11 Mart 2014 Salı

BERKİN ELVAN

Ne kadar kötü bir gün. Yine ne kadar karanlık her yer. Yemek-içmek, gülümsemek her şey anlamsız. Çocuğumu iki kat fazla öptüm bu sabah. "Bu berbat memlekette onu nasıl koruyacağım" korkusu bir yanda, acı çeken bir anneyi düşünmek diğer yanda. Ne çalışmak geliyor içimden ne konuşmak. İnsan eliyle durup dururken kaybolup sonsuza giden bir çocuk var. Ardında kalan sevenleri var. Gencecik bir evlat öldürüldü; kötü, vicdansız insan eliyle. Yaptıkları kötülüğün bile arkasında durmaktan aciz ve ardından kitleleri sürükleyen insanlardan söz ediyoruz. Öfkemiz hiç dinmiyor, giderek artıyor. Gördüğümüzü herkes görsün, cahilliklerine kılıf uydurmasınlar istiyoruz. "HIRSIZ" ve "KATİL" olanların kuklası olmasın kimse, maşa olmasın istiyoruz. Ama olmuyor işte. Kalpleri zihinleri ruhları çürümüş sanki. Batmadan çıkmayacak bu ülke, yerin dibini boylamadan feraha ermeyeceğiz artık. Bugün bir çocuk daha öldü. Acıyı paylaşmaya giden, tepki vermeye giden insanlar hastane önünde saldırıya uğradı. Hastane odalarında yatan hastalar gaz yedi. Tüm bunların bir bahanesi, özrü dahi olmayacakken hala katilleri savunanlar olacak ne yazık ki. Onlar kendilerine ait zannettikleri "din" adı altında küçüldükçe duyduğumuz nefret büyüyecek. Oysa yaşadıklarını zannettikleri "din" i insanoğluna gönderen yüce güç, Tanrı-Allah affetmeyecek hiç birini. Peki biz bunca öfkeyle nasıl yaşayacağız, çocuklarımızı nasıl büyüteceğiz, hayatımızı nasıl sürdüreceğiz. Yanı başında "oy vereceğim" diyebilen bir insanın yüzüne haykırmadan nasıl durabileceğiz artık. 
Ah Berkin keşke o ekmeği almaya hiç çıkmasaydın evden. Nereden bilebilirdin seni korumakla yükümlü bir memurun seni öldüreceğini? Ah Berkin keşke dayanabilseydin, bizi böyle umutsuz bırakmasaydın ardında...Ama kimbilir belki de gerçekten başka bir dünya vardır? Belki bu lanet dünyanın ardına orada mutlu olacaksın, olamaz mı? Belki şimdiden oradan bize gülümsüyor ve "siz de kurtulacaksınız" diyorsundur, olamaz mı? Umarım böyledir, umarım şimdi mutlusundur. Eğer öyleyse bizim için dua et. Bu katillerden kurtulmamız için melekler gönder yanımıza. Biz seni koruyamadık, sen bize yardım et lütfen. Affet...

10 Mart 2014 Pazartesi

Mahalle'm


Mahalle hayatını seven kaldı gerçekten? O büyük dev yapay ilçeleri sevmeyen,istemeyen reddeden kaldı mı benden başka? Sokağındaki taşlara kadar ezbere bilmenin tadına varan var mı? Esnafı ezbere tanıyan, parklarını seven, yıkılan apartmanlara, kapanan dükkanlara hüzünlenen kaldı mı? Komşuluk zaten öldü ölecek, zaten insanlar bir metrekarelik alanda selam vermeden yaşar oldular, en azından ruhu olan ömrün geçtiği mahalle yaşamı bize kalsın.Ben Şehremini'de doğdum. Hayattaki ilk senelerimin ardından önce İçerenköy, sonra da Kozyatağı'nda yaşadım. 32 senem hep mahalle yaşantısı içinde geçti. O zamandan bu zamana şehir değişti. Büyük siteler, dev suni mahalleler kuruldu. İçlerinde parklar bahçeler spor salonları hatta marketleri olan. "Her ihtiyacı karşılar" diye tanıtıldı. İnsanları şehrin "çarşı"larından, eski mahallelerinden uzaklaştırdı. Ama benim mahalle sevgim hiç değişmedi. Olanaklarını, güzelliklerini bilsem de şehrin merkezine uzak dev siteleri sevemedim gitti. Oldum olası apartmandan adım atınca sokağa ulaşmayı, mahallenin içine düşmeyi sevdim ben. Sallana sallana yürüyeceğim, büyük marketlere inat küçük esnaftan alışveriş yapacağım, her köşesini gözü kapalı yürüyebileceğim mahallemde olmayı sevdim.
Mahalle dediğin yerde esnaf çoktur. Kasap, bakkal, fırın, tuhafiyeci, ayakkabı tamircisine kadar her şey bir kaç sokakta dizilmiştir. Herkes kendi işine gücüne bakar. Seni tanırlar, sohbet ederler, geçerken selam verirler. Anıların olur, evin olur, hayatının parçası olur. Tüm bu anlattıklarımı bana düşündüren olay geçen gün gerçekleşti. Mahalledeki kırtasiyeden kızıma oyuncak alırken birden durup düşündüm; ortaokulda kalemlerimi defterlerimi aldığım dükkan değil miydi burası? Yine aynı esnaf değil miydi o günlerde defterlerimi seçmeme yardımcı olan? Şimdi aynı adamdan kızıma oyuncak alabiliyorum. Aradan geçen uzun seneleri düşündüm ve gülümsedim. Evet ben mahalle hayatına aitim. Varsın eskisin sokaklar, dükkanlar ve evler. Alışkanlıklarım gibi onlar da yaşlansınlar ama benimle kalsınlar, razıyım.  Hiç bir zaman sokaklarda oynadığımız senelere geri dönemeyecek olsak bile yine de elimizde kalanı seviyorum. Kıymetini bilelim ki geçmişte birer anıya                                                                       dönüşmesin mahalle yaşamı. Ona ait son kırıntıları özenle                                                                           saklayalım.

Deneme 4

Vakit gece yarısı,yatmadan kızımın odasına girdim. Önce kokusu karşıladı beni sonra yastığına sarılmış minik elleri. Uykudan önce bir doz güzelliğini doldurdum zihnime,
bebek kokusunu içime çektim. Artık yatabilirim. Oysa gecenin en sessiz en ihtiyaç duyulan saatlerindeyim. Sessizlikte ve evin alacakaranlığında zihnimin en yalnız ama en bencil anlarının tadını çıkarmalıyım. Sadece kendimi düşünmeye ihtiyacım var. Sadece kendimle konuşup kimseyi dinlememe ihtiyacım var. İnsan çoluk çocuğa karışınca, zihninden sürekli ev-iş-çocuk vs. geçmeye başlayınca anlıyor kendi değerini. Daha doğrusu kendisiyle yalnız kalabildiği anların değerini. Tuhaf. Oysa ben değil miydim yalnız yürümekten bile nefret eden? "Düşünme artık" dediğin an dinlemiyor ki beynin. Geçmişini, bugününü, geleceğini yığıyor önüne. Eksiklikler, tanımsızlıklar bir yanında, minnet duydukların diğer yanda. 
Engel olamadığın her şeyi kabullenmek en iyisi değil mi? O zaman kendini dinle, kendinle konuş. Bulutlar dağılacak az da olsa. Konuşacak bir şey  bulamadığın olursa eğer, o zaman gecenin sessizliğini dinlersin. Herkes yalnız değil mi aslında? O zaman tadını çıkaralım hadi. Kitap okuyarak, yürüyerek veya sadece loş ışıkta yalnız oturup sessizliği dinleyerek kendimize dönelim. 

9 Mart 2014 Pazar

Kadın Olmak

Kadın yaşamının asla yeterince saygı görmediği bir toplumdur Türk toplumu. Acı ama gerçek. Bu yüzden eşitsizliğin zehir acısı tadını çok iyi biliriz biz kadınlar. Daha çocuk yaşlarda başlar ve hayatın her anında karşımıza tokat gibi çarpar bu eşitsizlik. Eşitsizlğin ve şiddetin bunca hissedildiği bir toplumda Kadınlar Günü'nden söz etmek bir yandan komik bir yandan da çok gereklidir aslında.
Kadın olmayı anlatılmalıdır. Üstelik sadece erkeklere değil kadınlara da anlatmak lazımdır. Önce biz sevmeliyiz çünkü kadın olmayı ve kadın olmanın güzelliklerini. Birbirimizi savunmalı, destek olmalı, arka çıkmalıyız.
Kadın olmak yüksek ökçeli ayakkabılarla gezmekten, her an bakımlı ve fit olmaktan, kapris yapmaktan veya erkek yardımına muhtaç olmaktan ibaret değildir. Kadın güçlüdür. Doğanın ona verdiği "bebek taşımak ve doğurmak"özelliğini taşır.  "Anne"olur ve insan büyütür, sürekli bir vicdan muhasebesiyle yaşar. "Çocuk"olur, bir ömür anne babasına sahip çıkar. "Eş"olur, sevdiği adama aşıktır ama ondan şevkatini,dostluğunu hiç esirgemez. "Kardeş" olur sonsuz fekadardır, "dost"olur dostunun diğer yarısı gibi yaşar, bir adım arkasındadır, vazgeçmez. "İş kadını" olur, erkek egemen toplumda -aklının bir köşesinde sürekli evi ve çocuğu olduğu halde- elinden gelenin en iyisini yapar, mesleğinde cesurdur. Bu yüzden kadın hayranlık uyandırır. Elimizdeki bu güçle ve güzellikle toplumu değiştirme çabasından vazgeçmemeliyiz. Çalışkan,cesur,güzel ve şefkatli olabildiğimizi gösterebiliriz.Her gün ve her adımla. Bu dünya kadın zarifliği kadın naifliği ve şefkatiyle ayakta. Bu bir feminizm yazısı değil,bu yukarıdaki fotoğrafla gurur duyma yazısıdır.
Her eşitsizliğin hakkından gelebilme umuduyla iyi ki varsınız!!!

7 Mart 2014 Cuma

Küçük Kızın Ev Partisi

18 Şubat Salı gününe denk geldi. Ufaklık tıpkı geçen seneki gibi o gün de ateşlenip bizi biraz üzse de yine de güzel bir sofra, şarap  ve küçük bir pasta ile mini bir kutlama yaptık. Teyzemizin katılımı bize moral verdi. 
Asıl kutlama ise pazar günü idi. Geçen sene 1. yaşına özel yaptığımız büyük ve kalabalık kutlamanın aksine bu sene aile içi ev partisi yapmaya karar verdik. Yemeklerimizi hep beraber hazırladık. Geçen sene yaptığımız kitap ayraçlarından bu sene de yine yaptırdık. Babamızın mavi renkler kullanıp her ay için seçtiği fotoğraflardan oluşan ayraçlar misafirlerimiz için hazırdı. Bu ayraçlar ileride hem ona hatıra olacağı için hem de bakınca 1 senede nasıl değiştiğini görmemizi sağladığı içi bizi mutlu ediyor. 
Süslemede "Denizci" temasını tercih edip mavi-pembe renkleri kullandık. Babamız salonumuzu özenle süslerken, ben yemekler ve sofra ile ilgilendim. Pastamızı da Tutku Pastanesin'de yine deniz temalı olarak hazırlattık. Deniz pembe-beyaz çok şirin bir elbise giydi. Genel olarak etrafında tüm sevdiklerini gördüğü için çok sevinçliydi. 2. yaşın malum gerginliklerini ara ara yansıtsa da onun bugün sonuna kadar şımarmasına izin verdik. 
Fotoğraflarımız tripodumuz yardımıyla çekildi, pastamızdaki 2 mum hep birlikte üflendi. Deniz Ege abisiyle yeni oyuncaklarını paylaştı ve ilerleyen anlarda müzik eşliğinde bol bol oynarak bizi yine güldürdü. Dayısı başta olmak üzere yakın akraba ve arkadaşlarımızın telefonları, mesajları kendisine özenle iletildi.
Bu sene geçen seneki kadar şaşkın değildi tabi. Yürüyen, koşan, konuşan, merak eden ve daha çok şey bilen bir çocuk artık Deniz kızı. Ama sanıyoruz ki bundan sonraki doğum günlerinde daha çok bilinçlenecek ve kutlamasının farkında olacak, daha çok eğlenecek. Bize gelince, o mutlu olunca biz her zaman mutluyuz. 
                                              

18 Şubat 2014 Salı

Deniz İki Yaşında

Daha dün değil miydi 1.5 yaşı hakkında yazdığım gün? Hızlı ve macera dolu bir altı ay daha geçti. Deniz kızım bugün 2 yaşında. O büyülü gün üzerinden 24 ay geçmiş. O telaşı, heyecanı ve mutluluğu unutmak mümkün mü hiç? Onun minicik bedeniyle bana sokulmasını, dünyaya şaşkın gözlerle bakışını, pamuk bedeninin şeker kokusunu unutmak? Her anne gibi ben de o günleri çok özlüyor, "ah şimdi olsa daha da çok tadını çıkarırdım" diyorum.Hiç geri gelmeyecek o günler ama, kızım benim için hep bebek kalacak. Büyürken yanında olmak, hayata dair her keşfinde onu seyretmek, iyi-kötü günlerinde en yakını olmak benim için en büyük mutluluk olacak. 
"Güzel kızım, bal böceğim benim, iyi ki doğdun. İyi ki hayatımıza girdin. Sen benim bütün korkularımı yendiğim, dünyanın tüm umutsuzluklarına ayak direyen umudum'sun. Geçen seneye göre çok daha farkındasın dünyanın. Ayaklarının üzerinde meraklı gözlerinle ve ellerinde bakıyor, konuşabildiğince soruyor ve anlatıyorsun. Gittikçe büyüyecek daha da merak edecek, keşfedeceksin. Biz de babanla sana her şeyi anlatacağız. Ellerin hep ellerimizde olacak. Okula gidişini, arkadaşlıklarını, genç kız olduğunu, sevgilerini, başarılarını görüp yanında olacağınız. En büyük dileğim sevgi dolu, umut dolu olman. İnsanları, hayvanları ve doğaya ait her şeyi sevmen. Direnmeyi, mücadele etmeyi, vazgeçmemeyi bilmen....Bunlara sahip olduktan sonra güzel bir yaşamın olacağına eminim. Sağlık, sevgi ve şans hep seninle olsun. Kendi ayaklarının üzerinde durabildiğin güne dek hep bir adım yanında beni bulacaksın. Melek kızım, seni çok seviyorum. Doğum günün kutlu olsun."

14 Şubat 2014 Cuma

Çekirdek Kadro


Bir araya ilk geldiğimiz gün tarih Ekim 2000'di.Şaşkın çömezler olarak Edebiyat Fakültesine girmiştik o gün. Tedirgin ve yalnızdık. Etrafı izliyor, insanları tanımaya çalışıyorduk. Çok farklı yaşamlardan gelip o yüksek tavanlar altında toplanmıştık. Daha ilk günden birbirimizle konuşmuş,  8 kişilik kızlar tayfasının temellerini sessiz sedasız atmıştık. Dün akşam bu fotoğraf çekildiğinde tarih Şubat 2014'tü. O zamanlar mahşerin dört atlısı diye kendi kendimize takılırdık ya hakikaten de çekirdek kadro hiç değişmedi. Elbet sadece bu kadro olarak kalmadık. 4 arkadaşımız daha kısa sürede eklendi aramıza. Seneler geçti, aileler kuruldu, uzak semtlere, farklı şehirlere gidildi. Görüşmeden geçen zamanlara, değişen hayatlarımıza rağmen hiç ayrılmadık. 14 sene sonra buluştuğunda hala aynı çocuk kahkahaları atabildiğimize, her şeyi rahatça konuşabildiğimize, birbirimizin bakışından ne söylediğini anladığımıza göre biz yine aynı yüksek tavanların altındaki fakülteli kızlarız demektir. Sonsuza dek bu kadro ve diğer 4 arkadaşımız hep beraber olacağız demektir. Fotoğraflarda gözlerimizin içi hep aynı gülecek demektir...

4 Şubat 2014 Salı

Benim Annem Canım Annem

Git gide sen oluyorum anne; saçlarım, gözlerim, bakışım sen oluyor. Küçükken bakmaya doyamadığım gençlik fotoğraflarındaki kadına dönüşüyorum. Tek fark sen hep daha güzelsin..Sadece yüzüm gözüm de değil,ruhum da sana benziyor artık. Hele ki "anne" olduktan sonra.Evet ben de her şapşal evlat gibi "asıl" değerini anne olunca anladım. Sıkıntılarını, verdiğin yaşam mücadelelesini, emeklerini, yaptığın fedakarlıkları,titizliğini, bana gösterdiğin özeni anne olunca çok daha iyi anladım. Gençliğini, en güzel günlerini bize feda ettin. Her şeyimiz tam olsun diye gündüz okulda akşam evde çalıştın durdun. Çok yoruldun. Ne şanslıyım ki kızımı da sen büyüttün, 2 yaşına getirdin. Gözlerim arkada kalmadan işime gücüme baktım senin sayende. O da senin sıcaklığınla büyüdü, ne güzel. Şimdi Deniz'e ne zaman baksam, senin gibi bir annem olduğu için şükrediyorum. Çünkü seni örnek alıyorum, senin gibi olmaya çabalıyorum. Ne kadar uğraşsam da başaramam belki elimden geleni yapıyorum. Büyüdüm, 32 yaşıma geldim anne. Ama hala sana muhtacım aslında, sensiz bir hayat düşünemiyorum. Hala kokunu içime çekmek bir bebek gibi huzur veriyor,iyi ediyor beni..Bu yaşa geldim ellerin yine üzerimde, ne güzel. Senin desteğin olmasa asla bugünlere gelemezdim, biliyorum. Annem, güzel annem, seni çok seviyorum. İyi ki doğdun, iyi ki benim annem oldun :)

3 Şubat 2014 Pazartesi

2 Yaş Sendromu Gerçek Mi?

Büyüklerimiz "Bizim zamanımızda sendrom filan yoktu, yaramaz veya hareketli çocuk vardı" diyorlar. Haksız da sayılmazlar. Tabi ki nesiller geçtikçe değişen her şey gibi çocuklar da değişti. Bizim küçüklüğümüzde "hareketlendi, laf dinlemiyor" dedikleri, şimdilerde ""2 Yaş Sendromu" adını aldı. Uzmanlar bu dönemin çocuğun gelişimi açısından gayet normal olduğunu söylüyor ve ekliyorlar: "bu dönem bir nevi ilk ergenlik". Çocuklar bebeklikten çıkarken bağımsızlıklarını ilan edip, istedikleri gibi davranmayı keşfediyorlar. Bu duruma da "sendrom" deniliyor :) Biz ebeveynlere düşen ise sabretmek sanırım. Ben de kendi kızımdaki örnekleri verip naçizhane tecrübelerimi paylaşmak istedim.



Deniz'deki Sendrom Belirtileri:
-Hiç yemek seçmeyen çocuk en sevdiği yemeklerde bile sorun çıkarmaya başladı. 
-Önündeki yemekleri fırlatıp atmaya başladı.
-Durup dururken kendince bir şeye öfkelenip sinir krizi geçiriyor. Hiç durmadan ağlama, tiz çığlıklar atma, kendini yerlere atma, ne desek ne yapsak reddetme, eline geçirdiğini fırlatma vs. gibi tepkileri 15-20 dakika sürdürüyüyor. 
-"Yapma" denilen şeyi biz ilgilendiğimiz sürece inatla yapmaya devam ediyor.
-Altını veya üzerini değiştirirken kesinlikle çok kızıyor.
-Özlediği çizgi filmi kapatınca eskiden hiç umursamazdı, şimdi ciddi tepki veriyor.
-Dışarıda sadece kendi istediği yöne yürümek, istediği şeyi yapmak istiyor.

Peki biz anne babalar bu duruma karşı neler yapabiliriz:
Önce sakin ve sabırlı olmayı öğrenmemiz gerekiyor ki kabul edelim bu hiç kolay değil :) Kriz geçirdiği anlarda onunla ilgilenmeyip sakinleşmesini beklemeliyiz. İnat ettiği şeyi elinden almak yerine dikkatini başka yöne çekmeye çalışmalıyız. Evet bazen bizler de delirebiliriz, sesimiz yükselebilir ama bunun da dozuna dikkat etmek lazım. Çünkü bağırmak malesef sonucu değiştirmeyecek. Çocuğa bağırmak hem ondaki stresi arttırır hem de bizde sonradan duyacağımız vicdan azabına sebep olur. Malesef stres altında benim de kızıma bağırdığım oluyor ve sonradan bu beni çok üzüyor. Çünkü karşımda 2 yaşında ve henüz konuşamayan, derdini anlatamayan bir varlık var. Hayattaki her şey onun için yepyeni ve her daim sığındığı anne-babasının sabrını hak ediyor. Sonuç olarak bu durum çocuklarımızın bireyselleşmeye başlaması anlamına geliyor ve kızıp öfkelenmek yerine, normal bir gelişim gösterdiği için sevinmeliyiz aslında.
Tüm anne babalara,en çok da henüz kendini ifade etmekte zorlanan kuzucuklara kolay gelsin...

Ali İsmail Korkmaz

Sadece  o değil, başka çocuklar da yitip gitti malesef. Gözümüzün önünde yok edildiler. Gezi'nin umut dolu yüzleri kendilerine "insan" diyen yaratıklar yüzünden soldular. Fakat nedense bizleri en çok etkileyen "Ali" oldu. Onun çocuk gülümsemesi hepimizin içine işledi. Genç, pırıl pırıl, tertemiz bir çocuktu "O". Ailesinin kuzusu, arkadaşlarının Ali'si hepimizin arkadaşı, kardeşi, oğlu oluverdi sanki. Gülen gözleri Gezi Park'ı deyince ilk aklımıza düşen, zaman zaman bizi yıldıran ama en çok da umut verenlerdendi. Sadece demokratik hakkını kullanmıştı Ali. Anayasanın ona verdiği hak ile, Atatürk'ün miras bıraktığı ödev bilinci ile haksızlıkalara karşı durmak için sokaklardaydı. Ama tahammül edemediler. O'nu biber gazından kaçarken saklandığı sokakta bir grup yobaz insan müsveddesi döverek öldürdü. Elinde hiç bir silah bulunmayan 19 yaşında bir çocuğu "durun, yapmayın" yalvarmalarına rağmen dövmeye devam ettiler. Hiç biri insan değil gözümüzde. Ne bu işi bizzat yapanlar, ne sığındığı doktor, ne arkasından saçma sağan konuşabilen yetkililer. En çok kanımızı donduran ise onu tedavi etmekle yükümlü doktor. Zamanında tedavi etmedi Ali'yi ve belki yaşama şansını göz göre göre aldı. Şimdi "Ali" ve ölen diğer gençler için ayakta durma, isimlerini unutturmama zamanı. Susmadan, bıkmadan, unutmalarına izin vermeden ALİ İSMAİL KORKMAZ demeye devam etmeliyiz. Katilleri en küçüğünden en büyüğüne yargılanmalı, cezalandırılmalı. Onlar hak ettiklerini önce bu dünyada gözlerimizin önünde bulmalılar ki diğer dünya için bir umut olsun. Gencecik insanların hayatlarını ellerinden alamazlar. Alırlarsa da büyük bedeller ödeyeceklerini görmeliler. Yoksa çocuklarımızı nasıl "geleceğe güvenli" olarak büyütebiliriz. Bu ülkenin esnafına, polisine, doktoruna nasıl yeniden güvenebiliriz? 
Ah Ali, güzel çocuk..Keşke yanımızda olsaydın...Sensiz hep eksik kalacağız. Umarım "ikinci bir dünya" gerçektir. Gerçekse bu dünyadan çok daha güzel olsun ki, tüm hayallerini orada gerçekleştir ve gülmeye devam et.

28 Ocak 2014 Salı

Dursam Dinlensem

Yorgunum senden, ondan, ötekinden,
Sevmekten gelmiş geçmiş kim varsa.
Yorgunum kalbimdekileri temize çekmekten,
Konuşmaktan ve dinlemekten.
Yorgunum düşünmekten, hissetmekten,
Hayatımı avuçlarımda tutmaktan.
Yorgunum tepkilerimden,öfkelerimden,
Sözcüklerin, yüzlerin ardını görmekten...
Yorgunum sonsuz hasretten,
Bitmeyen adımlarımdan, affetmelerimden.
Saate bakarak yürümekten yorgunum,
Sussam dinlenir miyim?
Biraz durulsam?
Dursam?

24 Ocak 2014 Cuma

Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi

21 sene önceydi. Bu ülkenin en dürüst, en çalışkan, en aydın insanlarından Uğur Mumcu'yu katletmişlerdi. Soğuk, dondurucu bir Ankara sabahıydı ve ben henüz 11 yaşımdaydım. Evdeki herkes çok üzgündü, sebebini anlayamadım.
Ama kısa sürede öğrendim. Bu memleketin çocukları erken büyümez mi zaten? Mecbur kalmadık mı? İnsanlar dürüst oldukları için, işlerini yaptıkları için ve hatta vatanlarını koşulsuz sevdikleri için öldüler, öldürüldüler, hapse atıldılar...Aradan geçen 21 sene malesef bizi iyileştirmedi. Yaralarımız derinleşti, çocuklar daha da erken büyümeye başladılar. Hala yürekli insanlar ölüyorlar veya özgürlüklerini kaybediyorlar. Elimizden gelense sadece hatırlamak, hatırlatmak. İşte bu yüzden aldığı tehditlerden ötürü arabasına binerken çocuklarını yanından uzak tutan o cesur insanı, Uğur Mumcu'yu unutmuyoruz. Hala O'nun gibi olmadıkça kimselere inanmıyor, sevmiyor, yolundan gitmiyor, OY VERMİYORUZ. Elimizden gelen belki çok küçük ama yine de vazgeçmiyoruz. Bizi de onlar gibi vurmaya devam etseler bile; mesleklerinin onurunu taşımaktan aciz, vatan sevgisinden yoksun, hayatı paradan ibaret gören soysuzlara inat UNUTMAYACAĞIZ.  

Yorgunuz


Bazı cümleler, şarkı sözleri, şiirler vardır. Siz O'nu okurken, O sizin içinizi okur. Hissettiklerinizin aynasıdır. Bir yandan "keşke ben yazsaydım" derken diğer yandan ferahlarsınız. Dudaklarınızdan çıktığı an içinizi rahatlayan sırlar gibi, söylemekten korktuğunuz her bir cümle gibi ferahlatır. 
Franz Kafka ne güzel demiş ne güzel yazmış. Üzerine günlerce konuşsak da azdır. Yaşamın özü bu cümlelerde. Şimdi bu satırları okurken "hissedemeyen" var mıdır acaba? Belki sevdiğinize hasretsiniz, belki sevdiğinizle beraber, belki sadece sevilmeye hasret. Ne fark eder ki? Yorgunuz ve aslında tek ihtiyacımız "O". Sonsuza dek..

22 Ocak 2014 Çarşamba

Blog'dan Siteye

10 senedir beraberiz Özkan'la.E tabi yazmayı sevdiğimi en iyi bilen insanlardan biridir kendisi.Bıkmadan yazdığıma,yazarak ferahladığıma şahittir.Ama bir o kadar da paylaşma konusunda çekingen olduğumu da bilir.Her ne kadar çekinsem de paylaşmam için beni ikna etti. "Bırak beğenen,isteyen okusun, gerisini düşünme" dedi.Blog açma fikrinde beni cesaretlendiren hayat arkadaşım sağolsun, sitenin tasarımı konusunda da çok emek vermişti.Şimdi ise blog'un ismi ile site adı alıp beni tekrar mutlu etti. Minnet ve sevgilerimle ;) 
Bundan böyle www.renklidaktilo.com ile yazmaya,kumaya ve paylaşma devam...

20 Ocak 2014 Pazartesi

Kontrolü Bırak

Kendini sevmek en güzel şey. Kendini suçlamak da en kötüsü. Her şeyin sorumluluğunu üzerine almaya çalışırsan veya her şeyi kontrol etmeye uğraşırsan bir gün tıkanır kalırsın, daralırsın. Sinir sistemin zarar görür, tepkilerin büyür, öfkelenmeler artar. Böyle anların arttıkça da kendine daha çok kızmaya başlarsın. Çünkü kalp kırmak sana göre değildir. Hiç hem de. O yüzden kontrolü sakince yere bırakacaksın. Çünkü hayat sana her gün yepyeni sorumluluklar verecek. Sorumlulukların çoğaldıkça da stresin artacak. Sakinleşmek, yavaşlamak zorundasın. Ne kadar başarabilirsen..
İnsan çok acayip bir makine. Hafızası zayıf. Hele ki konu olumsuzluklarsa. Mesela insan sevdiklerini hep en iyi halleriyle anımsar. Hayatın güzelliklerini daha kolay akıllarında tutar. Bir  
şeye dertlendiğin zaman "hayatta ne dertler ne acılar var, şükretmeliyim" diye aklından geçirip kendine kızsa bile asla bu fikirle yaşayamaz. Yine kendi dertlerine üzülmeye devam eder. Çünkü insan unutmaya programlanmış duygusal bir varlıktır. Hiç kızma yani kendine. "Neler neler olsa da hayatta" sen yine kendi dertlerinle meşgul olacaksın. Kandırma kendini. Bir de bunun duygusal yükünü omuzlama. Şükret ama üzüntülerine, sıkıntılarına, kafanı taktığın şeylere de saygı duy. Çünkü onlar da sana ait. Kabullenmekle başla. Ve gerçekten mümkünse kontrolü bırak. Şehir kalabalık, hayat zor, yapılacak çok iş, yetişilecek çok iş var. Koşturacaksan illa sakin kalmayı başarmalısın. Biraz okumaya, biraz yürümeye ve mümkünse sadece sana huzur veren insanlara zaman ayır. Daha iyi hissedeceksin. Deneme devam ;)

19 Ocak 2014 Pazar

Geceleyin

Gece dediğin ne acayip şey. 
Gündüze ait "sen"i birden bambaşka bir "sen" yapıverir.
Karanlıktan mıdır sessizlikten mi bilinmez.
Neler söyletir,neler yazdırır insana o şeytan gece.
Okudukların,dinlediklerin geceleri hep değişir. 
Aslında değişen sen-sin;
Aldığın kararlar, verdiğin sözler, kafa tuttukların hep fazla cesurdur. 
Aman dikkat. 
Sabah olunca hepsinden cayabilirsin.
Alkol etkisi gibi çarpar insanı gece, 
Gereksiz rahatlatır, gereksiz öfkelendirir. 
Veya sadece büyütür her şeyi. 
O yüzden hava karardı mı,sesler azaldı mı dikkat edeceksin. 
Adımlarını daha dikkatli atacaksın. 
Sabah olup örtüler kalktığında pişman olmayasın. 
Gece adamı rezil de eder vezir de...
Benden söylemesi ;)

14 Ocak 2014 Salı

Olmaz Demeyin Oluyor

Ev kazaları meşhurdur memlekette. Hele ki kazaların özneleri çocuklarsa. Basit kazalar neyse de çok talihsiz kazalar tüm acemi anne-babalar için gerçekten korkutucudur. Bugüne kadar kendimi çok titiz çok dikkatli tanımladığımdan "benim başıma gelmez" diyordum. Oysa ki büyük saçmalamışım. Bir ebeveyn için her an yeni bir maceradır. "Benim başıma gelmez" cümlesi çok komiktir çocuğu olan insana. Her ne kadar onu korumak için deli gibi çaba göstersek de, elimizden gelen önlemleri alsak da yine de "civa" gibidir çocuklar. Ne olduğunu anlamadan başlarına iş getirebilirler. İşte biz de geçenlerde annemin evinde kahve yaparken küçük de olsa bir kaza yaşadık. Küçük cadımın boyu bizim evdeki tezgaha erişemiyor. Biraz bundan mı yanıldım bilmiyorum. Aniden yanımda bitip aman dur diyemeden elektrikli ocağı elledi. Sanırım bu tür durumlarda sakin olmak şart. Onu hemen musluğa götürüp 15 dak. soğuk suya tuttuk parmaklarını. Sonrasında da kremler vs. 1. derece yanıktı ama 23 aylık bir bebeğe gel de bunu anlat. Ağlaması da benim vicdan hesaplaşmam kadar uzun sürdü. Hafif bir virüs enfeksiyonu da geçirdiğinden zaten doktora gidecektik. Onu da gösterdik. Yapılması gerekeni yapmışız neyse ki. Aslında acısı çok sürmedi ama bilmediği bir şeyi yaşadığından çok sarsıldı. Olayın şoku ilk gün geçerken 2. ve 3. gün sanki sorumluluğu almışcasına bir eliyle diğerini tutuyor, tutmasa da o eliyle çok az şey yapmaya çalışıyordu. Benim kalbim burkulmaya devam etse de bir yandan bu kadar basit bir şeye üzülmenin yersiz olduğunu da biliyordum. Üzülsek de yaralanmadan büyümeyeceğini biliyorum. Düşecek, hastalanacak, üzülecek ve böyle büyüyecek. Yeter ki ciddi hastalıklar büyük kazalar yaşamasın. Bu olay hepimize dersler verdi. Küçük kız ocağa dokunmaması gerektiğini öğrendi. Bizlerse daha dikkatli olmayı, en kısa sürede ilk yardımı öğrenmemiz gerektiğini. Hasta olduğu günlerin tek iyi tarafıysa kucağımdan inmeyip kedi gibi şefkat istemesiydi. "Eyvah huyu değişecek" kaygısı taşımaya vakti olmayan çalışan bir anneyim. Tadını çıkardım tabi. Ah kuzum bir an önce konuşup derdini anlatsa, neyi olduğunu ifade edebilse. Sanırım hastalıklarda en çok duyduğum ihtiyaç onun konuşması...
                                             "Elimi bir yere değdirmeyeyim de iyileşsin"
                                                "Su toplayan yeri koparmayaydım iyiydi :("
                   "Zaten parmak uçlarım yaralandı bir de hastayım diye kanımı alıyorlar yeaaa"





Yara

İnsanın yarası neredeyse kalbi orada atar derler ya,
peki ya yaran kalbindeyse? 
O zaman bedenin bütünüyle sızlar!!! 
Boş, ruhsuz ve masum maskeli hastane odaları, 
geceleri daha çok ürkütür, 
sokağına-evine-yatağına hasret bırakır. 
O sessiz odada uyanıp yalnız hissettiğinde veya
ameliyat sedyesine uzandığından aklından geçenler senindir. 
Tamamen senin. 
Kalbin ve ruhun o düşüncelerden geçenlerdir. 
Sevdiklerini ve yaralarını düşünürsün ilkin. 
Hayatın onlardan ibaret olduğu çarpar yüzüne. 
Öfkelerini, kırgınlıklarını çöpe atar,
her şeye rağmen bir gülümsemesine hasret duyduğun insanları 
tek tek parmaklarına eklersin.Parmak uçlarına.
İşte şimdi de parmak uçlarında atıyor kalbin. 
O parmakların ait olduğu insanları seversin. 
O son ana dek seveceğini bilirsin. 
Belki onlar da bilirler sevdiğini belki akıl sır erdiremezler. 
Yine de aynı bakarsın bir ömür. 
Bilirsin, bakışındaki sevgi yaşlanmaz. 
Hayat kabullendiğin duygularla ödüllendirir seni.
Ruhun feraha ancak öyle çıkar, 
kuşlar gibi özgürdür acıların şimdi.
Kendi kalbine savaş açma hiç, kaybedersin. 
Kaybettiklerin ilk önce kendi duyguların olur
yazık olur :)

5 Ocak 2014 Pazar

Deniz'e Gece Gece

Tam yatacakken uyandin ama hiç umursamadım bu kez; 
yanağın yanağımda,elin omzumda beni kokluyorsun,
ne geçmiş acılar ne günlük telaşlar kaldı hatırımda.
Tam hayal ettiğim gibisin evlat; 
bir ömür yaşanan sevgilerin, sabrın ödülüsün,
kimi sevsem sensin artık..kimi sevsem senin gibi değil ;)
Doya doya öpüyorum seni, sen de beni..
bir gün nasolsa büyüyeceksin ya bir anı bile boşa geçirmemeli.
Ben neleri affettim evlat, kimlere ağladım;
sen ne yapsan yap kim olursan ol seveceğime kanıt mı gerek başka?
Sevgi neydi insanlar için?
İsimler konulan,sınırlar çizilen,büyüdükçe korkutan bir duygu..
Sen beni hep anlayacak sevgimi yadırgamayacaksin.
Hala kokluyorsun beni,
bedenim senin sıcak yatağın şuan,
nefesini dinlerken sonsuza dek yazabilirim.
Melek evlat sadece seni yazsam bile olur artık.
Güzel uyu güzel büyü... 
Biliyorum dinlenmeye ihtiyacin var.
Hayat zor ve yorucu olacak. 
Ama sev yeter evlat, nasıl olsa temize çeker her derdi..
Sev ve uyu..

2 Ocak 2014 Perşembe

Sonunda "Anne" Dedi :)

İkinci yaşını doldurmaya iki ay kala Deniz hanım konuşma konusunda kendini geliştirmeye başladı. Gerçi benim çocukluğuma göre tıpkı yürümede olduğu kadar yavaş ilerliyor. Ama son haftalarda söylediği sözcük sayısı giderek artıyor. TV izlemek zararlı deseler de izlediği çizgi filmlerden o kadar çok sözcük öğrendi ki. Kelimeler, şarkılar, dans etmeyi bile öğrendi. Sözcük kitaplarını açıp sorduğumuz her şeyin fotoğrafını gösteriyor, öyle ki bazı kelimeleri nereden öğrendiğini anlayamıyorum bile. Ama başta meyveler, hayvanlar olmak üzere çok iyi biliyor. İnsan karşısındaki bebek konuşmayınca sanki anlamıyormuş zannediyor. Oysa bizim tüm konuşmalarımızı kaydediyor ve anlıyor. Ne dersek hem de. Anlamadığında zaten gözleri kocaman birer soru işaretine dönüşüyor adeta :) Kendi dilinde kim bilir neler neler anlatıyor ama biz malesef çoğunu anlamıyoruz. İlle anlamamızı isterse elimizden tutup gösteriyor. O yarım yamalak sözcükleri dinlemek çok eğlenceli. Nasıl olsa bir gün her şeyi söylemeyi öğrenecek ama asla bu tatlı-yarım yamalak konuşmalar geri dönmeyecek. O yüzden tadını çıkarmaktan yanayım. Deniz ilk önce "baba" ve "dede" dedi.
Basit sözcükler olduğu için garipsemedik. Ama bir sürü zor kelimeyi söylerken "anne" dememesi benim için yavaş yavaş üzücü hale gelmeye başlamıştı. Tamam hiç duymadım değil, bir kaç kez söyledi ama o kadar az ki bu daha da can sıkıcı olmuştu. Yani biliyor ama sanki söylemek istemiyor gibi. Neyse ki bu mesele bu hafta çözüldü. Küçük cadı sanki bana yeni yıl armağanı verirmişcesine sık sık "anne" demeye başladı. Beni avutmak için "aman nasılsa bıkarsın" diyenlere hiç katılmıyorum. Bundan bıkmak bence mümkün değil. Şimdi bana öyle tatlı "anne" diye sesleniyor ki eriyip gidiyorum. Bu video sanırım kişisel tarihimizde hep özel kalacak...Dakika 02:10 benim için Deniz bir yetişkin genç kız olduğunda bile hep hatırlanacak :)
Madem konumuz ufaklığın konuşması söylediği sözcükleri yazarak 22. ay anısı olarak saklamak istiyorum. İlk aklıma gelenler:
"Anne-baba-dede-kedi-kuş-Mete( canım kardeşim'deki bebek )-Pepee-kar-civciv-Yaprak teyze-elma-pis-mama-arka-gel-git-Ege-Ada-abi-bitti-gitti-karpuz-muz-fıstık(kıkkık)...
O değil de tamamen konuşmaya başladığında gerçekten susmayacak kerata...