7 Ekim 2011 Cuma

Ege Gezisi

Özkan'la uzun zamandır hayalini kurmuştuk bu Ege Tatilinin. Gerçekleştiğine inanamayarak yolla düştük Haziran'ın ilk günleri. Ege'nin kasabaları, sahilleri ve insanları bambaşkadır. Ayrı ayrı zamanlarda gördüğümüz bu yerleri birlikte yeniden gezmeyi istiyorduk. Kasaba kasaba, fotoğraf çekerek, insanlarını tanıyarak.. 2000 km biricik arabamız "Pele" nin güçlü motoru sayesinde sorunsuz bir yolculuk geçirdik. 10 gün süren gezi Geyikli'den Bozcaada'ya geçerek başladı. İstanbul'dan uzaklaştıkça içimiz ferahlıyordu. Daha Geyikli'de başladı tatlı insanlarla tanışmamız. Konuşmaları, şiveleri ve gülümseyen yüzleriyle huzur verdiler bize. Yollar sessiz sakindi. Henüz tatil sezonu başlamamıştı çünkü. 
İlk  günümüz Bozcaada'da geçti. Son yıllarda gittikçe popüler olan bu eski Rum adası gerçekten büyüleyiciydi. Tatile çok erken çıkmanın avantajıyla sanki sadece biz vardık adada gezen. Eski bir ilkokul binasına yapılmış olan Ege Otel'de kaldık. Güzel bahçesi ve  kahvaltıda ikram edilelen yapımı reçelleriyle çok sevdik bu oteli. Zaman kaybetmeden sokaklarını turladık bol bol adanın, rüzgar güllerinde güneşi batırdık. Akşam yemeği içinse denizin dibinde güzel bir balıkçıya attık kendimizi. Sadece biz vardık bir de küçücük iskeleye demirlemiş balıkçı teknesi. Saatlerce uğraşıp avlanmak için yem hazırlıyorlardı. Onları seyrederken, Rakı-balık ve meze keyfine burada başladık. İstanbul'da asla bulamayacağımız kadar taze, tertemiz ve ucuz balık-meze keyfini yaşadık. Buranın süprizi güveçte kızarmış bütün kalamardı. Ertesi gün sabahtan hafıza kartımızdaki fotoğraflarla ve tekrar gelmeye söz vererek buradan ayrıldık.

İkinci durağımız olan Assos'u birkaç saatte gezdik. Zaten çok küçük bir kasaba. Kimsecikler yoktu. Deniz kenarında lezzetli gözlemeleri midemize indirdikten sonra tarihi yerleri gezip fotoğraflarımızı çektik. Yola devam..
Üçüncü durak Ayvalık-Cunda. Çocukken gelmiştim ama neredeyse hiç hatırlamıyordum. Cunda'nın güzel sokaklarında, merkezde Horokop Otel'e yerleştik. Bembeyaz rahat odaları ve deniz kabuklarıyla yapılmış dev boy aynalarıyla dikkat çeken güzel bir oteldi. Akşam kısa bir tur ve yine denize nazır rakı balık keyfi bizi bekliyordu.
Buranın huzuru, güzelliği  bambaşkaydı. 2 gün kalmaya karar verdik. Ertesi gün plajda yayılıp güneşlensek de henüz denize girememiştik. Su çok soğuktu. Biz de gezmeye devam ettik.  Güzel günü, Şeytan Sofrasında gün batımıyla taçlandırmak ve güneş batarken ayvalık tostu yemek harikaydı. Sonrasında tekrar Cunda sokaklarındaydık.  
İnternetten methini duyduğumuz Reyhan Hanım'ın harika likörlerini denemek istedik. Aklımıza gelmeyecek harika çeşitler vardı. Vişne, kavun, neskafe, kivi likörlerini tattıktan sonra günü sona erdirdik. Ertesi gün deniz kıyısındaki keyifli kahvaltının ardından tekrar yollara düştük.  Dördüncü günümüzde durağımız Bergama idi. 
Şehir merkezindeki esnaf lokantısında güzel bir öğle yemeğinin ardından Bergama'nn harika antik şehrini gezdik. Akropol büyüleyiciydi. Her zamanki gibi Japonlara rastladık ve Özkan burada bol bol fotoğraf çekebildi. Güneşin kavurduğu saatlerin ardından Aliağa'ya yola düşmüştük. Yol üzerinde güzel bir tatil kasabası olan Çandarlı'da kısa bir mola verdikten sonra arkadaşlarımız Melike ve Levent'in Aliağa sahilindeki evlerine ulaştık. Sımsıcak sohbetleri, misafirperverlikleri ve harika mangal sofralarıyla enerjimize enerji kattılar.
Beşinci günün sabahı Aliaağa'dan ayrılıp gitmeye en çok sabırsızlandığım rüya kasabam Eski Foça'ya ulaştık. Buraya da henüz yazlıkçılar akın etmemişti. Sessiz sakin kasaba beklediğime değecek kadar güzel görünüyordu. Sokaklarına, havasına suyuna hep hayrandım bu kasabanın. Kimbilir belki bu sevginin sebebi bana vereceği hediyeden ötürüydü.. 
Yatağımızda uzanırken bile denizi görebildiğimiz Kalyon Otel'i bulduğumuza çok sevinmiştik. Önce biraz dinlendik, sonra hemen sokakları keşfe çıktık. Birbirinden güzel sokakları, eski taş evleri fotoğraflandırmak çok keyifliydi. Kumrularımızı yedikten sonra artık denize girmenin vakti gelmişti. Ege'nin serin sularına attık kendimizi. Masmavi denize kavuşmak tatilin en güzel anlarından biriydi her zamanki gibi. Akşama rakı-balık keyfi kaçınılmazdı. Güzel ve özel Foça akşamından sonra ertesi gün güzel bir tekne turuna çıktık. Tatil sezonu henüz açılmadığından çok sakin bir turdu. Foça'ya adını veren fok balıklarının evi olan Siren Kayalıklarını seyrettik ve bol bol denize girdik. Güneş depoladık bol bol.
Foça'nın harika sularını bırakmak çok zor oldu. Arkama baka baka ayrıldım bu rüya kasabadan. Foça'da yaşayan orada birşeylerle meşgul olan bir insanda ne dert kalır ne hastalık. Akşama İzmir'e vardık. Kuzenlerim Can-Burcu Bolat çitfine misafirdik 2 gece. Küçük kızları Cerenle oynadık. Ve tekrar balık-sohbet keyfi bizi bekliyordu. Evimizde gibi rahat ve huzurlu geçti iki günümüz.
Ertesi gün onlar işlerine giderken biz Selçuk, Efes ve Şirince'yi gezdik. Selçuk'da unutulmaz çöp şişleri yedik, Efes'in rüya gibi tarihi kalıntılarını gezdik. Sıcak beni etkilediği kadar bembeyaz ve oldukça yaşlı turistleri hiç etkilemiyordu. Dünyanın her yerinden gelen yüzlerce insan inanılmaz bir hayranlıkla Efes'i geziyorlardı. 


Ve Şirince....Yine son senelerde popüler olan bu kasabada birkaç saatimizi geçirdik.Bol bol soğutulmuş meyve şaraplarından tattık. Şaraplar bize enerji vermişti gerçekten. Fotoğraf makinalarımız da bizim kadar enerji dolulardı. Hiç durmadan çalışıyorlardı..Şirince'de leziz karadut şerbetlerini içip İzmir'e geri döndük. Artık son iki günümüz kalmıştı. 



Havaalanında Ayla ve Yaprak'ı karşılayıp Çeşme'ye uçarcasına gittik. Tabi yolda Urla'ya da uğramayı ihmal etmedik. Birkaç fotoğraf ve güzel bir çay molası için. Ilıca Öğretmenevi'ne yerleşip kendimize kıpırtısız turkuaz rengi Çeşme denizine attık. Şansımıza hiç rüzgar yoktu. Arkadaşlarımızın katılmasıyla tatilimiz iyice renklenmişti. Çeşme'ye gelene kadar o kadar gezmiştik ki şimdi plajda uzanıp dinlenme vakti gelmişti. Ilıca Plajı, Kocakarı plajı, Aya Yorgi plajları derken deniz ve güneş üzerimizdeki tüm yorgunluğu aldı. Akşamları da Çeşme'yi, Dalyan'ı ve Alaçatı'yı gezdik. Alaçatı'nın güzelliği bana çok yapay geldi. Mükemmel bir film setini andırıyordu. Bana göre denizin kokusunu duyabileceğiniz Çeşme'nin çarşısı, sokakları ve kafeleri daha doğal daha güzeldi. 
Özellikle Çeşme'de Kumrucu Şevki'de yediğimiz kumrular unutulmazdı. Yola çıkacağımız gün bile denize girmeyi ihmal etmedik. Yüzdükçe yüzmeye doyamıyorduk bu sahillerde. Malesef tatilin sonuna gelmiştik. Ege'ye bir kez daha hayran kalmıştık. Doğası, kasabaları, insanlarıyla kesinlikle sadece gezilecek değil insanın yaşamını geçirebileceği yerler gördük, tanıdık ve çok sevdik. Her güzel şey gibi 10 günlük bu rüya gibi gezi sona erdiğinde; hayal kurmamıza, beklememize değen bu özel tatil Özkan'a ve bana ömür boyu minnettar kalacağımız bir armağan vermişti. "Deniz" dünyamıza girmişti. 

19 Nisan 2011 Salı

Bir Balıkçı Köyü - Kıyıköy

Bahar mevsimini şehrin beton yığınlarından uzakta, doğa içinde geçirmeye söz verdik. Aniden yola koyulup Şile fenerinde geçirdiğimiz pazar ardından Kıyıköy'e gitmeye karar vermiştik. Hazırlıklarımızı bir gece geçirmek üzere yapıp arkadaşlarımızla Cumartesi sabahından yola koyulduk. Keyifli geçen iki saatlik yoldan sonra köye ulaştık.


Burası Kırklareli'nin Vize ilçesine bağlı küçük bir balıkçı köyü. Mübadeleden önce çoğunlukla Rumların ve Bulgarların yaşadığı köyün eski adı "Midye". Köye girer girmez kendinizi sahile attığınızda muhteşem manzara ile karşılaşıyorsunuz. Balıkçı teknelerin limanı, küçük bir kayıkhane ve yeşillikler arasında göz alıcı bir koy. 


Trakya insanını, sarışın renkli gözlü çocukları görmek; sevimli şivelerini dinlemek istiyorsanız tüm bunlar için çok uygun, el değmemiş bir köy.Ayrıca bolca sokak köpeği var. Fakat bu köpekler o kadar tembel ve sakinler ki...Bolca yavru köpek gördük, hepsi birbirinden sevimli.
Aya Nikola Manastırı ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Dünyanın en eski taş oyma manastırlarından biri olan manastır 6. yüzyıldaki Jüstinyen döneminde yapılmış. 
Kayalara oyulmak sureti ile oluşturulan manastırın zemin katı kilise daha aşağıda bulunan bodrum katı ise ayazmadır. Ayrıca keşişlerin dinlenme ve ihtiyaç hücreleri de mevcuttur.
Bizim gibi fotoğraf çekmek gibi bir merakınız varsa;bu köy çok fazla alternatife sahip. İster kayığını tamir eden köylüyü, ister tamirden çıkan teknesini suya indiren ve ona yardım eden onlarca balıkçıyı, ister eşsiz nehir-deniz manzaralarını isterseniz de yeni filizlenen kır çiçeklerini ölümsüzleştirebilirsiniz.




Elinizde fotoğraf makinaları ile keşifler yaptığınız, güzel insanlar, eşsiz sokaklar tanıdığınız yorucu günün ardından, bu güzel köyün güzel manzaraları eşliğinde tazecik balıklar, lezzetli mezeler ile rakı içmek büyük keyif. Hele ki yanınızda sevdiğiniz insanlar varsa. Tabi dönüş yoluna çıkmadan güzel bir köy kahvaltısı yapmak şart. 

4 Nisan 2011 Pazartesi

Bir İnsanın Zaafı Olmak

"Bana zaafın olduğum söyleme, bu çok büyük sorumluluk" dedi küçük kız...
Sevgimin veya vazgeçilmezliğinin ağırlığını taşımak istemiyordu. Kendi yaşamından, kendi zaaflarından dolayı farkındaydı bu yükün nasıl ağır olduğunu. Aslında bana bunu söylerken bile benden istediği şeyin imkansızlığını çok iyi biliyordu. Sevilmenin de ötesinde duruyor 'birinin zaafı' olmak..Çünkü sevdikçe, bağlandıkça, zaafın oldukça daha çok hassaslaşıyor insan. Hassaslaştıkça daha çok hata yapıyor veya daha çok yıpratıyor kendini..Zaaflar korkutucudur, zordur, isteseniz de kurtulamadığınız duygulardır. Ama yine de insanların bazen "zayıflık" olarak tanımladıkları zaaflar aslında insanın kalbindeki en güzel duygulardan biridir. Çünkü bilirsiniz ki; öfkelerin, kırgınlıkların, içinde tuttuğun hiçbir olumsuzluk seni "O"ndan vazgeçirmez. Zaafın senin vazgeçilmezindir. Açıklaması yoktur, sebebi yoktur. Kontrol altında tutamazsın, hem tutmak da istemezsin. Bazen bir dosta, bazen karşı cinse, bir şehre, bir ülkeye, bir yiyeceğe yani herhangi bir varlığa duyabileceğin "zaaf" ların belki de seni sen yapan, tamamlayan şeylerdir. Üstelik zaaf duyduğun varlık kimi zaman seni ve duygularını haketmez bile. En sağlam iradeli insanları bile yıkar, yerle bir eder. Zaafını bilen kişi seni kolayca incitebilecek gücü de elinde tutan kişidir. Acı tatlı getirdiklerine rağmen kabullenerek severek yaşamalıyız zaaflarımızla. Çünkü yaşamın bize verdiği sonsuz armağanlardır onlar. 
Peki ya karşındaki insanın zaafı olduğunu bilmenin bedeli nedir? Onun hassaslığından çekinip kendini sürekli kontrol altında tutma çabası...Ve bu çaba yüzünden doğal tepkilerini verememek mi? Çünkü sen onun özelisin, sana karşı çok hassas. Söylediğin en küçük şey bile onu kırabilir, incitebilir. Bir başkası söylese hiç umursamayacak bir cümleyi sen söylediğinde dünyası yıkılabilir. Tüm bu düşünceler aklının köşesinden hiç çıkmaz ve her defasında gözlerinde gördüğün en küçük karaltı, senin de canını acıtır, fenadır...
'Bana zaafın olduğumu söyleme" diyen küçük kız; iyi kötü tüm yönlerine rağmen elimize kalan sadece bu gerçekle birlikte yaşamak. Öyle çok seviliyorsun ki sen; belki zor senin için ama bu sorumluluğa katlanmak zorundasın, çünkü ben sevgimi bir ömür kalbimde taşıyacağım. 

Paris


Bütün dünyadan  milyonlarca insanın dilinden düşmeyen, modası geçmeyen şehre, Paris'di son durağımız...Zamanımız da paramız da kısıtlıydı. Ama kısa süre, öğrencilik günlerindeki gibi sırtımızda çantalar, sabah erkenden akşamın geç saatine kadar yorulmak bilmeden gezdik şehri. Tahminimden çok daha büyük bir şehirdi, bu yüzden tamamını görmek mümkün olmadı. Ama 3 günde 1000 fotoğraf, satın alınmış şehir hatıralıkları ve şişmiş ayaklarla geri dönerken ikimiz de çok mutluyduk. Tamamen tesadüf eseri gitmeyi kararlaştırdığımz Paris, meğer düşündüğüm aksine çok da etkileyici bir şehirmiş. Anlatıldığı gibi romantik ve büyüleyiciydi. 
Sert geçen kışın ardından pırıl pırıl güneşi gören Parisliler sanki bahar gelmiş gibi hiç üşümüyorlardı. Bizse bugüne dek bulunduğumuz en kuzey noktada, kat kat giyindiğimiz halde üşüyorduk. Rue des Ecoles Caddesindeki otelimiz Hotel Claude Bernard, turistlerin yoğun bulunduğu merkezi caddelere yakın, metroya yakın belki bin yıllık eski bir oteldi. Dar koridorlarından bir kişinin zor geçebildiği, asansörüne bindiğimizde ancak birbirimize sarılarak sığabildiğimiz temiz, güzel bir mekandı. 
Çantalarımızı atıp koşarak çıktık dışarı. İlk durağımız Notre Dame Katedrali oldu; romanlara, şarkılara, filmlere konu olan kilise gerçekten de etkileyiciydi. Dünyanın her yerinden ziyarete gelmiş turistler vardı içeride. Turistlerin yanısıra ibadet etmeye gelmiş katolik Fransızlar bütün ciddiyetleriyle dualarını ediyorlardı.
Fotoğraflarımızı çekip sokaklara attık kendimizi. Şehir dümdüz fakat sokaklar, caddeler çoğu yerde çaprazlamasına dizilmiş. Sen nehrinin Notre Dame'a yakın olan kısmında küçük bir adacık var. Bu adacık üzerindeki köprülerden geçerken yönümüzü şaşırdık. Bu küçük kaybolma sayesinde çok güzel sokaklar, kafeler keşfettik. Hava kararınca Paris'in en meşhur caddesi Şanzelize'de yürüyüş yaptık. Bağdat Caddesinin kaldırımlarının üç katı kadar kaldırımları arasından geçen cadde otoban genişliğindeydi. Belki soğuktan belki hafta içi olmasından yeterince kalabalık değildi. Bu yüzden sıcak bir ortam olmadığını düşündük.Fakat iki gün sonra pazar gündüz vakti tekrar yolumuz düştüğünde neredeyse tüm şehrin buraya akın etmiş olduğunu gördük. Cadde üzerinde Unisex kafede birer kahve içip dünyaca ünlü büyük mağazaların merkezlerini gördük. Alışerişe ve lüks mağazalara ilgisi olmayan bir çift olarak caddeyi baştan başa yürümekten öteye gitmedi burada harcadığımız zaman. 
İkinci günümüzde sabah erken saatlerde Eyfel kulesine gittik. Kısa bir bekleyişden sonra en üst katına ulaştık. Yedi tepeli bir şehirde büyüyenler için Paris'in düzlüğü çok şaşırtıcı. Uzun uzun şehri seyrettikten sonra aşağı indik. Bol bol fotoğraf çektirmek bir yana diğer yandan Amerikalıların veya Japonları fotoğraflarını çekmek çok eğlenceliydi. Kısa bir dinlenmeden sonra yönümüzü dünyanın en önemli müzelerinden birine çevirdik. Paul'de karnımızı doyurduktan sonra Louvre Müzesi'ni daha doğrusu Özkan'ın belirlediği önemli yapıtları görmeye başladık: Aphrodite (Venus de Milo), Mona Lisa, The Wedding Feast at Cana Winged Victory of Samothrace...Bunlar ilk aklıma gelenler. Günlerce gezilirse ancak tamamının görülebileceği bu müze gerçekten muazzam ve çok etkileyici. Mimarı olarak binaları, bahçesi ve içinde saklı belki yüzlerce yapıtlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer.Bu yorucu günün akşamı çok romantik bir akşam yemeği yedik. Babamın Özkan'a doğumgünü için armağanıydı bu özel yemek. Sen Nehri üzerinde iki saatlik bir gezi yapan turist teknesinde yemeğimizi yerken Paris'in güzelliklerini akşam vakti ışıl ışıl seyretmek çok güzeldi. 
Ertesi sabah durağımız turistik bölgelerden bir diğeri olan Montmartre idi. Yine erkenden kalkıp otelimizin bize sunduğu sınırlı kahvaltıyı midelerimize indirip metroya attık kendimizi. İkinci günde artık tamamen çözmüştük metro hatlarını. Fakat hala insanların karıncalar gibi yerin altında yaşadığı metro bizi şaşırtıyordu. Özellikle bağlantı noktalarında sanki yerin altında bambaşka bir şehir vardı.


Ressamlar tepesi ve Sacre Coeur Kilisesi Paris'in tek tepesinde bulunuyor. Şehrin düzlüğüne alışmış tüm turistler de bizim gibi merdivenlerden ağır ağır çıkıyorlardı. Günümüzün yarısını kiliseyi gezerek ve sokak ortasında turistlerin resimlerini çizen ressamları fotoğraflayarak geçidik. Küçücük bir meydanda onlarca ressam 1 metrekaralik alanlarında resimler yapıyor ve bu resimleri çok yüksek fiyatlar satıyorlardı.
Öğle yemeğimizi bu turistik sokakların birinde güzel bir kafede yedik. Yemek yerken meydandan geçen turistleri ve ilgi çekmek için kendince küçük sunumlar, gösteriler yapan sokak sanat sanatçılarını seyrettik. Enerji depoladıktan sonra tepeden indik ve İstanbul Mahmutpaşa çarşısını anımsatan bir sokağa çıktık. Karşılıklı dükkanlar arasındaki sokakta turistleri kazıklamaya çalışan dolandırıcılar vardı. "Bul karayı al parayı" oyunuyla onlarca turisti dolandırdıklarını gördük ve İstanbul çocukları olarak sadece uzaktan seyredip gülümsedik. 
Buradan Paris'in haraketli gece hayatının yaşandığı sokakları turladık, dünyaca ünlü pavyon Moulin Rouge önünde fotoğraflar çektik. Bu sokaklar bizim kültürümüze oldukça aykırı ama bir o kadar ilgi çekiciydi bizim için. Kendi memleketimizde göremeyeceğimiz dükkanları izlerken yaşadığımız şaşkınlık onca turist arasında sadece biz Türk'lere özgüydü.

Bu gezinin ardından ağabeyimin tavsiyesi üzerine antrikotu icat eden klasik Fransız restoranına gittik. Şaşırtıcı biçimde saatinden önce içeri misafir kabul etmeyen ve gece boyunca kapısında insanların sırada beklediği küçük eski bir restoran; Le Relaise de Venise ( Le Restaurant de l'Entrecote ). Sultanahmet köftecisi misali sadece tek menü satan bir yer burası. Nasıl piştiğine kendimizin karar verdiği soslu antrikot, yanında leziz patates kızartması ve salata yedik. Et ayrı lezzizdi, patates kızartması ise isminin neden "French Fries" olduğunu kanıtlarcasına harikaydı. İçerde çoğunlukla İngiliz turisler vardı ve herkes servisden memnundu. Tıka basa doyduktan sonra Eyfel kulesini gece de fotoğraflandırmak için tekrar yola koyulduk. Sert esen rüzgar eşliğinde fotoğraflarımızı çekerkeni Eyfel'in akşamları daha güzel olduğunu farkettik.
Son günümüz Pazardı ve sadece 2 saatimiz olduğu için, otel çevresinde kısa bir gezinti yaptık. Son alışverişlerimizi yaptık öncelikle. Sonraysa henüz uyuyan şehrin sokaklarında fotoğraf çektip otelimize döndük ve yola koyulmak için hazırlandık.
Hızlı tempoda fakat dolu dolu geçen üç buçuk günlük gezinin ardından, gelmeden önce önyargıyla yaklaştığım Paris, gerçekten görülmesi gereken ve yaşamak için hayal kurduran güzel bir şehirdi. Bir İstanbul sevdalısı olarak benim şehrimden çok eksiği olsa da; kalabalığı ve insan çeşitliği, sanat ve yaşam dolu tarzı, etkileyici mimarisi ile güzel bir şehir Paris. Paris'lilere gelince; zannettiğimiz kadar olmasa da hizmeti bilmeyen veya bol turistin rahatlığıyla yeterince özen göstermeyen hizmet sektörü çalışanları var. Çok kibar olduklarını söyleyemeyeceğim. Açıkçası bu güzel şehirde bunca sanat kokan topraklarda yaşayan insanların daha duyarlı daha naif insanlar olmalarını beklerdim. 
Bir sonraki durağımız olan şehre veya ülkeye gitmenin hayaliyle İstanbul'a döndük...

31 Mart 2011 Perşembe

Taş Kalpli İnsanlar


Bugün Taş kalpli insanlardan söz etmek istiyorum. Hani mutlaka herkesin rastladığı hatta belki yaşamlarının en değerli rollerini verdiği insanlardan bahsediyorum. Acısını, sevincini içinde tutabilen, kendi doğruları uğruna her şeyden vazgeçebilen insanlar var diyorum. Bir gün önce gözlerinde gördüğünüz büyük sevgileri ertesi gün yok olmuş insanlar...Hiç mi tanımadınız? Hani sıcaklıklarıyla sizi saran ama bir anda buz kalıbına girebilen insanlar. Kalplerini şu ya da bu sebeplerle sertleştir-ebilmiş, bunu başarmış, güzellikleri bir anda öldürebilme gücüne sahip insanlar. Başkalarına kulak verirler veya kendilerince aldıkları kararları - sizin tüm yaşamınızı etkileyen- size hiç sormadan alan ve bu karar uğruna yıkıp geçen, darmadağın eden insanlar. Nasıl çabucak ve bu kadar çok değişebildiklerini aklımızın almadığı insanlar. Sizden vazgeçtiklerine inanamadıklarınız. Çekip giden, gitmenin rahatlığını yaşayan ve uzun zaman sizi merak etmeyen. Merak etse bile kararından dönüp asla sizi aramayacak, sormayacak ve bununla yaşayabilecek insanlar. Taş kalpli olmak, sert kalpli olmak bunu gerektirir. Duygularını geri plana atarlar, neredeyse duygusuz dedirtecek kadar...Şaşırır, anlam veremezsiniz. Nasıl başardıklarına hayret edersiniz? Kendinizi, yaşadıklarınızı sorgulamanıza yol açarlar...Hiç mi ? Tüm yaşananlar, hissedilenler hiç mi? Biraz duygu kırıntısı görseniz, onların da acı çektiklerini hissetseniz rahatlayacak gibi olursunuz...Ama yok..Boşuna..
Bana sorarsanız taş kalpli insanlardan uzak durun derim. Madem bir kez bulaştınız ve acısını çektiniz, bir daha aynı hatayı yapmayın. Vee siz siz olun asla onlara benzemeyin. Bu hayata bir kez geliyoruz, duygusuz olmak için çok kısa bir hayata...Duygularımızı bastırmak, arka plana atmak veya yok saymak için hayat çok kısa. Hissetmek her şeydir. Hissettiğini yaşamak ve yaşatmak her şeydir. Mutluluk, neşe, acı, korku da olsa hissetmeden yaşamak ölü olmakla birdir.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Hoş geldin İlkbahar

Martenitsa ( Marteniçka ) geleneği Bulgarlara aittir ve baharın simgesidir. Martın ilk günü Baba Marta'nın ( babaanne Mart ) baharı getirdiğine inanılır; kış bitmiştir ve bahar kapıdadır. 1 Mart günü tüm Bulgarlar bileklerine ve evlerinin kapılarına kırmızı-beyaz ipliklerden yapılan Martenitsaları takarlar. Kırmızı, hayatı ve kanı; beyaz ise mutluluğu, bereketi simgeler ve insanlara sağlık getirdiğine inanılır. Bileklerdeki bu martenitsalar 15-20 gün sonra leyleklerin gelişiyle birlikte herhangi bir çiçek açmış meyve ağacına dilek tutularak bağlanır.  Aslında çıkarma işlemi için de farklı söylentiler vardır. Tam gün belli olmamakla beraber genel kanı ilk kırlangıç görüldüğünde çıkarılması üzerinde yoğunlaşırken kimi kaynaklara göre bu kuş leylek kimilerine göre martı kimilerine göre ise turnadır.
Tarihi açıdan önemine değinmek gerekirse bu konuda da çeşitli rivayetler vardır.
Birincisi bir kış ayında savaşa giden Bulgar erkeklerine geride kalanlar` sizden haber alabilmemiz için savaşı kazandığınızda bir kuşun ayağına beyaz kaybederseniz de siyah bez bağlayın` derler. Ve baharın geldiği dönemde ayağında beyaz fakat kandan kırmızı olmuş bez parçaları bağlı kuşlar gelir. Bu inanışa göre bu bezler savaşı kazandık ama çok can ve kan kaybettik manasına gelir. Bu pek yaygın bir inanış değildir. İkinci bir rivayet ise: baba marta ya da marta nine diye tabir edilen ve baharın gelişini simgeleyen kişinin gelişini kutlamak için takılır bileklere. bu daha yaygın bir rivayettir zira Bulgaristan da her tarafın ve hatta hayvanların bile kırmızı beyaz süslendiği dönemde herkes birbirine çestita baba marta der. 
İlk martenitsalar, başka takı ve detaylar kullanmadan, sadece kırmızı beyaz ipliklerden yapılırmış ve nazardan korunmak için insanlara ve hayvanlara takılırmış. Bazı bölgelerde bu bükülmüş kırmızı- beyaz sicime altın veya gümüş para bağlanırmış- bu da hastalıklardan korunmak için bir simge olarak kullanılırmış. Otantik bir sanat niteliğinde olan halkın güzellik ve estetik duygusu daha geç dönemlerde martenitsalarda da kendini gösterir. Önceleri kırmızı- beyaz yünden yapılan martenitsalara, püskül, top, insan gibi değişik şekiller verilir. Martenitsaların gelmiş geçmiş tarihinde en önemli yere sahip olan şekiller ise, "Pijo ve Penda" adıyla bilinen kırmızı ve beyaz ipten yapılmış kuklalardır.
Bu geleneği yıllarımı birlikte geçirdiğim Bulgar ve Bulgaristan göçmeni arkadaşlarımdan öğrendim. Bulgaristan'da yaşayan göçmenlerimiz arasında da yıllar içerisinde yaygınlaşmış ve Türklerin de benimsediği tatlı bir gelenek haline gelmiştir. Aslında bu gelenek bizdeki "cemre düştü" söylemiyle çok benzerdir. 6 senedir ilk öğrendiğimden beri,ben de bileğime taktığım bu kırmızı-beyaz martenitsayı Mart aynın son günlerinde meyve ağacına bağlayıp sağlık diliyorum ve bunu yapmak beni çok mutlu ediyor. Bu geleneği kesinlikle "yabancı geleneği" olarak görmüyorum. Farklı bir kültürden gelen ama bizim insanlarımıza da geçmiş, umut veren bir gelenek olarak görüyorum. Gelenekler insanları birbirlerine ve geçmişe bağlarlar. Bu umut verici güzel geleneğin bu sene de tüm herkese bol sağlık ve bereket getirmesini diliyorum. 

11 Şubat 2011 Cuma

Küçük Kasaba'nın Armağanı

O'nu tadığımda sekiz yaşındaydım. Kendi küçüklüğümden olsa gerek bana yetişkin olacak kadar büyük görünmüştü oysa O da çocuktu. Bambaşka bir dünyada buldum onu. Kendi dünyamdan, şehrimden kilometrelerce uzaklardaydı. İlk gördüğümde çocuk yaşında "anne" olmaya hazırlanıyordu ama aslında farkında bile değildi, oyun geliyordu. Anne olmanın ne olduğunu bilemeyecek kadar çocuktu davranışları. Beni ellerimden tutup kendine çekiyordu her gülümseyişinde. Ben biraz büyüyor, o biraz küçülüyor ve yaşlarımız eşitleniyordu. Her zamanki gibi basit bir hayranlıkla başlayan duygularım büyük bir sevgiye dönüştü. Hep öyle olmaz mı zaten? Bütün sevgiler "O" insanın tek bir yönüne hayranlık duymakla başlamaz mı?Onunla da böyle olmuştu. Onda hayran olduğum; yaşama sevinci ve ne olursa olsun mutlu olmanın yolunu bulabilecek tavrıydı. Sürekli gülümsüyordu. Gözleriyle ve yüzünün her ayrıntısıyla gülüyordu sanki. Bir süre sonra onun benim çocukluğumu seyrettiğini farkettim. Memleket bildiğim kasabada, annemin aile evindeydik. Aslında her yaz geldiğimiz bu ev ve bu kasaba onu tanıdıktan sonra benim için büyük anlamlar kazanmıştı. Küçücük bir pencereden, onun çamaşır astığı balkonu seyrediyor, yakaladığımda yanına koşuyordum. Her fırsatta yanında duruyor, bazen hiç konuşmasam da sadece onu ve yaşamını izliyordum. Bitmek bilmeyen neşesi hayrete düşürüyordu beni. Herkese karşı aynı sıcaklıkla konuşur, hiç kötü konuşmaz, kötü bakmazdı bile. Tanıdığım en sevgi dolu en temiz insanlardan biri olacaktı.Biliyordum; ona duyduğum sevgiyi hissediyor ve bana inanıyordu. Hayatım boyunca belki kimse bana onun inandığı saflıkla inanmadı. Daha çocukken güvendi bana. Olgunlaşıp değişeceğimi bilerek, belki çok uzun zaman görüşmeyeceğimizi bilerek sessizce inanıyordu bana. Aramızdaki yüzlerce kilometrelik mesafeye rağmen birlikte büyüdük sanki. İtiraf ediyorum, beni o kasabaya bağlayan onu görme hevesiydi o yıllarda. Kış aylarında büyüyen yaşımla birlikte arkadaşlığımız da büyüdü. Araya giren aylar, benim yaşamımdaki büyüme evreleri, hayatıma giren onca insan ve onun zorluklarla dolu bambaşka yaşamı bizi hiç birbirimizden koparamadı. Karşılıklı yazılan mektuplar, gülümseyişini ahizenin diğer tarafından bile hayal ettiren uzun telefon konuşmalarımız oluyordu. Ve her yaz onu görmemle yeniden tazeleniyordu arkadaşlığımız.Dönüp geriye bakınca neredeyse 20 yıldır tanıyorum onu. Apayrı dünyalardaki yaşamlarımız hiç bir zaman aynı yolda yürümemize engel olamadı. İyi-kötü günlerde hep uzaktan tutunduk birbirimize. Sesinin tonu bana hiç kötü çıkmadı, hiç üzmedi, vazgeçmedi...Hep orada o kasabada her an bana uzanabilecekmiş gibi hissettirdi. Artık ne ben o kasabaya gidiyorum ne de o, orada yaşıyor. Senede bir defa bile görüşemiyoruz. Ama yine de vazgeçmedik bu dostluktan. Mesafeler, gelip geçen yıllara rağmen hala aynı yakınlığı duyuyoruz. Evlendiğim gün bana bakıp "hala sekiz yaşındaki çocuksun benim için" demişti. Biliyorum zaman zaman ben büyük o küçük zaman zaman tam tersi rolleri oynadık ilişkimizde. Yaşlarımızı değişip durmuştuk. Ama ömrümüz boyunca birbirimizi 20 sene öncesindeki gibi hatırlayacağımızı biliyorum. Ben bahçeye kendi kendine oynayan küçük kız, o ise anne olmaya hazırlanan neşeli küçük kadın...
"Pınar için..."

9 Şubat 2011 Çarşamba

İncelikler Yüzünden

26 Nisan 2010

Bugün, Bostancıdan Kabataşa giderken denizden, önce annemle babamın evimi gördüm, ondan sonra ilk gençlik yıllarımın geçtiği okul binamın yerindeki gökdeleni...Gözümün önünden bir anda bir dolu anı geçti.Henüz onların etkisinden kurtulamadan, bir de baktım Edebiyat Fakültesinin yeşil çatısı. Bu kez beş yılın onlarca anısı gözlerimde. O anılarda hep insanlar vardı. Bir dolu insan. Ve ne kadar çok insanı aklımdan geçirdiğimi farkettim. Hepsini ayrı ayrı, sıraya koymadan ne çok sevdiğimi. O sırada Sertab dinliyordum. Hani bir şarkısı vardır ya "Yolun Başında" diye. Şarkı şöyle der "belki de sen sandığım şey benim yüreğimdi". Hayatımda duyduğum en doğru cümlelerden biri. Çok sevdiğim onlarca insanı aklımdan geçirirken, yaşadığım sevgi-yakınlık-hasret-hayalkırıklığı gibi duyguları daha tapteze gibi hisserken, bu cümle iyice anlamını kazandı içimde. O kadar doğru o kadar gerek ki! Kimi seversek sevelim, ne yaşarsak yaşayalım aslında gördüğümüz hissettiğimiz kendi kalbimiz ve onun yarattığı sevgi değil mi? Her sevgide ve her aşkta kendimiz değil miyiz sonuna kadar yaşadığımız, yeniden farklı yönlerimizi, yaşama dair uç noktalarımızı keşfettiğimiz kendi ruhumuz değil mi? Her sevdada tazelenen, her hayalkırıklığında parçalanan ve parçaları birleştiren yine kendimiz değil miyiz? 
Ve hemen ardından aşağıdaki şarkı geldi. Sertab'ın en özel ve belki de kenarda köşede kalmış şarkılarından. Hani herkesin anlayamayacağı şarkılar vardır ya. Hani çok da popüler olmazlar. İşte onlardan biri. Sever misiniz bilmiyorum ama sözlerini okuyunca ve anımsayınca, eğer benim gibiyseniz anlayacağınızdan eminim. Bu şarkı; küçük ayrıntılarla büyüyen, beslenen ve bazen aynı ayrıntılarla yere düşen herkes için. Bizim yaşamımız "incelikler yüzünden" kırılıp dökülmekle, sonra yeniden başlamakla ve yine bu incelikler yüzünden hayata bağlanmakla geçmiyor mu ? Aslında hayat o hiç ciddi alınmayan basit, küçük, sıradan ayrıntılar üzerine kurulu değil mi? 

İncindim, incitildim derinden
terkettim kendimi
tesadüfen karşılaştım içimde
kendimle yeniden
bir minicik kız çocuğu bak
duruyor orada hâlâ
anlatamam gördüklerimi
o neşeli çocuğa
artık beni asla yaralayamaz
hayat eğer istemezsem
yıllar beni kolay yakalayamaz
ben durup beklemezsem
siz yine de incelikli davranın
benim kadar değilse de
ben bu yüzden, incelikler yüzünden
belki daha çok üzüldüm

SERTAB

2 Şubat 2011 Çarşamba

Defne Joy Foster ve Ölüm Hakkında

Yine aynı şey oldu. Genç, zamansız, anlamsız bir ölüm. Hayatta sağlıkla geçirilen her günün veya sevdiklerimizin değerini malesef ya sağlığımızı kaybedince ya da etrafımızda bir ölüm görünce anlıyoruz. Aslına bakarsanız "insan" olmanın doğası, normali bu. Biz her an olumsuzlukları, hastalıkları, ölümü düşünerek yaşayabilen canlılar değiliz. Tam tersi kolay unutan, unutmaya eğilimli varlıklarız. Ancak böyle akıl sağlığımızı koruyarak hayata devam edebiliyoruz. Üzüntüler, ölümler bir süre sonra hayatın devam etmesine engel olamıyor. Yoksa ya  ölürüz ya deliririz.
Bu sabah Türkiye genç bir insanın ölümüyle sarsılırken, yine aklımda aynı soru vardı. "Hiç tanımadığım birinin ölümüne neden bu kadar üzüldüm". Sadece "ölüm"'ün,"yok olma"nın sarsıntısı mıydı bu? Ya da  ölen genç insana duyduğum sevgi mi? Aslında ikisi de doğru. Defne Joy Foster memlekette henüz yeni yeni televizyon ekranlarına çıkmaya başladığından beri içimin ısındığı, sevmeden yapamadığım bir insandı. Sanırım ilk gençlik yıllarımdan beridir çok severim ben o kızı. Nasıl peki?  Öyle hayranı olduğum bir ünlü filan değil. Ama ben onu insan olarak seviyordum. Sanki yan komşum gibi, sanki liseden arkadaşım gibi...Sevmek böyle birşey işte. Çok basit. Üzerinde çokça düşünüp kafa yormaya gerek yok aslında. Evet, söylenenler doğru: bir insanı neden sevdiğini bilmiyorsan, o sevgi gerçektir...Tanımadığın, hiç konuşmadığın biri seviyorsan, o daha da gerçektir. Defne Joy, gülümsetirdi beni ve onu sevmek gerçekti...Hayatımdaki yerinin, yersizliğinin bir önemi yok. Büyük anlamlar ifade etmesi de gerekmiyor. Sadece içimden gelerek gülümserdim onu görünce. Ve sanıyorum insanları sarsan, üzen de onun ardından bir ömür yarım kalacak bu gülümseyiştir. Ama ne mutlu bu güzel kadına ki, ardında onu hep "neşe dolu, gülümseyen, gülümseten" bir insan olarak anımsayacak bir dolu insan bıraktı. Ben kendi adıma onu hep böyle hayal edip, yaşam sevincini kendime örnek alacağım. Hayatımızın beş dakikası bile çok değerli…Gülümsemek çok değerli..
Güle güle gülümseyen, güzel kız...

Çarlık Rusya'sı, Frida&Diego ve Osmanlı'da Günlük Yaşam

 
Pera Müzesinde şuara üç farklı sergiyi ziyaret etmek mümkün. Bunlardan ilki St. Petersburg'dan gelen Rus Devlet Müzesine ait 19. Yüzyıl Rus klasikleri. Bir Rus Dili ve Edebiyatı mezunu olarak. Çarlık Rusya'sını tüm insani yönleriyle gözler önüne seren bu tabloları görmek çok güzeldi. Özellikle savaşın, fakirliğin etkileri insanların yüz ifadelerince çok gerçekçi yansıtılmış. 
                    Tutsak edilmiş fakir halkın çaresizliği her ayrıntıda gözlemleniyor. 
         Diğer sergi ise Frida Kahlo&Diego Rivera çiftinin etkileyici tablolarından oluşuyor. 
 
Beni ve Özkan'ı en çok etkileyen ise Osman Hamdi Bey'in en önemli tablosu olan Kaplumbağa Terbiyecisi  oldu. Açıkçası yakından görünce insan daha çok etkileniyor. Hakkında anlatılan tüm hikayeler bir yana, siz bu tabloya baktığınızda ne hissediyorsanız, kendi hikayenizi yaratabilirsiniz. Herkes için farklı anlamlar taşıyan romanlar, şiirler gibi sizi kendi iç dünyanıza döndürecek ve blolca düşünmenize sebep olacak bir tablo. 
 
Son sergi ise Osmanlı'nın günlük yaşamını yansıtan tablolar ve Anadolu Ağırlık Ölçüleri ve Kütahya Çini ve  Seramikleri Koleksiyonlarından oluşuyor.
           

 

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali'nin en etkileyici romanlarının başında gelir Kürk Mantolu Madonna. 1943 yılında yazılan romanda Sabahattin Ali, Raif Bey ve Maria Puder'in tertemiz, saf aşkını anlatır. Ama Raif Bey'in kişiliği ve ruhsal çözümlemeleri en az yaşadığı aşk kadar etkileyicidir. Daha ilk sayfalardayken okumak için çok geç kaldığımı düşündüm. Tamamını bitirdiğimde ise benim için başucu romanlarımdan biri haline geldi. Aşkı,yalnızlığı,hayalkırıklığını, kaybetmeyi, asla unutmamayı ve insanları yakınlaştıran ama acımasızca ayırabilen tesadüfleri en güzel anlatan Türk romanlarından biridir bana göre. Roman, daha ilk sayfaları insanı etkisi altına kolayca alıyor. Okudukça Raif Bey'i merak ediyor insan. İlk sayfalarda çizilen karakterin altından beklenmedik, acıklı bir yaşam öyküsü, tutkulu bir aşk çıkıyor. Raif Bey aslında insanların dışladığı, mümkün olduğunca uzak durduğu, varlığı yokluğu bir insanlardan biri. Etramızda çokça rastlayabileceğimiz hatta belki de gün içinde saatlerimizi geçirdiğimiz insanlardan biri. Belki basit-sığ dediğimiz, tekdüze yaşamının, sevgisizliğinin yüzüne vurduğu bu insanların asıl iç dünyalarını hiç merak etmeyiz. Oysa Raif Bey örneğinde gördüğümüz gibi hiç ummadığımız insanların hayatlarında hiç ummadığımız hikayeler saklıdır. Herkesden sakındıkları bu hikayeler onları gözümüzde birden eşine az rastlanır insanlar haline getirir. Eğer siz de benim gibiyseniz, aslında "silik" görünen bu insanları daha hikayelerini duymadan merak eder, sessizce dünyarına sızıp neler yaşadıklarını bilmek isterseniz. Başarabilirseniz yaşamınıza aldığınız bu "silik" insanın, çok mühim görünen belki yüzlerce insandan daha derin daha ilgi çekici olduğunu farkeder ve kazanımlarınız adına çok mutlu olur hatta belki kendinizle gurur duyarsınız. "Güzelliğini, gözleri arkasına sakladığı yaşamı" keşfedebildim diye kendinizle övünür, yolunuza devam eder, başka insanlar, başka hikayeler aramaya devam edersiniz. 
Romanın bende yaşattığı bir çok duygudan yalnızca bir tanesi ama benim için en mühim olanından bahsettim kısaca. Oysa herkes kendisi için çarpıcı olan kavrama takılabilir bu romanı okurken. Çünkü bir çok konuyu bir çok insani duyguyu anlatır, yaşatır Sabahatin Ali. 

Altı çizilecek, notlar alınacak o kadar çok cümle ve paragraf var ki, insan sanki romanı yeniden yazma isteği duyuyor. Buraya beni en çok etkileyenleri yazıp okuyanlar için güzel bir anımsatma, okumayanlar için fikir vermek istiyorum...

Aşk:
"O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, vücuduyla, her şeyiyle istemek    başka... Aşk bence bu istemektir. muhavemet edilemez bir istemek!"
"Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş." 
''Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca.kollarıyla bizi sarar.sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.'
"Benim fikrimce aşk diye ayrı, müceret bir merfum yoktu. İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı."
"İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ( tek başına sahip olma ) ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan birşey değildir."
"Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek, beni heralde pek üzecekti.."
Yalnızlık:
"Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? kime, ne anlatabilirim?"
"Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışımdan değil miydi?"
"Bende inanmak noksanmış... beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum."
"Bir şey noksandı, fakat bu neydi? evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu farkederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm..."
"Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım."
Kader:
"Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin."
İlk Hisler:
"Hayatım boyunca hep onu aramış, onu beklemiştim. Bütün dikkatini, bütün varlığını bir noktaya biriktirerek her tarafta bu insanı araştıran, her rast geldiğini bu bakımdan tetkik ede ede adeta marazi bir meleke ve hassasiyet kazanan hislerimin yanılmasına imkan varmıydı? Bu hisler şimdiye kadar asla hata etmemişlerdi. Bir insan hakkında ilk hükmü onlar verir, sonra aklım, tecrübelerim bunu, ekseriya yanlış olarak tadil ederdi. Fakat her defasında haklı çıkan gene bu ilk his oluyordu."
Hayalkırıklığı:
"Dünyada bir tek insana inanmıştım. o kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. ona kızgın değildim. ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. ama bir kere kırılmıştım. hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.
Kitaba adını veren Kürk Mantolu Madonna adli tablo Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna della arpie" isimli tablodur ve şu anda Floransa'daki Uffizi Galeri'de bulunmaktadır.

28 Ocak 2011 Cuma

Haliç'e Uyanmak

Biz üç arkadaş, Sütlüce'den Haliç'e bakan bir evde uyandık. Perdesiz, yerlere uzanan pencereden haftasonu sessizliğini yaşayan Haliç'i ve eski mahallelerini izledik. Birimiz Can Yücel şiirlerine benzetti mahalleleri, diğeri ise gözleriyle insanları aradı uzun uzun. Sessizce izledik, hayal kurduk...İlk kez bir evde televizyon olmamasının insana nasıl bir huzur verdiğini farkettim. Ve aslında o renkli kutunun bizden neler aldığını. Uzun uzun sessizliği dinleyip, sadece aklından geçen düşüncelerle ya da yanındaki sevdiklerinle konuşabilir insan. İçeri dış dünyadan hiç bir ses almadan. Yanında kimse yoksa bile insan yalnızlığından büyük bir keyif duyar. Hava karardığında küçük bir ışık yakarsın, Haliç'e vuran küçük ışıkları kaçırmazsın. Gün aydınlandığında ise hiç bir apartman gölgesinde olmadığı kadar taze uyanırsın.  
Gerçek, tarihi İstanbul'u seyrettiren bu evde ilk kez uyuduk-uyandık. Sanırım üçümüze de iyi gelen bir sabahtı. Daha öğlen olmadan kürek çeken sporcular akıntısız, kıpırtısız Haliç'in tadını çıkarıyorlardı. Onların yerinde olup tazelenmek istedim. Ya da bir kayıkla kürek çekerek gezmeyi. Tam karşımızda, ülkemizin küçük bir minyatürü olan merkezde gezen, fotoğraf çektiren aileler vardı. Bense yukarıdan onları izleyip, fotoğraflarını çektim. Yakından gezmiştim yıllar önce ama Türkiye'nin güzelliklerini uzaktan izlemek, cennet memleketimi bir karede görmek gibiydi ve keyifliydi. Aslında bu evde yani İstanbul'da geçen saatler keyifliydi.

27 Ocak 2011 Perşembe

Deniz'e Doğru

Bülent Ortaçgil'in son albümünü canlı dinleme fırsatım oldu. Yıllar sonra yepyeni şarkılarla tanışmak çok güzeldi, her zamanki gibi kendine has ve huzur vericiydi. Ama en çok 'Denize Doğru' şarkısı etkiledi beni. Hani okuyunca "ben yazmalıydım" dediğiniz şarkılar, şiirler, kitaplar vardır ya..İşte tam da öyle hissettim şarkının sözlerini duyduğumda. Bence herkes kendini bulacaktır. Ama benim için hayatımdaki ve bana dair çok şeyi ifade eden sözler. 


çözdüm her şey çok basit denize doğru
üç beş dakika yeter derdimi anlatmaya

zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya
denize doğru denize doğru
düşlerimde bile kaçtım denize doğru
aslında kaçmak değil sevgiye koşmak
sessizdiler ama çoktular
biraz deli biraz çocuktular
denize doğru denize doğru
kolunu kaptıranlara çare bulunmaz
yaşam bizden hızlı beklesen olmaz
kararımı çoktan verdim
denize doğru denize doğru
gülmez çünkü hiç bilmez
dertleri ağır bütün kapılar çalınır
ama bilgeler sağır
mışlar mişler ne demişler
burada bulamamışlar
denize doğru denize doğru
gittim çünkü eskittim kentin sokaklarını
kimsenin umurunda değil
suratlar soğuk ardında çok şey bırakmadım
kalanları da almadım
denize doğru denize doğru
adını düşürenlere üzülsen değmez

sesini kaybedenlerin bir şarkısı olmaz
kararımı çoktan verdim
denize doğru denize doğru

24 Ocak 2011 Pazartesi

Memleket Anısına

Bahçe ve Evimiz Anısına...
Bu satırları yazdığım günlerde Bahçe'deki dede evimiz satış aşamasında. Belki sizler bu yazıyı okurken çoktan satılmış olacak. Kısa bir süre sonra da evimiz yıkılacak. İlk duyduğumdan beri aklıma her geldiğinde içimi sızlattı bu haber. Sanıyorum ki Bolat ailesinin her çocuğu, her gelini ve damadı, her torunu için bu duygular yaşanmıştır. 
Hayat şartları mı dersiniz yoksa dünyanın düzeni mi bilmem ama elbet satılması gerekiyor. Eninde sonunda. Çünkü memleket uzakta...Çünkü para malesef önemli bir ihtiyaç...Çünkü artık oraya gidemiyoruz..Gitsek bile evimize uzaktan bakabiliyoruz...Oysa çocukken ne hayaller kurardım o evle ilgili. Çok param olacaktı ve ben o evin bütün eksiklerini giderecek, olumsuzluklarını düzeltecektim. Ki asla yıkılacak hale gelmesin.Ama olmadı işte. Zaman çabuk geçti ve evimiz eskidi.
Şimdi o ev yıkılacak ve yerine başka bir ev yapılacak. Çocukluğumuz, ilk gençlik yıllarımız artık sadece hafızalarımızda anı değil, gerçekten 'tarih' olacak. Bize düşen fotoğraflara bakıp anılarımızı saklamak.
Hanginiz unuttu ya da hangimiz unutabilir ki Bahçe'deki evimizi. Evet biz torunlar çocukken zaman zaman istemeyerek gittik belki oraya. Belki şehir hayatlarına alışmış bizler için orada zaman geçirmek, oranın insanlarına alışmak zor oldu ama... Ama ben eminim ki o kasaba ve o ev her birimizin kişiliğinin şekillenmesini etkiledi ve hayatlarımızda önemli bir yer tuttu. Belki farkında değiliz ama  'Bahçe' bize çok şey öğretti.
İlk kez orada hayvanlarla oynadık, tavukları kovaladık mesela, kimimiz o tavukları eve bile aldı,   kimimiz orda sünnet oldu, kimimiz başını yardı, trenlerden atladı. İlk kez orada dizlerimizi kanattık mesela, ilk yaramazlıklarımız, üstümüz kir içinde eve dönüşlerimiz ilk defa orada yaşandı. Apartman hayatlarından farklı olarak ilk kez orda, adımımızı atar atmaz sokaktaydık. Özgürdük. Sık sık evden kaçar evin önündeki su arklarında oyunlar oynardık. Kuzenler olarak orda tanıdık birbirmizi, orda küstük orda barıştık. Ahşap parçalarından veya taşlardan oyuncaklar yapıp oynadık. Kimimiz böceklerden sineklerden korktu, kimimiz orda alıştı yer yatağının keyfine...Kısacası hepimiz orda büyüdük bir parça.
Hem kim unutabilir ki arka bahçede yaptığımız mangalları ya da kurban bayramlarında beslediğimiz koyunları. Arka bahçeden meyve toplamayı, ön bahçenin çam ağaçlarından düşen fıstıkları kırıp yemenin keyfini kim unutabilir. Orda geçen bayramları, sabah-öğlen-akşam pide almak için çarşıya koşmayı, sıcak pide ellerimizi yakarken koşarak eve dönüşlerimizi, çarşıda insanların bizim varlığımızı hemen farkedişlerini, sımsıcak ama biraz da meraklı ‘hoşgeldin'lerini, kör Hüseyin Ağbi’yi, ıslak öpücüklerini halen yanaklarımızda hissedebileceğimiz rahmetli Fatık Teyze’yi unutabilirmiyiz. Peki ya kibarlığı ile bizi kendine hayran bırakan Gaffur Amca’yı, güzel kısırlarını yediğimiz Hatice Teyze’yi ve onların ahşaptan evlerini, Eşref Amca ve ailesini, Zekiye Teyze ve birbirinin kopyası kızlarını, Hasan dayı ve macera dolu ailesini ? Ya büyükannemizin bizi nasıl heyecanla beklediğini ve beklerden bizim için yaptığı yemekleri, pidelerin içine onun yaptığı vişne reçelini sürüp de yediğimizi. Ya biraz büyüdüğümüzde ön balkonda oturmanın huzur verici keyfini unutabilir miyiz, sabah akşam balkonu yıkarken ayaklarımızı buz gibi hortum suyuyla serinlettiğimizi. Çiçekleri, bahçeyi sulamayı. Ya evin ön bahçesindeki ahşaptan salıncakta sallanmayı, tadı hala damağımızda dondurmaları, seslerine alışmakta her defasında zorlandığımız trenleri ve motosikletleri..Evin o kendine has kokusunu..Unutamayız biliyorum.
Şimdi kimbilir belki bir daha oraya yolumuz hiç düşmeyecek. Belki çok yaklaşsak da gidemeyeceğiz doğunun o küçük kasabasına. Gitsek bile 'evimiz'i göremeyeceğiz artık. Jandarmanın tam karşısındaki, zamanının en güzel evini yerinde bulamayacağız. Karşısında duracağız, gözlerimizin önüne yüzlerce anı gelecek. Gözlerimiz ıslanacak. Dedemizi, büyükannemizi anacağız. Ve iyi ki diye geçireceğiz içimizden, iyi ki dedem bu evi yaptırmış. İyi ki uzak yollardan gelip tatillerimizi burada geçirmişiz diyeceğiz. İyi ki çocukluğumuzun en güzel anılarını burada Gavur Dağı eteklerinde yaşamışız diyeceğiz..

Sadece anımsatmak istedim. Unutmayın, unutmayalım..

Sevgilerimle...

21 Mart 2007



17 Ocak 2011 Pazartesi

Hangi İnsan Olmayı Tercih Edersiniz?

Bazı insanlar yalnızlıkta çok barışıktır. Ya da barışmak zorunda kalmışlardır. Kalplerini o kadar sertleştirmişlerdir ki, onlar için en değerli insanlar hayatlarından çıkıp gitse ses etmezler. Belki içlerinde yaşarlar acılarını ama dışardan anlayamazsınız. Kalplerini İstanbul surlarından daha kalın duvarlarla örmüşlerdir, kolay kolay acımaz canları. Çünkü her kim olursa olsun "onsuz nasıl yaşarım" duygusunu bir an bile hissetmezler. Giden gider ve onlar zaten barışık oldukları yalnızlıklarıyla yaşamaya devam ederler. Ne bir dost ne bir sevgili,kimseye ihtiyaçları yoktur. En azından böyle görünürler..
Peki ya diğerleri? Geçmişte yaşadıkları ya da yaşamadıkları her şeye rağmen henüz kalplerini o duvarlarla çevrelememiş insanlar...Tüm korkulara, endişelere rağmen kalplerini yumuşak tutmayı inatla tercih edenler. İsteseler de yapamazlar. Onlar sevgiye oldukları kadar duydukları endişelere, korkulara, özlemlere da aşıktırlar çünkü "sevgi"nin getirdiği tüm her şeyi kabullenir ve onlarla yaşamayı öğrenirler ve bundan mutlu da olurlar.
Her iki uç noktadaki insanların bu durumu hem kendi seçimleri hem de varlıklarının dünyadaki yerinden kaynaklanır bana göre. Dünyaya geliş amaçlarındandır. Her zaman çok büyük acılar yaşamak illa ki birinci grupta olmayı gerektirmez. Tam tersine hep mutlu sevgiler yaşamış olmak illa ki ikinci grupta olmayı sağlamaz. Bu seçim biraz da insanın içinden gelen yaradılışından kaynaklanan bir durumdur.
"Peki hangi olmak insanı mutlu eder?". Bu soruya verdiğimiz cevap yaşam yolunuzu belirler.
Kendi tercihime gelince, Ben ikinci grupta olduğuma eminim. Dünyaya niye mi geldim? Yaşamak için. Nasıl yaşanır peki? Sert tuttuğun bir kalple mi? Sürekli hissettiğin bir öfkeyle mi? Hayır, yaşadığını sadece severek anlarsın. Her hangi bir varlığa tutulmayla ve tutunmayla anlarsın. İçin ısınır, hiç üşümezsin, her zaman gülümsersin, kızgınlıkların yüzeyseldir. Derinlerde ise sadece sevgi vardır. Güneş de yağmur da kalbimde. Yaşam felsefem bu; en umutsuz olduğum anlarda bile, en amaçsız en yalnız hissettiğinde bile sadece sevmek yeterli. Sırf bu yüzden yaşarım. Elle tutulur bir sebep yaşamında karşına çıkana dek, sadece sevmek için yaşamalı insan çünkü tüm yalnızlıklara, insanı bunaltan her türlü tekdüzeliğe rağmen sevmeyi bilen şanslı insanlar mutlu yaşarlar. Yaratıcımız bizi şanslı insanlar olarak yaratmış çünkü içinde onlarca sevda barındıran kalplerimiz bize onun armağanı. En mutsuz günlerini inadına severek ve sevecek yeni varlıklar bulmaya çalışarak geçirmeli...Bir insan, bir hayvan ya da bir duygu veya yapmayı sevdiğin herhangi bir şey. Bunların hepsi "sevda" dır. İnsan bunu kendine borçludur. Çünkü eğer sevmeyi biliyorsan, bu dünyada böyle hisse-de-meyen ve "sevda"ın sıcaklığını belki hiç yaşamayacak milyonlardan değilsin demektir.