kızmış bu. Hayatta tek derdi sevgi ve sevdiği insanlar olan bu kız büyürken elbet bazı taşlara takılıp düşmüş. Düştüğünde yaralanmış, ağlamış ama bir şekilde ayağa kalkıp yürümeye devam etmiş. Yol üstü yeni insanlar tanımış, her defasında aynı tazelikle onları da sevmiş. Ama her durakta durup ince ince sevdiği insanların büyük çoğunluğu yola onunla devam etmemiş. Korkup kaçanlar, yorulanlar, karşılık veremeyenler derken uzaklaşmışlar işte. Küçük kız da ne yapsın çareyi yazmakta bulmuş. Her kırgınlıkta yazmış, yazmış, yazmış. Dere tepe düz giderken de yazmış, duraklarda dinlenip yeniden sevmeyi denerken de yazmış. Seneler böyle geçerken küçük kız büyümüş önce "aşık" sonra "anne" olmuş. Tam büyüdüğünü zannederken kızıyla yeniden çocuk olduğunu fark etmiş. Yollar kısalmış, yorgunluğu artmış, arayışlar azalmış...Dönüp dönüp geçtiği yollara baktıkça yaşadığı sevgileri düşündükçe kendine şaşırmış kalmış. Gücüne, inadına hem hayran kalmış hem de bir yandan kahrolmuş ama bir de bakmış elinde avucunda kalanlar onun en yakınlarıymış. Bunca yorgunluğa sadece o insanlar için değdiğini anlamış ve gülümseyerek devam etmiş."
"Bir varmış bir yokmuş...Dünyanın en yorgun en yaralı ama en güzel diyarlarından birinde yaşayan bir kız varmış. Kardeşinin deyimiyle "kalbi ayak parmaklarından saçlarına uzanan, sevgi arsızı bir kızmış bu. Hayatta tek derdi sevgi ve sevdiği insanlar olan bu kız büyürken elbet bazı taşlara takılıp düşmüş. Düştüğünde yaralanmış, ağlamış ama bir şekilde ayağa kalkıp yürümeye devam etmiş. Yol üstü yeni insanlar tanımış, her defasında aynı tazelikle onları da sevmiş. Ama her durakta durup ince ince sevdiği insanların büyük çoğunluğu yola onunla devam etmemiş. Korkup kaçanlar, yorulanlar, karşılık veremeyenler derken uzaklaşmışlar işte. Küçük kız da ne yapsın çareyi yazmakta bulmuş. Her kırgınlıkta yazmış, yazmış, yazmış. Dere tepe düz giderken de yazmış, duraklarda dinlenip yeniden sevmeyi denerken de yazmış. Seneler böyle geçerken küçük kız büyümüş önce "aşık" sonra "anne" olmuş. Tam büyüdüğünü zannederken kızıyla yeniden çocuk olduğunu fark etmiş. Yollar kısalmış, yorgunluğu artmış, arayışlar azalmış...Dönüp dönüp geçtiği yollara baktıkça yaşadığı sevgileri düşündükçe kendine şaşırmış kalmış. Gücüne, inadına hem hayran kalmış hem de bir yandan kahrolmuş ama bir de bakmış elinde avucunda kalanlar onun en yakınlarıymış. Bunca yorgunluğa sadece o insanlar için değdiğini anlamış ve gülümseyerek devam etmiş."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











